Ekberilik ve Şeyh’ül Ekber Muhyiddin İbn Arabi

Ekberilik, Muhyiddin İbn Arabi’nin temel kavramlarını geliştirdiği sufi metafiziğinin Vahdet-i Vücud denilen meşrep veya okuluna bağlı olan sufileri tanımlamakta kullanılan bir terim.Batı dillerinde İkiliksizlik (non-dualism) denilen ve fenomenal dünyada çokluk-zıtlık olarak görülen ögelerin özlerindeki birliğinin vurgulandığı Vahdet-i Vücud, Ekberiliği tanımlayan bir öğretidir.
Tasavvuf aleminde ekberi sufilerin görüşlerine muhalif olan sufiler de bulunmaktadır. Her ne kadar öğretisinin Vahdet-i Vücud veya Ekberî öğretiye aykırı olup olmadığı tartışmalı da olsa Hindistan’da yaşamış sufilerden İmam Rabbani’nin Vahdet-i Şuhud öğretisi bu muhaliflerden bazılarınca benimsenmiştir.
Ekberilik sıfatı Şeyh’ül Ekber lakaplı Muhyiddin İbn Arabi’nin adına izafetle konulmuştur. Muhyiddin İbn Arabi’nin herhangi bir tarikat kurucusu olmadığı bilinmektedir. Ancak bir makam veya meşrep anlamında onun görüşlerini benimseyen tarikat önderleri olmuştur.[1]
Bunun yanı sıra Vahdet-i Vücud öğretisi Muhyiddin Arabi’den önce Nifferi, Cüneyd Bağdadi gibi sufilerin metinlerinde de bulunmaktadır. Ancak Muhyiddin İbn Arabi ve özellikle de onun öğrencisi Sadreddin Konevi tarafından geliştirilmesi, daha geniş şekilde izah edilmesi bu metafiziği benimseyen sufileri tanımlamakta Ekberî tabirinin daha kullanılmasını kolaylaştırmıştır.

Bir sıfat olarak kullanılan Ekberi tabiri 1911’de İsveçli sufi Abdülhadi Aguéli Paris’de kurduğu ve Al Akbariyya adını verdiği gizli sufi topluluğundan farklıdır. Topluluğun amacı Muhyiddin İbn Arabi’nin öğretisi üzerinde araştırmalar yapmak ve bu öğretiyi eğitimli kitle arasında yaygınlaştırmaktı.

Muhyiddin İbn Arabi (1165-1240)

Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde, 27 Ramazan 560’da (hicri) Mursiye (Murcia), Endülüs’te (bugünkü İspanya) doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı.
İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında ‘Ahmed İbnu’l-Esirî’ adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Hakkındaki kayıtlara göre İbnu’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet’e çekilen İbnu’l-Arabi, halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır.
Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış alim ve şeyhlerle görüştü. 1182’de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd’ün bilgi’nin akıl yolu’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi’nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.
Bu senelerde ‘Şekkaz’ isminde bir şeyh’le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183’de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de ‘Lahmî’ isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur’an dersi aldı.
1184-1185’de ‘Ureynî’ isimli bir şeyh’le tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. ‘Ureynî’, Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar’da ‘Martili’ adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O’na:’Sadece Allah’a bak’ derken Martilî‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, ‘Ureynî’’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir’ dedi.
Bu yıllar’da İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzünün İbn Arabi’nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir.
1189’da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii’nde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir.
Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyyet’ini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589’da (Hicri) Sebte Şehri’ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.
1196’da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198’de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu’nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200’de İlk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs’la sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye’de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve “Ruhu’l-Quds”, “Tacu’r-Rasul” adlı eserler’ini yazdı.
1204’de Medine, Musul, Bağdad’da bulundu. Musul’da, “et-Tenezzülatu’l-Musuliyye” yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevî’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken “Risaletü’l-Envar” ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye’deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüzyüze gelince gizlice oradan kaçtı.Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı.Şam’da kendisinin Fütuhat’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus’u kaleme aldı(627/1230). İbn Arabi bu eseri rüya’sında Peygamber’den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. 638 de 22 R.Evvel’de (1239) Şam’da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindedir. 1516 yılında I. Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi’nin kendisine ait olduğu iddia edilen- ‘bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak’ mealindeki bir beyit yazılıdır.

Muhyiddin İbn Arabi ve Ekberi Öğretisi

Varlık birliği (Vahdet-i Vücud) öğretisinin baş sözcüsü olmakla birlikte kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Muhyiddin İbn Arabi’nin lakaplarından olan Şeyh-i Ekber’e atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar varlığın bir olduğunu kabul etmiş olsalar da Ekberi sufiler kimi görüşlerinde farklılıklar sergilemişlerdir. Örneğin Abdülkerim el-Cili ve Sadreddin Konevî her ikisi de Ekberî olmakla birlikte özgün görüşleri de olan ve başlı başına bir sufi metafiziği ve felsefesine sahip olan düşünürlerdir.
Ekberi okul

Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsü olmakla birlikte kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Muhyiddin İbn Arabi’nin lakaplarından olan Şeyh-i Ekber’e atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar varlığın bir olduğunu kabul etmiş olsalar da Ekberi sufiler kimi görüşlerinde farklılıklar sergilemişlerdir. Örneğin Abdülkerim el-Cili ve Sadreddin Konevi her ikisi de Ekberi olmakla birlikte özgün görüşleri de olan ve başlı başına bir sufi metafiziği ve felsefesine sahip olan düşünürlerdir.[2]

İbn Arabi’ye Yönelik Eleştiriler

Muhyiddin İbn Arabi’ye karşı öğretisini benimseyenlerce Şeyh-i Ekber (en büyük şeyh), öğretisine karşı çıkanlar veya düşmanları tarafından Şeyh-i Ekfer (en kafir şeyh) gibi birbirine taban tabana zıt lakapların verilişi, Muhyiddin İbn Arabi’nin İslam tarihinde üzerine en sert tartışmaların yapıldığı kişilerden biri hatta en ünlüsü olduğunun da bir göstergesidir. Öğretisini benimseyen birçok sufi/filozoflara göre Muhyiddin İbn Arabi diğer sufilerin yaşadıkları ve bildikleri ancak toplumsal, teolojik gerekçelerle sözünü etmekten kaçındıkları bir durumu ilk ifade edenlerden biridir. Esasen Muhyiddin İbn Arabi de öğretiyi kendisinin keşfettiğini asla söylememiş tersine diğer sufilerin bu hallerini kendisinin açıkça ifade eden ilk kişi olduğunu belirtmiştir. Bu açığa vurmanın sebebini de Fusus adlı eserinde kendi iradesine değil peygamberin doğrudan emrine dayandırmıştır.
İbn Arabi varlığın birliği dolayısıyla varlığın Tanrı olduğunu söylemesi [kaynak belirtilmeli] sebebiyle hem bazı fakihler, kelamcılardan hem de bazı sufilerden bazıları ılımlı bazıları sert eleştiriler almıştır. İbn Arabi’nin bu yaklaşımının yaratıcı ve yaratık arasındaki ikiliği kaldırdığı dolayısıyla dinin gerektirdiği emir ve yasakları ihlal etme veya küçümsemeyle sonuçlanacak etkileri olabileceği düşünülmüş [kaynak belirtilmeli] ve kimi eleştirmenler bunun önüne geçebilmek amacıyla insanların İbn Arabi’nin kitaplarını okumalarının yasaklanmasını savunmuş, kimileri de şeyhin kafirliğine hükmetmiştir. İbn Arabi’nin görüşlerine katılmayan ancak onu kafirlikle suçlamayanlar da eserlerinin tevili yani yorumu gerektirdiği ve bu yorumu bilmeyenler tarafından okunmasının doğru olmadığını iddia etmişlerdir. Akademik, ilmi çevrelerde doğru olmadığı bilinmekle birlikte halk arasında İbn Arabi’nin eserlerinin onun tarafından yazılmadığı dahi söylenebilmiştir.

İbn Arabi’nin en sert eleştirmenlerinin başında gelen kişi Hanbeli mezhebi geleneğinden beslenen alim İbn Teymiyye’dir. Arabi’nin vefatından yirmi sene sonra Harran’da doğan İbn Teymiye Arabi’nin görüşlerini kıyasıya eleştirmiştir.
Hanefiler’den Ali el-Qarî, İbn Teymiyye’yi savunarak İbn Arabi hakkında Sert Eleştiriler’de bulundu. Bu Eleştiriler İsmail Fenni Ertuğrul tarafından göğüslenmeye çalışıldı. Burhaneddin Ebu’n-Nasr Parsa, Fusus için Can, Fütühat için Gönül Tabir’ini kullanır.
’..Şu halde o Ezelî olan İnsan (şekliyle) Hadis, Zuhur ve Neş’eti bakımından Ebedî ve Daimi’dir.’ (Fass-ı Âdem’den)
Alem’in kıdem’i inancını savunan bu sözü Zahirî Mütekellimlerce Küfür sayılmıştır. Eğer Fikirlerinde bir Değişme meydana gelmemişse Futuhat’ta savunduğu tez’in ışığında bu söz’ü anlamak gerekir.
Futuhat’ta Araz olduğunu söylediği Alem’in Fusus’ta insan sözkonusu edildiğinde A’yan-i Sabite yani Allah’ın İlmi’nde olan Sureti (Suver-i İlmiye) yönüyle ezeli olduğunun (Feyz-i Akdes) savunulduğu görülür. Çünkü O’nun ilmi kadimdir.
Bu yoruma imkân veren gerekçe, bir Şey’in hem Hadis, hem de Ezelî olacağının söylenmesinin mantıklı olmamasıdır. Fusus’taki Cümle’den anlaşılan mana, Alem’in bir itibara göre Hadis (Feyz-i Mukades), diğer bir itibara göre de Ezelî olması gerektiğidir (Feyz-i Akdes).

İbn Arabi’nin Ortaçağda yayınlanmış kitaplarının listesi

Aliyyu’l-Karî, bu Söz’ün Açık bir Küfür olduğunu söyler. Çünkü İnsan’ın Zat ve Sıfat’ı ancak, Hulul ve İttihat ve Vucudiyye (Panteizm) Mezhebi’nce Allah’ın aynı ve Sıfatı Kabul edilir.

İsmail Fenni ise bu Metni şu Anlam’da okuyarak [Aliyyu’l-Karî]’ye katılmaz:

Bu sözler’den maksat, Allah ilahî isimlerin suretleriyle bize göründüğünden, biz kendimizi, O’nun bizde Zahir olan Sıfatlar’ı üzerine biliriz. Hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelam gibi, kendimize nisbet ettiğimiz sıfatları, O’na nisbet ederiz. Yani bizde Zahir olan ilahi sıfatlar’la, bizim sıfatlanmamız sebebiyle, biz o sıfatlar’la Hakk’ı vasıflandırıp, kendimize nisbet ettiğimizi, O’na nisbet ederiz demektir. Gerçi bu sıfatları Allah da kendisine nisbet etmiştir. (9/et-Tevbe 104, 56/el-Vakıa 63).
Molla Cami, bir Bağdad Şeyhine dayanarak O’nun 500 kadar Eseri olduğunu nakleder. Kendisi dostlarının yardımıyla tasnif ettiğini söylediği firhistinde, çoğu tasavvufla ilgili olan 250’yi geçmeyen eserini sayar. En büyük eleştiriyi de ‘Fususu’l-Hikem’ dolayısı ile aldığını söyler. O’na göre ‘onun ıstılahlar’ını anlamadan, tenkidler’in düşünülmeden veya bir başkasının farkındaki söz ve tenkidleri göz önünde bulundurularak yapılmaktadır bu eleştiriler. O, çözüm’ü şu tavsiyeler’de arayacaktır:

a) Şeriat’a Aykırı olduğunu zannettiğimiz bir Söz nakledilirse, Naklin Sıhhatli olup olmadığına bakarız. Sıhhatli değilse, bu sözün o kişi tarafından söylendiği iddiasını reddederiz.
b) Te’vil’e imkân buluyorsak te’vil eder, aksi taktirde ‘Tasavvuf Ehli katında belki te’vil’i vardır’ demeliyiz.
c) Bu Sözler sekir halinde söylenenler cümlesindedir diyerek, anlayamadığımızı beyanla o söz ile amel etmemeliyiz.’
Bazı eleştirmenlere göre “Varlıkta ancak Allah vardır”, veya “Varlıkta ancak bir vardır: Suyun rengi kabının rengidir.” diyen İbn Arabî, bu sözleriyle inancını ifade ederken Kur’ân âyetlerini de hiçbir kural tanımaz tavırla yorumlamıştır.

Bazıları için safi küfür olan bu itikadı yumuşatmak için çeşitli yorumlar yapılmıştır.

Bazı tasavvuf ehilleri Muhyiddin İbn-i Arabi’nin geldiği idrak ve ilahi anlayış seviyesinin, -peygamberler hariç- insanlığın gelebileceği en yüksek seviye olduğu görüşündedirler. Tasavvuf çevrelerindeki genel kanaat gelmiş geçmiş en büyük birkaç şeyhten biri olduğu yönündedir; bu da “Şeyh-ül-Ekber” yakıştırması ile paraleldir.
Muhyiddin İbn-i Arabi’nin öğretisinin ve anlayışının ancak onun düzeyinde olanlarca anlaşılabileceği yani irade-i cüzinin tamamen devre dışı bırakılması ile ancak anlaşılmasının mümkün olabileceği; aksi halde irade-i cüziden tamamen kopamayan ve ilahi irade ile tamamen bütünleşemeyen bir kişinin Muhyiddin İbn-i Arabi’nin bu yöndeki söylemlerini dillendirmesinin bir anlamda yalan beyan olacağı ifade edilmektedir.[3]

Akademik dünyadaki yeri

Muhyiddin İbn Arabi ve ondan doğrudan ders veya ilham alan çok sayıda Arap, Kürt, İranlı, Türk ve Hint kökenli sufiler Türkistan’dan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya hatta Hintaltkıtasına [1] kadar yayılmış olmakla beraber tasavvufun Ekberi koluna dair üniversite düzeyindeki sistematik araştırmaların ilkin Batı dünyasında başladığı görülmektedir.
Batı’da Muhyiddin Arabi’nin üzerine yapılan ilk akademik çalışma Miguel Asin Palacios’ın “La Escatologia musulmana en la “Divina Comedia”, eseri 1919’da Madrid’de basılmıştır. Miguel Asin Palacios’ın diğer eseri “El Islam cristianizado. Estudio del sufismo a través de las obras de Abenarabi de Murcia” eseri ise 1931’de Madrid’de basılmıştır. Miguel Asin Palacios dışında Louis Massignon, Henri Corbin Toshihiko Izutsu, James Morris, William Chittick, Michel Chodkiewicz gibi çeşitli ülkelerden akademisyenler hem tasavvuf hem de Ekberi öğretisi üzerine yaptıkları çalışmalarla öncü olmuşlardır. Üniversite çevrelerinin yanı sıra yine üniversite çevreleriyle ilişki içinde olan The Muhyiddin Arabi Society ve Beshara School gibi bağımsız dernekler de yayınladıkları süreli ve süresiz yayınlarıyla Ekberiliğin teorik ve pratik yönüyle ilgili çalışmalara destek vermişlerdir.
Türkiye’de tasavvufun İlahiyat çevrelerinde araştırılması çok yenidir. Muhyiddin İbn Arabi’ye ilişkin ilk doktora çalışması Kazım Yıldırım’ın 1989’da tamamladığı Muhyiddin İbn’ül-Arabi ve sistemi (Gazzali-Sühreverdi-Konevi-Mevlana ile mukayeseler) adlı çalışmasıdır. Bir bilim dalı olarak Tasavvuf alanındaki ilk doktora çalışması ise aynı zamanda Muhyiddin Arabi üzerine yapılan bir başka çalışmadır. Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın “İbn Arabi’de Varlık ve Mertebeleri” adlı bu ilk doktora çalışması Prof.Dr. Mustafa Tahralı’nın gözetiminde 1995’de tamamlanmıştır. Ancak bu çalışmadan sonra İlahiyat fakültelerinin tasavvuf bölümlerinde yapılan tezlerin sayısı hızla artmış çeşitli dergilerdeki makaleler ve yayınlanan kitaplarla aradaki boşluk doldurulmaya çalışılmıştır. Türkiye’deki Ekberi çalışmalarla ilgili en önemli gelişme Muhyiddin Arabi’nin Fütuhat-ı Mekkiyye eserinin ve onun önde gelen talebe ve halifelerinden Sadreddin Konevi’nin külliyatının Türkçe’ye çevirilmiş olmasıdır.

Dünyadaki Bazı Ekberi sufiler

İbn Sevdekin (ö.646/1248)
Sadreddin Konevi (1210-1274)
Afifüddin Tilimsânî (ö.690/1291)
Fahreddin Iraki (1213-1289)
Aziz Nesefi (v.1300?)
Sadeddin Fergani (v. 699/1300)
Mahmud Şebüsteri (1288-1340)
Abdürrezzak Kaşani (v.1329)
Haydar Amuli (v.1385)
Abdülkerim el-Cili (1366-1424)
Şah Ni’metullah-i Velî (Nûr’ed-Din Kirmanî) (1330–1431)
Abdurrahman Cami (1414-1492)
Abulvehhab Şarani (1493-1565)
Abdülaziz Debbağ (v.1717)
Abdülgani Nablusi (1641–1731)
Şah Veliullah Dehlevi (1703–1762)
Ahmed İbn Acibe (1747-1809)
Emir Abdülkadir (1808–1883)

İbn Arabî ekolünü Osmanlılar ve Cumhuriyet Türkiye’sinde devam ettiren ekberilerden bazıları

· Sadreddin Konevi (1210-1274): Muhyiddin İbn Arabi’nin manevi oğlu ve halifesi olduğu kadar onun öğretisini açıklayan eserleriyle Vahdet-i Vücud öğretisinin önemli yazarlarından biridir. Talebe ve müridlerinin etkisiyle Osmanlı Türkiye’sinde Ekberi geleneğin devamlılığı mümkün olmuştur.
· Müeyyidüddin el-Cendi (v. 691/1291?): Konevi’nin talebelerindendir.
· Dâvûd-i Kayserî (v. 751/1350): Konevî’nin talebelerinden Kemaleddin Kâşânî’nin talebesidir.
· Şeyh Bedreddin (v./1420): Şeyh Bedreddin Simavnî Davud Kayserî’nin Füsûs Şerhi’ne bir haşiye yazmıştır. Müridlerine İbn Arabi’nin eserlerini okutmuştur.
· Molla Fenârî (v. 834/1430): Babası Konevî’nin halifelerindendir.Muhammed Kutbuddin İznikî (v. 855/1450): Molla Fenârî’nin talebesidir.
· Yazıcızâde Muhammed Efendi (v. 855/1451): Muhammediye isimli meşhur eserin müellifidir.
· Akşemseddin (v. 863/1459): Fatih Sultan Mehmed’in hocasıdır. “Risâletü’n-Nuriyye” ve “Def’u Metaini’s-Sufiyye” adlı eserlerinde İbn Arabi’nin görüşlerini savunmuştur.
· Kudbuddinzâde Muhammed Muhyiddin İznîkî ( v. 885/1480): Kutbuddin İznikî’nin oğludur. İbn Arabi’nin Füsus’una ve Sadreddin Konevi’nin Nüsus ve Miftahü’l Gayb adlı eserlerine şerh yazmıştır.
· Cemâl Halvetî (v. 899/1493): Halvetiyye tarikatının Cemâliye kolunun kurucusudur.
· İdris-i Bitlisî (v. 926/1520). İbn Arabi’nin Füsûs’una ve Mahmud Şebüsterî’nin Gülşen-i Raz ile Hakkü’l-Mübin adlı eserlerine şerh yazmıştır.

· Sofyalı Bâli Efendi (v. 960/1552): Füsûs şârihi.
· Nureddin Musliheddin Mustafa Efendi (981/1578).
· Üftâde Muhammed Muhyiddîn (v. 968/1580): Bursalı ve Helvetiye Tarikatı büyüklerindendir.
· Abdullah-ı İlahi (v. 15.yüzyıl)
· Aziz Mahmud Hüdâyi (v. 1038/1629): Üftâde Hazretlerinin talebesidir.
· İsmail Ankaravî (v. 1041/1631): Meşhur Mesnevî şârihidir.
· Abdullah Bosnevi (v. 1046/1636): Füsus şârihidir.
· Sarı Abdullah Efendi (v. 1071/1660).
· Sunullah Gaybi (v. 1087/1676?). Keşfü’l Gıta adlı eserinde Vahdet-i vücud açıklanmaktdır.
· Karabaş Veli (Ali Alâeddin Atvel, v. 1097/1685).
· Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (v. 1102/1690).
· Niyâzî-i Mısrî (v. 1105/1693): En yaygın ve meşhur tasavvufî divanın sahibidir.
· İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1724).
· Nasuhî Mehmet Efendi (v. 1130/1717).
· Neccarzade Mustafa Rıza Efendi (v. 1159/1746).
· Abdülaziz Debbağ (v.1717)
· Abdülgani Nablusi (1641–1731)
· Kırımlı Selim Baba ( Doğumu ?/v.1756).
· Şah Veliullah Dehlevi (1703–1762)
· Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781).
· Ahmed İbn Acibe (1747-1809)
· Köstendilli Süleyman Şeyhi (1750-1820?).
· Safranbolulu Mehmed Emin Halvetî (v. 1283/1867).
· Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemaleddin (v. 1299/1881).
· Muhammed Nur’ül Arabi (v. 1305/1887).
· Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (v. 1311/1893): Tercüme-i Cânibü’l-Garbi fî Halli Müşkilâti İbn Arabî adlı bir eseri vardır.
· Ahmed Amiş Efendi (v. 1920). Muhammed Nuru’l-Arabi’den de icazet alan son devrin önemli sufilerinden biridir. Eser kaleme almamış ancak sohbetlerinden tutulan notlar Süheyl Ünver tarafından Âmişnâme adıyla derlenmiştir.
· Hüseyin Vassaf (1872-1929). Uşşaki şeyhlerinden yazar.
· Abdurrahman Sami Uşşâki (1878-1935): Halvetî-Uşşaki şeyhlerindendir. İbn Arabi’nin bazı eserlerini tercüme ve şerh etmiştir.
· Ali Salahaddin Yiğitoğlu (v. 1937). Ahmed Avni Konuk ve Yakub Han Kaşgârî ile birlikte Osmanlı’nın son Füsûs şarihlerindendir. İbn Arabi’nin Füsûsu’l-Hikem’ini ve İbn Farız divanını Türkçe’ye tercüme ve şerh etmiştir. Eserleri basılmamıştır.
· Ahmed Avni Konuk (1868-1938): İbn Arabi’nin Füsûs’unu hem tercüme hem şerh etmiştir. Ayrıca Mevlana’nın Mesnevisini, Fahrüddin Iraki’nin Lemaat’ını da Türkçe’ye tercüme etmiştir.
· Hüseyin Şemsi Ergüneş (1872-1968) Muhammed Nur’ul Arabi’nin talebelerindendir. Çok sayıda tercümelerinden çok azı günümüz Türkçesine aktarılmıştır.
· Lütfi Filiz (1911-2007)

Kaynakça

1. Michel Chodkiewicz, The Diffusion of Ibn ‘Arabi’s Doctrine
2. Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye’ye Tesirleri, Endülüs’ten İspanya’ya (TDV, İst. 1996)
3. William C. Chittick, Hayal Alemleri, İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Mehmet Demirkaya, Kaknüs Yay., İstanbul 1999
4. Michel Chodkiewicz, The Diffusion of Ibn ‘Arabi’s Doctrine
5. Al Akbariyya (Sufi school)
6. The Muhyiddin Ibn Arabi Society
7. Prof. Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddin İbn Arabi ve Türkiye’ye Tesirleri, Endülüs’ten İspanya’ya (TDV, İst. 1996)
8. Yetkin İlker Jandar, İbn Arabi ve Ekberilik, Ataç Yayınları
9. Tahir Uluç, İbn Arabi’de Sembolizm, İnsan Yayınları
10. İbn Arabi Anısına, ed. İbrahim Medkur, Çev: Tahir Uluç, İnsan Yayınları
11. Suad El-Hakim, İbnü’l Arabî Sözlüğü, Çev: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınları
12. Claude Addas, İbn Arabi-Kibriti Ahmer’in Peşinde, Çev: Atila Ataman, Gelenek Yayınları
13. Michel Chodkiewicz, Sahilsiz Bir Umman: Muhyiddin İbn Arabi, Çev: Atila Ataman, Gelenek Yayınları
14. Şeyh Mekki Efendi ve Ahmed Neyli Efendi, Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası, Gelenek Yayınları
15. Seyfullah Sevim, İslam Düşüncesinde Marifet ve İbn-i Arabi, İnsan Yayınları
16. İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdeti Vücud Ve İbn Arabi, Hazırlayan: Prof. Dr. Mustafa Kara, İnsan Yayınları
17. Mustafa Fevzi, Vahdet-i Vücud Meselesi, Hece Yayınları
18. Metin Yasa, İbn Arabi ve Spinoza’da Varlık, Elis Yayınları
19. William Chittick, Hayal Âlemleri, İbn Arabi ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev: Mehmet Demirkaya, Kaknüs Yayınları

[1] Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye’ye Tesirleri, Endülüs’ten İspanya’ya (TDV, İst. 1996)
[2] William C. Chittick, Hayal Alemleri, İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Meh-met Demirkaya, Kaknüs Yay., İstanbul 1999
[3] William C. Chittick, Hayal Alemleri, İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Meh-met Demirkaya, Kaknüs Yay., İstanbul 1999

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir