Peygamberden Sonra

İnsan varlık aleminde hacim olarak çok küçük bir kaplayan, fakat
misyon ve nitelik olarak çok büyük bir makama sahiptir.

Insan, kendini ve kainatı tanıma sürecinde birçok soru ve sorunla
karşı karşıyadır.

Bu soru ve sorunların sebebi, yine insanın kendini tanıma sürecini
doğru yönlendiremesidir.

Dünyaya gelişi, nereden nereye gideceği, en son nokta da dünyadan
gidişi ve bu süreç arasında kendini konuşlandırışı yani kendini hangi
makama koyduğu gerçeği bazen onu yüceltirken bazen de bunun zıddı
olarak olabildiğince alçaltabilmiştir.

Bu birbirinde farklı noktalar aslında onun yapısında vardır. İnsan iki
çeşmedir. Birinden nur akar birinden kir.

Çamurun en aşağısı balçıktan yaratılmış yani mayasındaki nefsi
beslerken çamura katılmış nur yanı o çamurun içinde billur bir vazo
çıkarmaya müsaittir.

İnsan elbette halden hale geçecektir. Hak şöyle buyurmuştur.’Siz
elbette halden hale geçeceksiniz.’ inşikak, 19.

Hak isminde tecelli eden El-Hekim sıfatıyla hiçbir şeyi sebepsiz
yaratmamış, yarattıklarını da asla başı boş ve kendi hallerine
bırakmamıştır.

‘Biz gökleri, yeri ve her ikisinin arasında bulunanları ancak Hakk
üzere ve hikmetle yarattık.’ Hicr, 85

İnsan, başıboş ve kendi haline bırakılacağını mı sanıyor? Kıyamet, 36

Hak bizi öksüz bırakmamıştır. Merhameti yüce olan Calap bir anne-
babanın her zaman çocuklarına yardımını esirgemediği gibi yüce
yaratıcı da merhametini bizden esirgemez asla.

Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Hadid 9

Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Hac, 65

Öyle ise Peygamber efendimizin vefatından sonra bizi iki soru bekliyor.

1- Peygamberin vefatından sonra din işi kime kalmıştır? Allah din
işini, son peygamberin vefatından sonra kullarını uhdesine mi
bırakmıştır yoksa son peygamberden sonra da bir ilahi emanetçi var
mıdır?

2- Eğer din işi son peygamberin vefatından sonra da Allah’a ait ise
bugün ilahi emanetçi kimdir?

Hak, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize kadar her dönemde, razı olduğu
dine insanları davet eden elçiler ve imamlar göndermiştir. İnsanın
dünyaya gelişinden son peygamberin vefatına kadar yeryüzünde Hak
hüccetleri olan kutlu elçilerden ve imamlardan mahrum bırakmamıştır.

Sünnetullah her zaman böyle tecelli etmiş ve insana hiçbir mazeret
bırakmamıştır.
‘Elçiler, müjdeciler ve uyarıcılar olarak( gönderildiler.) Öyle ki
elçilerden sonra insanların Allah’a karşı(savunacak) bir delilleri
olmasın. Allah, üstün eve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir.’
Nisa 165

Hak bu süreç içerisinde gönderdiği elçilerini, bazen şeriat yani hak,
hukuk, kanun, düzen ve imtizan tesis eden peygamberler olarak
tanımlamıştır. Bazen de kendinden önceki peygamberin şeriatine tabi
olup icrasından sorumlu imamlar olarak tanımlamıştır.

Öyleyse miladi 632 yılında Son Peygamber’in vefatından sonra acaba
sünnetullahta bir değişmeye mi uğradı?

Bize Kuran yeter diyen ve Kırtas Hadisesinde Peygambere kendinden
sonra ki vasisini müjdeleyecek bir vasiyet yazma imkanı tanımayanlar
yaptıklarıyla Kuran’ın apaçık hükmünü karartacaklarını mı sandılar.

Hak buyurmuştur yüce kitabı Kur’an’da ; ‘ (Bu) Allah’ın öteden beri
sürüp giden sünnetidir. Sen Allah’ın sünnetinden kesinlikle bir
değişiklik bulmazsın.Fetih,23

Peygamber Efendimiz’in vefatıyla birlikte, haber getirme ve şeriat
koyma anlamıyla ‘nübüvvet’ sona ermiştir. Yani artık vahiy
gelmeyecektir ve peygamberlik son bulmuştur. Fakat bunu yanı sıra
Allah Peygamberinin vefatıyla birlikte pratik hayata, Allah’ın seçtiği
ve kullarına ‘kayıtsız-şartsız’ itaat etmelerini emrettiği ilahi
otoritenin de yeri boşalmıştır.

Peygamber Efendimizi’in ilahi mesajı tebliğ etmenin yanı sıra bireysel
ve toplumsal hayata ilişkin çok önemli görev ve sorumlulukları
bulunuyordu.

Peygamber’in vefatından sonra din olgusunun ve bu önemli ilahi
misyonun ne olacağına ilişkin iki farklı görüş ileri sürülmüştür.

Birinci görüş şöyledir: ‘ Son nebinin vefatından sonra Allah, din
işini insanların kendi uhdelerine bırakmıştır. Son ve kamil olan dinin
mesajı zaten insanların ellerindedir. Bunu yanında dine ait birçok
uygulamayı bizzat son nebinin kendisinden görüp duyan bir topluluk da
bulunmaktadır. Dolayısıyla insanlar, herhangi bir ilahi emanetçiye
gerek kalmadan kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılayabilirler.

Bu söylemi kabul ettiğimiz zaman, ister istemez karşımıza
sünnetullahta bir değişme olduğu sonucu çıkmaktadır. Yani Allah ilk
peygamberi ile son peygamberi arasında ilahi emanetçilerinin bireysel
ve toplumsal hayata dair görev ve sorumluluklarını hiçbir zaman
insanların eline bırakmamıştır. Fakat Peygamber Efendimiz’in vefatı
ile birlikte bu sünnetini değiştirmiş ve kıyamete kadar da başka bir
elçi göndermeyecektir. İnsanlar bu görev ve sorumluluklara ilişkin
olan ihtiyaçlarını, ellerinde bulunan son ve kamil mesaj ile kendileri
giderebileceklerdir.

İkinci görüş ise şudur: ‘Son nebinin vefatından sonra da Allah
sünnetini değiştirmemiştir. Çünkü ilk peygamberden son peygambere
gelene kadar insanların neye ihtiyaçları varsa bu ihtiyaçları dünya
durdukça yani kıyamete kadar devam edecektir. Dolayısıyla Allah,
hiçbir zaman insanları kendi hallerine bırakmaz. Onların bireysel ve
toplumsal tüm ihtiyaçlarını, son peygamberinin vefatından sonra da
yine ilahi emanetçiler eliyle giderecektir.

Bu söylemi kabul ettiğimiz zaman da karşımıza iki soru çıkmaktadır.
İlki; acaba Peygamber Efendimiz vefatından önce, kendi misyonunu
üstlenecek olan ve Allah’ın seçip atadığı bir kişiyi insanlara ilan
edip duyurdu mu? İkinci olarak da; ‘Eğer her dönemde mutlaka Allah’ın
seçip atadığı bir ilahi emanetçinin olması gerekiyorsa, bugün nebevi
misyonu Allah’ın emri gereği üstlenmiş olan bu kişi kimdir?

Bu konuda başka bir yazımızın konusudur. Ve cevabı bir sonra ki
yazımız Gadir-i Hum Gerçeği yazısında gizlidir.

Mehmet Özgür Ersan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir