Kalenderilik

(Menşei, Onları Ayıran Simgeler, Özellikler,
Anadolu’daki Yayılma Noktaları ve Katıldıkları İsyanlar)

İsnâaşeriyye bağlı bir koldur. Kalenderîlik ya da Kalender’îyye (Qalandar’iyyah, Kalenderiye kelimesi Farsça, rind, kayıtsız, laubali, dünya ile bağını koparmış, Allah’a yönelmiş. Gibi anlamlara gelir. Dünya malını önemsemeyen, gösterişi sevmeyen kimselere günümüz türkçesinde de “kalender” deniyor.
Kalenderîler, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrid etmiş, kanaat anlayışına sahip bir topluluktu. Kalenderilik, yaşadığı toplumun nizamına karşı çıkararak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düşünce tarzının günlük hayat ve davranışlarıyla da açığa vuran tasavvuf akımıdır.
Kalenderîlik söz konusu mistik temelini ve sosyal niteliğini tarihî akış içinde İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve değişik zamanlarda yeni unsurlarla zenginleştirerek geliştirmiş ve hep muhalif bir çevre olarak süregelmiştir.
10. yüzyılda İran’da, Horasan Melametiliği’nden kaynaklanan bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan 12. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı İranlı bir sufinin gayretiyle teşkilatlanarak Orta Doğu’da ve Orta Asya’da geniş taraftarlar toplayan bir tasavvuf akımıdır. Kalenderiye tarikatını İran’ın Sava kentinde doğup yetişen, sonradan da Dimyat’a yerleşen Cemalettin Savi (öl. 1233)’nin geliştirdiği ileri sürülüyor.
Şeyh Cemalettin, Dimyat’a bir Kalenderi zaviyesi yaptırmış, ölümünden sonra da buraya gömülmüştür. Savi’nin zamanında Kalenderîlik; Mısır, İran, Irak ve Orta Doğu Asya’da taraftarlar buldu. Makrizi bir eserinde, Kahiredeki Kalenderi tekkesi ve tarikatın esasları hakkında bilgi vermiştir. Şeyh Sadi Cami ve Sühreverdi gibi sufi ve yazarlar, Kalenderîlerin gezici dervişler olduklarını, dini ve sosyal hiçbir kural tanımadıklarını, ayıplanıp kınanacak bir hayat sürdüklerini yazmışlardı.
Topkapı Sarayı Müzesi’nde Levni’nin yaptığı ve Kaygusuz Abdal’a ait olan bir minyatürden, Abdal’ların da Kalenderiler gibi sakal, bıyık, saç ve kaşlarını usturayla kazıdıklarını anlıyoruz. Kalenderilikteki bu kazıma olayına ÇarDarb denilir.
Gölpınarlı, 1088’de vefat eden Hace Abdullah-ı Ensari’nin bir “Kalendername”si olduğunu, bundan da Kalenderliğin başlangıcının hayli eski sayılması gerektiğini söyler. 1318’de vefat eden Seyyid Hüseyni’nin de elli beyitlik mesnevi tarzında bir “Kalerdername”si vardır.
Kalenderi dervişleri 13. yüzyılda, Moğol istilasından kaçarak kalabalık guruplar halinde Anadolu’ya girdiler. Moğol İstilası’nın Anadolu’nun siyasi, sosyal, dini ve tasavvufi hayatının şekillenmesinde ehemmiyeti büyüktür. Anadolu, Moğollardan kaçan kesif Türkmen nüfusunun, çeşitli Şiî ve Sünnî inanca mensup sufi derviş ve şeyhlerin göç alanı haline gelmiştir. XIII. yy Anadolusu Haydarîlik, Yesevîlik, Vefaîlik ve Kalenderîlik gibi daha birçok tarikat ve sufi çevrenin yer aldığı ve bu sufi çevrelerin birbirleriyle kaynaştığı alan durumunda idi.
Bu durumun oluşmasında en büyük etken, dini-siyasi bir ayaklanma olan Babaî İsyanı sonrası süreçte Selçukluların zamanla gücünü yitirmesi ile Anadolu’da hüküm sürecek ve Anadolu’yu kontrol edebilecek güçlü bir merkezi siyasi otoritenin olmayışıydı.
Selçuklu sonrası oluşan parçalanmış yapı ve teşekkül eden uç beylikleri, tasavvufi çevreler ve tarikatlar için elverişli bir ortam doğurdu. Bu mezkûr çevreler, rahat bir şekilde kendi inançlarını yaşama ve yayma imkânı buldular.
Kalenderiler de bu sufi inanç grupları ve tarikatları gibi, Anadolu’da geniş bir sahaya yayıldılar ve geniş bir taraftar kitlesi elde ettiler. Birçok inanç grubunu etkilediler ve bazılarının teşekkülünde önemli rol oynadılar. Siyasi otoriteler tarafından umumi olarak baskı ve kontrol altında tutuldular. Anadolu’ya yerleşmiş olan sufi çevreler içerisinde Kalenderiler; şüphesiz ki itikadları, kılık kıyafetleri, yaşayış tarzları ile en marjinaliydiler.
Kalenderilik, daha sonraları Anadolu Aleviliği ve Bektaşîlik etrafında toplanmış ve zaman içerisinde değişmeler göstermiştir. Bâbâ’îyye/Vefâ’îyye, Yesevilik/Âhilik, Haydarilik, Nimetullahîlik/Nûrbakşîlik, Rufailik/Galibilik ve Bektaşîlik/Babagan Kolu (Babalar Kolu)nu saymak mümkündür. Kalenderîliğin Anadolu’da doğurduğu en büyük ve en önemli sonuç, Bektaşilik gibi, heterodoks halk tasavvufunun en popüler tarikatının doğuşunu hazırlamasıdır.
15. yüzyılda tamamiyle Kalenderî hüviyetini taşıyan zaviyeler, kısmen 16. yüzyıl, kısmen de 17. yüzyıllarda Bektaşî zaviyelerine dönüştüler. Kalenderîlik Türkiye tarihinde hem dini-tasavvufi açıdan, hem de sosyal ve kültürel, hattâ folklorik açılardan derin izler bırakan Ahmed Yesevi’den başlayarak, Türk halk sûfiliğinin Bektaşilikle son bulan bütün bir tarihini etkileyen bir tasavvuf akımı ve mektebini oluşturarak derin tesirler bırakmıştır.

Kalender’îyye Tarikâtı

Başlangıcından günümüze kadar mevcut On İki İmamcı tarikât olarak, Bâbâ’îyye/Vefâ’îyye, Yesevilik/Âhilik, Kalenderilik/Haydarîlik, Nimetullahîlik/Nûrbakşîlik, Rufailik/Galibilik, Şahkulu/Celali ve Bektaşîlik/Babagan Kolu (Babalar Kolu)nu saymak mümkündür. Kalenderîlik doğuşu itibariyle Alevî bir Tarikâttır. Kalenderilik, daha sonraları Anadolu Aleviliği ve Bektaşîlik etrafında toplanmış ve zaman içerisinde değişmeler göstermiştir.
Giysileri yünden veya at kılındandı. Başlarında at kılından külah, boyun, kulak, bel ve bileklerinde halkalar bulunurdu. Kaba ve garip bir dış görünüşe önem verirler, içlerinde çıplak dolaşanları bile olurdu. Aşırı bir Alevilik yolu izleyenleri de “Allah, Hu, Hay” gibi sözler yerine “Ali, Hasan, Hüseyin, Muhammet, Fatma” adlarını anarlardı. Eflaki, Ariflerin Menkıbelerinde, Mevlana’nın bir gün traş olurken, Kalenderileri övdüğünü yazmaktadır. Divan-ı Kebir’de de yer yer Kalenderiliği övücü mısralar vardır.
Sühreverdi, Avarifül Maarif adlı kitabında, Kalenderilikle Melamiye’yi kıyaslarken, “Melami ibadetlerini gizler, Kalenderi ise adetlere karşı çıkar, onları tahrip eder. Melami şekil ve kıyafet konularında halk gibi davranır, kalenderi ise bu mesele ile hiç ilgilenmez. Gayesi hoş gönül olduğu için kendisinin tanınması veya tanınmaması onu hiç ilgilendirmez. Farz ibadetlerinin dışında ibadet etmez” der.

Kalenderiler, Sünnilerin ve Şiilerin de tepkisini çekmişlerdir. Osmanlılar döneminde Melamiler gibi bunlar da takibata uğramışlar, sürgün edilmişlerdi. Kalenderiye tarikatı zamanla, Babiler, Haydariler, Hurufiler gibi bağımsızlıklarını yitirerek Bektaşilik içinde erimişlerdir.

Kalenderilerin Doktrinleri

Mollâ Câmî, Nefehât’ûl-Üns adlı eserinde Kalenderîler’den bahsederken, İslâm rüpkasını boyunlarından çıkarıp atmış olan şol tâife ki, zamanımızda “Kalenderîlik” adiyle malûm olmuşlardır, bu addolunan evsaftan hâlidirler ve bu isim onlara âriyettir. Anlara “Heşev’îyye” derlerse muvafıktır. “Melâmiye” için da’vayı ihlâs ederler ve izharı fısk ve fücurda mübalâğa kılurlar”, diye yazmaktadır.
Kalenderîlik doktrin olarak Hind-İran mistik kültür sâhası ile Melâmiliğin yayılma alanı içinde ortaya çıkmıştır. Ancak Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’den önce Kalenderiyye Tarikatı adıyla, teşkilatlı bir zümrenin olduğunu söylemek doğru değildir. Cemâlü’d-Din-i Sâvî’den en az iki yüzyıl önce yaşamış ve üstelik kendisi hakkında bizzat Kalender terimini kullanan Kalenderîler’in varlığı sebebiyle onu ilk Kalender kabul etmek mümkün olamaz.
Ancak Cemâlü’d-Din-i Sâvî, Kalenderîliği belli bir takım doktrin esasları ve erkân dâhilinde toparlayarak bir teşkilâta kavuşturan kişidir. Bir başka deyişle, Kalenderîlik bir tasavvuf akımı olarak en az 10. yüzyıldan beri mevcut bulunduğu halde, bir Kalenderiyye Tarikatından söz etmek ancak Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’den itibaren mümkün olabilir.
Cemâlü’d-din-i Savi bugün Kazvin’le Tahran arasında yer alan Sâve şehrinden olup dervişliğe genç yaşlarında heves etmiştir. Bu maksatla Şam’a giderek ve Bayezîd-i Bistâmî’nin müridi olan Şeyh Osman-ı Rûmî adlı çok dindar ve büyük bir sûfîye mürid olur. Bir gün Şam’da Bilâl-i Habeşi mezarlığında Şiraz’lı bir genç olan Gerûbed’e rastlar ve onunla dostluk kurar. Onun gibi saç, sakal, bı­yık ve kaşlarını kazıtır.
Cemâlü’d-Dîn’in bu halini duyan eski şeyhi Osman-ı Rûmî, durumunu ıslah etmesi için kendisine haber yollarsa da hiç bir faydası olmaz. Artık Camâlü’d-Dîn, esrar kullanan, cavlak adlı, kıldan dokunmuş bir yelek giyen, hiç bir şer’î kaideye aldırış etmeyen, kısaca ibâha yoluna girmiş bir Cavlakî (Kalender) olmuştur.
Uzunca bir müddet o mezarlıkta ikamet eden Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî’nin yanına katılan müritleri bir müddet sonra onun halifeleri olurlar. Onlar da tıpkı şeyhleri gibi saç, sakal, bıyık ve kaşlarını kazıtıp cavlak giyerek Kalenderîliğe girmiş olurlar. Ancak gerek Cemâlü’d-Dîn’in gerekse halife ve müridlerin kılık ve kıyafetleri Şam halkı tara­fından tepkiyle karşılandığından, Cemâlü’d-Dîn, Dimyat’a geçer. Bir müddet sonra halifeleri de her biri bir tarafa dağılarak mezheplerini yayarlar.
Dimyat’a gelen Cemâlü’d-Dîn de burada da halkın tepkisiyle karşılaşır. Ancak bir müddet sonra onun büyük bir velî olduğunu anlayan Dimyat halkı, kendisine bir zâviye yaptırarak toptan müridi olurlar. Böylece bu zâviyeye yerleşen ve giderek şöhreti genişleyen Cemâlü’d-Dîn-i Sâvî, 463/1070-71 tarihinde ölünceye kadar burada hayatını sürdürüp pek çok mürid edinir.
Halifelerinden Ebûbekr-i Niksârî 1205-6 yılında Selçuklu başkenti Konya’ya gider ve oraya yerleşir. Konya’daki Kalenderân Tâyifesi’ne ait zâviye’nin başında bulunan bu Ebûbekr-i Niksârî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin vefatında (1273) henüz hayattadır ve o sağken kendisiyle yakın ilişki içinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kalenderîler Mevlânâ’nım vefatında gülbanklar çekerek ve “Hay huy ederek” üzüntülerini göstermişlerdir.
Kalenderiliğin doktrin yapısı ana eksenini Hint-İran mistisizmi ile tasavvufun sentezi oluşturmaktadır. Bu sentez içinde İran’daki Hurufilik, Melamilik gibi çeşitli unsurlar yer almaktadır. Hayat tarzları ve dış görünüşlerinde gezgin Budist, Zerdüştî ve Manici rahipler gibi giyinirlerse de Kalenderî dervişlerinin dizelerinden Vahdet-i Vücud inanışına yakınlık duydukları anlaşılmaktadır. Kimi zaman ibaha, hülul ve tenasühe varan ifadeler de bu dizelerde göze çarpabilmektedir.
Ayrıca Ali ve On İki İmam’a bağlılık, Kerbelâ ile ilgili matem gelenekleri de inançlarında yer almaktadır. Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir.
Hemen her devir ve her ülkede Kalenderi zümrelerinin ortak vasıfları olan, üç eş kişilik gruplar hâlinde dolaşıp gezmek, günlük yiyeceklerini dilenerek sağlamak, acâip kılıklarda dolaşmak gelmektedir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Çoğu mücellettir.
Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik’te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı.
Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve âşık kemikleri taşırlardı.
Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle suçlanmışlardı.
Tarih kaynakları Orta Asya’daki bu Türk Kalenderiler’in hiç şüphesiz Moğol istilâsıyla birlikte, 13. yüzyılın ilk çeyreği içinde, bir yandan Çin (Maçin) hudutlarına kadar bütün Doğu Türkistan’a, diğer yandan da Hindistan içlerine yayıldıklarını gösteriyor. Bilhassa Kuzey Hindistan’da ilk Kalenderiler’in Delhi Sultanı Şemsü’d-Dîn iletmiş devrinde (1211-36) göründüklerini çok iyi bilinmektedir. Bunlar, Moğollar’ın önünden kaçarak buralara sığınan göçmen kafileleri arasında gelmişlerdi.
Kalenderîliğin İslâm dünyasının hemen her tarafına en fazla yayılan, en uzun ömürlü kollan, 13., 14., ve 15. yüzyıllar boyunca İran’da ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında, 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya nüfuz eden ve 17. Yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı topraklarında varlığını koruyan Haydarîlik, Câmîlik ve Nîmetullâhîlik’ı sayılabilir.

Kalenderilerin Menşei, Onları Ayıran Simgeler ve Özellikler

İlk defa yaklaşık olarak X. yüzyılda Orta Asya ve İran’da, Horasan Melametiliğinden kaynaklanan, henüz teşkilatlanmamış büyük bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan Kalenderilik, XII. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı İranlı bir sufinin gayretiyle teşkilatlanmaya kavuşmuş ve Kalenderiyye veya Cavlakiyye adıyla Orta Doğu’da ve Orta Asya’da heterodoks bir tarikat olarak geniş taraftar toplamıştır.
Büyük bir sufilik akımı olan Kalenderilik; Hinduizm, Budizm ve Maniheizm gibi eski Asya dinlerinden etkilenmiştir. Kalenderilik genel itibariyle Sünnilikten ziyade, eski İslam öncesi Türk inançlarının ve sosyal yaşantısının oluşturduğu bir sentezin yansımasıdır. Bazı kaynaklarda, Anadolu Kalenderiliği içinde eski Hürremi, Zerdüşti ve Mezdekileri andıran inançlar bulunduğu; Şiîliği hatırlatan itikadlara sahip oldukları ve hatta yaygın bir Hz. Ali kültü var olduğundan bahseder.
Bu açıdan baktığımızda bu sufi akımın sahip olduğu ve savunduğu inancın, XIV. ve XV. yüzyılda Anadolu’da ortaya çıkan ilk Bektaşi tarikat inancının çıkış noktası veya menşei olduğunu söyleyebiliriz. XIII. yy Anadolu’sunda görülen Yesevilik, Haydarilik ve Vefailik; Kalenderi sufiliğin farklı isimler altında teşkilatlanmasından başka bir şey değildir. Bu sufi akımlar Kalenderiliğin içinden çıkmış ve onun alt kolları olarak sayılabilir.
Diğer birçok tarikat dervişleri gibi Kalenderi dervişleri de Moğol İstilası’ndan sonra istila edilen yahut istila edilme korkusu yaşayan Türkistan, Buhara, Harezm, Irak ve İran’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Kalenderi dervişlerinin Anadolu’ya ilk girişlerinin de bu istila ile olduğu varsayılmaktadır.
Kalenderiler eski kaynaklarda “taife-i ibahiyye (helal-haram tanımayan), taife-i zenadika (dinsiz), cevalika ve kalenderan” gibi isimlerle zikrolunurlar. “Taife-i ibahiyye ve taife-i zenadika” isimleri resmi kaynakların Kalenderilere verdiği isimlerdir. Diğerleri ise bizzat kendilerinin kullandıkları isimlerdir. Osmanlı müverrihlerinin “abdal, ışık, torlak, şeyyad, haydari, edhemi ve şemsi” gibi manen hemen hemen müteradif kelimelerle kastettikleri hep bu Kalenderilerdir.
Kalenderiler, genellikle meczup tabiatlı kişilerdir. Usturayla kazınmış, saçsız, kaşsız, sakalsız ve bazen bıyıksız başları; postlarıyla örtülmüş yarı çıplak vücutları ve taşıdıkları nefir, nacak, asa, keşkül gibi ilginç aksesuarlarıyla bütün dikkatleri üzerlerine topluyorlardı. Toplumda genel kabul görmüş kurallara aykırı davranışları, Sünni İslam’ın bazı inanç ve ibadet esaslarına lakayt tavırlarıyla sadece sıradan insanların değil, Sünni tasavvuf çevrelerinin dahi tepkilerine hedef olan Kalenderiler genellikle bekâr gençlerden ve orta yaşlılardan oluşan gezgin dervişlerdi.
Genellikle kış mevsiminde ikamet ettikleri zaviye ve tekkeleri olmakla beraber, çoğu zaman geniş bir coğrafyada küçük gruplar halinde dolaşarak vakit geçiriyorlardı. Bu dolaşma başı boş ve amaçsız değil, ritüel mahiyetinde bir seyahatti. Bu seyahatleri sırasında geçimlerini yine ritüel mahiyetindeki dilenme ile sağlıyorlardı.
Kalenderilerin, sahip oldukları muhalif inanç ve görüşlerinden dolayı, merkezi yönetimlerden uzak durmak için daha çok kırsalda ve taşrada seyahat etmeleri, onların diğer tarikatlara göre halkla daha fazla temas ve yakın ilişkide olmalarını sağlamıştır. Kalenderiler; tuhaf kılık ve kıyafetleri, kalenderane sufiliğini dış görünüşlerine yansıtmaları, temsil ettikleri müfrit inanç ve görüşleriyle tasavvufi tarikatlar içinde çok farklı ve tecessüs uyandırıcı bir yere sahiptirler.

Anadolu’da Yayılışı ve Kolları

Anadolu’da popüler Kalenderîlik denildiği zaman en belirgin çevreler olarak, Vefâîlik ve Haydarlik gelmektedir. Vefailik Anadolu’ya 13. yüzyıl başlarında, Baba îlyas’ın şeyhi olan ve ilerde Bektaşi geleneğinde de önemli bir yer tutacak bulunan Dede Garkın isimli bir Türkmen şeyhi tarafından getirildi. Dede Garkın’ın vefatı ile yerine geçen Baba İlyas tarafından bugünkü Amasya yakınlarında bulunan eski adıyla Çat köyünde kurulan zâviye ile temsil edildi.
Vefâılik bu zâviye yoluyla kısa zamanda Türkmenler arasında yayıldı. Vefailik heterodoks yapısı itibariyle özellikle göçebe Türkmenler arasında çok taraftar toplamıştı ve yalnız 13. yüzyılda değil, 14. yüzyılda da, bir yandan Şeyh Edebalı aracılığıyla Osmanlı Beyliği’nin teşekkülünde, öte yandan Hacı Bektaş-ı Velî kanalıyla da Bektaşîliğin oluşmasında ana rollerden birini oynamıştı.
Baba îlyas-ı Horasânî yönetiminde Anadolu Selçuklu Devleti yönetimine karşı 1240 yılında girişilen Babai Ayaklanmasında başta Kefersud’lu bir Kalenderî şeyhi olan ve Baba İlyas’ın baş halifesi sıfatıyla ayaklanmayı fiilen yöneten Baba İshak olmak üzere Kalenderîler’in önemli bir rol oynadıkları görülmektedir. İsyanından sonra dağıtılan Çat köyü zâviyesinin yerini, Moğol hâkimiyeti döneminde ortaya çıkan iki yeni zâviye aldı. Her ikisi de Baba İlyas’ın ileri gelen halifelerinden Hacı Bektaş-ı Velî ile Osman Gazi’nin sonradan kayın pederi olacak olan Vefaiye şeyhi Şeyh Edebali tarafından kurulan bu iki zâviyeden birincisi Sulucakarahöyük’te, İkincisi önce Lârende (Karaman), sonra Bilecik’te bulunuyordu. Hacı Bektaş-ı Velî Baba İlyas’a intisap etmeden önce aslında bir Haydari dervişi olduğu için, Sulucakaraöyükteki zâviyesinde bu yön ağırlıkta olmuş ve bir müddet sonra bu zâviye bir Haydarî zâviyesi niteliğine bürünmüştür. Nitekim bu zaviyede yetişen ve sonradan buradan ayrılarak Osmanlı topraklarına giden Abdal Musa bir Haydarî dervişi idi.
Selçuklu devrinde Kalenderî, Sıraç, Tahtacı, Çepni, Torlaki, Cavlakî ve Haydarî olarak isimlendirilen Kalenderî zümreleri Beylikler döneminde bunlara ilâveten Abdâlan-ı Rum yahut Rum Abdalları terimleriyle nitelendirildikleri görülür. Kalenderi dervişlerin Osman Gazi, Orhan Gazi ve I. Murad gibi ilk Osmanlı padişahlarının maiyetinde fetih hareketlerine katıldıkları, onların da dervişlerin hizmetlerine karşılık zâviye açmalarına müsaade ettiklerini, hattâ bununla da kalmayarak bu zâviyeleri zengin vakıflarla güçlendirdikleri bilinmektedir.
Ancak Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde yönetim çevrelerinin Kalenderiler’e karşı tavrı, bir yandan bazı imtiyazlarla onları devlet yanında ve yararına kullanmak, bir yandan da mevcut toplum düzenini bozmalarına engel olmak şeklindedir. Bu siyasetin Fatih Sultan Mehmed devrine kadar bu genel çizgiyi takip ettiğini söylemek mümkündür. Orhan Gazi döneminde Bursa’nın fethine katılan Haydari dervişlerinden Abdal Musa’nın, Yeniçeriliğin kuruluşuna adının karışması bir yana, hem kendisi hem de müridi Kaygusuz Abdal’ın Hacı Bektaş-ı Veli kültünü yayarak ve işleyerek ilerde Bektaşîliğin teşekkülüne zemin hazırlaması nedeniyle, Kalenderîlik tarihi içinde büyük bir yeri vardır.
Aynı şekilde Orhan Gazi’nin, Bursa’nın fethine katılan Vefaiye tarikatına mensup Geyikli Baba ile olan ilişkileri de bunu destekler niteliktedir. Yine de ilk Osmanlı padişahlarının da bu şeyhleri büs­bütün kendi hallerine bırakmadıkları da bilinmektedir. Meselâ Or­han Gazi’nin zaman zaman Kalenderîler’i teftiş ettirdiğine, her­ hangi bir karışıklık veya Ehl-i Sünnet dışı inanç ve tavırları halk arasında yayma gibi bir durum tespit olunduğunda derhal beylik arazisinin dışına çıkarıldıklarına dair bazı kayıtlara rastlanmaktadır. Hattâ Abdal Musa’nın Bursa’daki zaviyesi­ni terkedip önce Denizli, oradan da Elmalı yakınlarına gidip yer­leşmesi, muhtemelen böyle bir sınır dışı edilme olayı ile ilgili olabilir.

Siyasi Otorite ve Kalenderiler:

Kalenderilerin kural dışı yaşayış tarzları özellikle kentli toplumun tepkisini çekip dışlanmalarına yol açtığı gibi, sebep oldukları bazı düzeni bozucu hareket ve olaylardan dolayı da kendilerini sık sık siyasi otorite ile karşı karşıya getiriyordu. Şiî akaidi ve Bâtıni fikirleri yaymaya çalışan Kalenderilerin Anadolu’da karıştıkları ilk dini-siyasi hareket “Babailer İsyanı” idi. Baba İshak, Amasya civarında bir mağarada veli hayatı geçirmekte ve Anadolu’nun muhtelif sahalarındaki Türkmenler arasında kendi savunduğu inancı yayarak, birçok taraftar oluşturarak, Gefersud ve Maraş civarındaki müritlerine haber göndererek isyanı başlatmıştır.
Nitekim belli düzeyde başarılı da olmuşlar ve “Malatya, Tokat ve Amasya” gibi şehirleri ele geçirmişlerdir. Ancak daha sonra bu isyan zor da olsa bastırılmıştır. Bu isyan Kalenderilerin merkezi iktidara karşı giriştiği ilk isyan olmamakla birlikte sonuncusu da olmamıştır. XVI. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı döneminde de bazı ayaklanmalara katılmışlar ve bazılarını ise bizzat gerçekleştirmişlerdir. Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa isimli Kalenderi şeyhleri Manisa ve Aydın yöresinde isyan etmişlerdir. Bu isyan bastırılınca 1416’da Şeyh Bedrettin’in yönetiminde Rumeli’de yeniden isyan başlatılmış ve çok geçmeden o isyan da bastırılarak, yakalanan Şeyh Bedrettin idam edilmiştir.
Kalenderilerin bu isyana da katıldıkları eski kaynaklarda belirtiliyor. Bu isyanlara Kalenderilerin iştiraklerinin merkezi yönetim tarafından biliniyor olması Osmanlı siyasi otoritesini Kalenderilere karşı ihtiyatkâr ve baskıcı olmaya yöneltmiştir. 1492’de Arnavutluk’ta bir Kalenderi dervişinin suikastına maruz kalan II.Bayezid, Kalenderi tekke ve zaviyelerine sıkı bir takip getirtmiş ve baskı siyaseti uygulanmasını emretmiştir. Uygulanan bu baskı politikasından Balkanlarda Varna ve Selanik sancakları, Anadolu’da ise Denizli ile Afyon civarındaki Kalenderi tekkeleri ve özellikle Eskişehir’de bulunan Seyyid Gazi türbesi nasibini almıştır. Eski kaynaklarda bu tekke, Kalenderiliğin en önemli merkezi olarak gösterilmiştir.
Anadolu Selçuklularından beri Kalenderilerin elinde bulunan tekke kapatılmış, yerine medrese açılmış ve kısa bir süre sonra da Bektaşi tekkesi haline gelmiştir. Bu tekkede görülen, kısa sürede gerçekleşen dönüşüm -daha önce de bahsettiğimiz gibi- Kalenderi inancının Bektaşi inancına olan yakınlığını ve onun görüşlerinin temelini ihtiva ettiği düşüncesini destekler niteliktedir.

Orhan Gazi zamanında sebebiyet verdikleri bazı ufak tefek hâdiseler istisnâ edilirse 15. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Kalenderîler’in katıldıkları başka bir hareket bilinmemektedir. Ama 1416 yılında vukû bulan ünlü Şeyh Bedreddin isyanı, Babaîler isyanından sonra Kalenderî zümrelerin düzenleyip yönettikleri ikinci büyük ayaklanma hareketidir. Bu sefer Torlaklar başroldedir. 1453 yılında İstanbul kuşatması başladığı zaman, diğer tarikat mensupları arasında Kalenderi zümreleride, tıpkı kuruluş devrindeki gibi, ülkenin dört bir yanından kuşatmaya katılmak üzere buraya geldiler. Fetihten hemen sonra, şimdiki Şehzadebaşı semtindeki Akataleptos Manastırı’nın bizzat sultan tarafından zâviye olarak Kalenderilere tahsis edildi.
Böylece, daha sonraki yıllarda sayılan artacak olan İstanbul Kalenderhâne’lerinin ilki kurulmuş oluyordu. Fatih devrinde Kalenderîler’e mümkün olabildiğince müsama gösterildiği bu sûretle onların yönetimle ilişkilerinin sertleşmeden sürdürülmesine çalı­şıldığı söylelenebilir. Veziriazam Mahmud Paşa ile pek anlaşamayan Otman Baba ve dervişlerinin, sultanla giderek sıkı bir dostluk tesis ettikleri görülmektedir. Buna rağmen, bazı sancak beyleri, uygunsuz davrandıkları, tenâsüh ve hulul inancını savundukları, ibadet yapmadıkları şeklindeki ihbarlar üzerine sık sık gerek Otman Baba, gerekse dervişleri aleyhinde dâvalar açmaktan geri kalmamışlardır.
Yine de I. Mehmed Çelebi zamanında Şeyh Bedreddin ve Torlak Kemal isyanları dolayısıyla uğratıldıkları baskı ve takibat istisna edilirse, Osmanlı yönetiminin hiç olmazsa II. Bayezid devri başlarına kadar Kalenderîler’e karşı genellikle ılımlı bir siyaset uygulamıştır. II. Bayezid devri ise bu ılımlı siyasetin tersine döndüğü bir dönemi belirler.
15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu’da yoğun bir faaliyet gösteren ve kısa zamanda Rumeli’ye sıçrayan Hurûfîlik cereyanı ile temasa geçen Kalenderî zümrelerin, zaten resmî ide­olojiye, yani Osmanlı Sünnîliğine muhalif olmaları, hiç şüphe yokki, Şîî-Safevî propaganda için çok uygun bir zemin oluşturuyor­du. Üstelik II. Bayezid’in sıkı takip siyaseti dolayısıyla artık mer­kezî yönetimin resmen kendi aleyhlerine döndüğünü anlamış bulu­nan Kalenderîler’in, kendilerine yeni bir siyasî dayanak arama­ları kadar tabii bir şey olamazdı. Bu da onları Safevî yandaşlığına itmişti.
Bu sebeple, II. Bayezid’in Kalenderîler’i 1492’ de Anadolu’ya sürdürmesinin, hiç te şaşırtıcı değildir. Zira böylece Safevî propagandası Anadolu’da kendisiyle işbirliği yapmaya hazır, küçümsenmeyecek sayıda bir kitle bulmuş oluyor, ayrıca buradaki Kalenderî zâviyeleride hazır propaganda üsleri haline geliyordu. II. Bayezid’in 1492 yılındaki Arnavutluk seferi esnasında bir Kalenderî veya Haydari ya da Torlak tarafından gerçekleştirilmek istenen suikast girişimi sonrasında sultan olayı tahkik ettirmiş ve sonunda Otman Baba dervişleri suçlu bulunarak idam olunmuştur. Ancak bununla yetinmeyen sultan, muhtemelen etrafındakilerin de telkinleriyle Rumeli topraklarındaki bütün Kalenderî dervişlerinin bir ceza olarak Anadolu’ya sürülmelerini emretmiştir. Böylece Rumeli’de gerçek anlamda bir “ Kalenderî Avı” başlamış ve ele geçirilenler Anadolu’ya sürgün edilmiştir.
Gerçekleşen birçok Kalenderi isyanının yoğun bir Safevi-Osmanlı mücadelesinin yaşandığı XVI. yüzyılda gerçekleşmesi tesadüf olmasa gerek. Anadolu’daki heterodoks ve Şiî inanca mensup zümrelerin, Safevi propagandası ile isyana teşvik edildikleri ve Safevilerin Anadolu’daki mevcut Şiî nüfuzunu kullanarak Osmanlı otoritesini sarsmaya çalıştığı aşikârdır.
Sonuç olarak baktığımızda Kalenderilerin Osmanlı ve Selçuklu Dönemi Türkiye tarihinde siyasi otorite ile en çok problem yaşayan sufi çevrelerin başında olduğunu söyleyebiliriz. Anadolu’da meydana gelen pek çok Şiî kökenli isyanlarda Kalenderiler yer almıştır. Binaenaleyh siyasi otorite tarafından sürekli bir takibat ve baskı altında tutulmuşlardır. Uygulanan bu baskı sonucunda özellikle XVI. yüzyıldan sonra Kalenderi dervişleri ve müritleri, çeşitli tarikatların kisvesi altına girerek kendilerini siyasi otoritenin baskısından korumaya çalışmışlardır. Özellikle Şiî- Ehli Beyt inanca yakınlığı ile bilinen Bektaşi tarikatına sığınmışlardır. Bu yüzyıldan sonra Anadolu’da fiili olarak etkinlik göstermekten ziyade, diğer bazı tarikat ve sufi çevreler içinde inançlarını sürdürmüşlerdir.

16. Yüzyılda Türkmen Kızılbaşların Katıldıkları İsyanlar

16. yüzyılda, Kalenderîler’in kalabalık sayıda katıldıkları üç büyük isyan hareketi vardır. Bunlardan ilki, II. Bayezid devrinde vukû bulan Şahkulu İsyanı, ikincisi Yavuz Sultan Selim zamanında gerçekleşen Bozuklu Celal ayaklanması, üçüncüsü ise Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Şah Kalender hareketidir.

Şahkulu Sultan Ayaklanması

Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu topraklarında Safevî propagandası başladığı zaman, Şah İsmail’in halifeleri özellikle yan göçebe ve köylü reâyâ arasında faaliyet gösteriyorlardı. Bunlardan biri olan, Şahkulu Baba Tekeli lâkabıyla ünlü, Tekeli aşiretine mensup bir Türkmen babası, 1511 yılında oldukça geniş çaplı bir isyan çıkardı ve bu isyan kısa zamanda ya­yılma istidadı gösterdi. Şahkulu, Allah’ın gökten kendisine semavî bir kılıç indirdiğini, bununla İlâhî iradeyi gerçekleştireceğini, Osmanlı sultanı Bayezid’in son günlerini yaşamakta olduğunu hali­feleri vâsıtasıyla propaganda ediyordu. Her kim kendine karşı gelirse semavî kılıcıyla hayatına son verecekti. Onun bu sözleri hem Kızılbaş Türkmenler’i hem de geniş çapta Torlaklar’ı etkilemişti. Bu yüzden onun emrine girdiler ve ayaklanmaya katıldılar.
Sonuçta Osmanlı kuvvetleri uzun mücadeleden sonra, kendileri­nin de ağır kayıplar vermesi pahasına Şahkulu’nu yenerek İran’a kaçırmışlardı. Torlaklar yakalanmış ve II. Bayezid’in hışmından kurtulamayarak cezalarını hayatlarıyla ödemişlerdi. 16. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı merkezî yönetiminin Kalenderîler’e karşı sertleşmesinin önemli bir sebebi ise, Anadolu’da bu sıralarda baş gösteren Şîî –Safevi Kızılbaş propagandası olmuştur. 15. yüzyılda Anadolu’ da Kalenderi zümreler arasında belirgin Şîî tesirler olarak nitelendirebileceğimiz yaygın bir Ali kültürüne, Hüseyin ve Kerbela ile ilgili matem geleneklerine ve buna bağlı olarak da Hüseyin kültüne rastlanabilmektedir. Ancak 16. yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca Safevî propagandası daha da yaygın ve belirgin bir şekilde Ali ve On İki İmam kültünü, Muharrem mâtemini, tevella ve teberra prensibini ve bilhassa Hak – Muhammed – Ali şeklinde, zahirde üçlü bir görünüm arzeden ,ama ger­çekte yalnız Ali’nin temel oluşturduğu, eski hulûl inançları içine çok râhat bir biçimde yerleşen imamiyet telâkkisini Kalenderîler’in doktrinine ekledi.

Bozoklu Celal Şah Veli Ayaklanması

Yavuz Sultan Selim döneminde 1519’da Bozok mıntakasında yaşamakta olan bir Kalenderî şeyhi olan Bozoklu Celal Şah Velî lâkabıyla isyan ederek Bozok’tan kalkıp Tokat taraflarına gitmiş, burada bir mağarada uzunca bir müddet inzivâya çekildikten sonra, ken­disini “ halife-i zaman ve mehdî-i devran” ilân ederek etrafına pek çok kişi toplamıştı. Muhtelif rivayetlere göre 20.000 civarında bir miktara bâliğ olan taraftarlarıyla faaliyete geçince, hareketi bas­tırmak için Rumeli Beylerbeği Ferhat Paşa görevlendirilmiş, Dulkadırlı Şehsuvaroğlu Ali Bey’den de yardımcı olması istenmişti. Ancak 1519 yılında çıkan bu isyanı Şehsuvaroğlu Ali Bey bastırmıştır. Osmanlı kaynaklan Bozoklu Celal’in bir Kalenderî şeyhi ol­duğunu ima ederler. Müneccimbaşı ise onun hakkında açıkça “ Kalender” demektedir.

Şah Kalender Abdal Çelebi Ayaklanması

Kanûnî Sultan Süleyman’ın ilk saltanat yıllarında, 1527’de vukûa gelen Şah Kalender isyanının ise, en az Şahkulu’nun ki kadar geniş çaplı ve önemli bir ayaklanma olduğunu söylemek gerekir. Kaynaklar, bu isyanı sahneleyen Şah Kalender (veya Kalender Çelebi)’nin, Balım Sultan’ın amcasının torunu olduğunun söylendiğini belirtirler.
Kendisi o tarihlerde Hacı Bektaş Zâviyesi’nin şeyhi idi ve lâkabının da gösterdiği gibi bir Kalenderî olup etrafındaki müridleri Kalenderîler’den, yanı Işıklar’dan ve Abdallar’dan oluşu­yordu. Şah Kalender önce üstüne gelen Osmanlı kuvvetlerini yen­ meyi başardı. Fakat sonunda Veziriazam İbrahim Paşa tarafından yenilgiye uğratıldı; kendisi de yakalanıp idam olundu. Osmanlı kaynakları, onunla birlikte savaş alanında kanının son damlasına kadar savaşmakta diretenlerin bizzat kendi müridleri yani Abdallar olduğunu yazarlar.

Kalenderilerin Yayılma Alanları ile Bazı Derviş ve Tekkeleri:

Anadolu’ya özellikle XIII. yüzyıl başlarından itibaren vuku bulan göçlerle değişik tasavvuf çevrelerine bağlı Sünni ve Bâtıni derviş grupları gelmiştir. Göç eden bu derviş ve şeyhler fethedilen topraklara yerleşiyor ve buralarda tekke ve zaviyeler açıyorlardı. Çeşitli sufi çevrelerin göç etmesiyle XIII. yüzyılda Anadolu değişik tasavvuf akımlarının cereyan ettiği bir alana dönüşmüştür. Bu göç eden sufi gruplar içerisinde heterodoks dediğimiz inanca mensup, yani samimi birer Müslüman olmalarına rağmen eski Türk inanç ve geleneklerinin etkisini hala taşıyan “baba, abdal ve dede” lakaplı okumamış derviş ve şeyhler de vardı. Kalenderiler ise bu heterodoks inanca mensup Anadolu’ya göç eden sufi çevre içinde çok önemli bir yeri teşkil ediyordu.
Kalenderiler arasında yaygın bir Şiî itikadı ile Hz. Ali kültü olduğundan ve bu inancın Bektaşiliğe etkisinden biraz bahsetmiştik. Günümüzde Bektaşi tarikatının ilk temsilcileri olarak addedilen ilk Bektaşi dervişleri, aslında Kalenderi sufiliğin temsilcileridirler. Bildiğimiz gibi Kalenderiler günümüze kadar devamlılığını isim olarak sürdürememiş, özellikle XVI. yüzyılda vaki olan baskılar sonucunda birçok farklı sufi çevrelere ve özellikle Bektaşi tarikatı içerisinde inançlarını sürdürmüşlerdir. Bu yüzden bu dervişlerin günümüzde Bektaşi olarak nitelendirilmesi doğal karşılanabilir.
Bahsedeceğimiz bu dervişlerin kendi velâyetnamelerinde Kalenderi olduklarını açık bir şekilde ifşa eden anekdotlara ve Kalenderilerin özelliklerine rastlıyoruz. Örnek verecek olursak velâyetnamelerinde bu dervişlerin üzerlerinde taşıdıkları asa ve keşkül gibi aksesuarlardan bahsedilmektedir. Saç, sakal ve bıyıklarını tıraş etmeleri ve yarı çıplak gezinmeleri; çavlak, abdal ve torlak gibi kelimelerin bu dervişler için kullanılması ve Kalenderiler arasında çok yaygın olan esrar kullanımından bahsedilmesi gibi yalanlar bunların birer Bektaşi dervişinden çok Kalenderi dervişi olduğunu desteklemektedir. Şimdi bu dervişlerden ve açtıkları tekke ve zaviyelerden bahsetmekle birlikte Kalenderilerin hangi alanlara yayıldıklarını anlamaya çalışacağız.

Hacım Sultan

Hacım Sultan, Hacı Bektaş’ın büyük halifelerindendir. Şeyhinin ölümü üzerine Kütahya taraflarına gitmiş ve orada “Susuz” denen bölgeye yerleşerek bir zaviye açmış ve ölümüne kadar burada yaşamıştır. Birtakım kerametler göstererek bölgede İslam’ı yaydığı kabul edilir. Mezarı bugün de çeşitli hastalıkları tedavi maksadıyla ziyaret olunur.

Abdal Musa

Osmanlı Devleti’nin ve yeniçeriliğin kuruluşuna adı karışan tarihi bir şahsiyettir. Orhan Gazi ile Bursa’nın fethine iştirak etmiş ve sonra Elmalı bölgesine yerleşmiştir. Günümüzde Bektaşi geleneğinde çok önemli bir yeri vardır. On iki posttan on birincisi “Ayakçı Abdal Musa Sultan” postudur.

Kaygusuz Abdal

Abdal Musa’ya bir rüya sonucu mürit olmuştur. Daha sonra Mısır’a gittiği bilinmektedir. Mısır’daki ilk Bektaşi tekkesi olan Kasr’ul-Ayn dergâhını kurarak tarikatı orada yaydığı kabul edilir. Kaygusuz Abdal ayrıca yazdığı şiirleriyle Bektaşi-Alevi şiirinin öncüsü olmuştur.

Otman Baba

Timur’un Anadolu Seferi sırasında onunla birlikte İran’dan gelmiş, Germiyan ve Saruhan’da uzun müddet dolaşmış, hatta Fatih’in şehzadeliği sırasında Manisa’da onunla görüşmüştür. Edirne yakınlarında Tanrı Dağı mevkiinde tekkesi vardır.

Seyyid Ali Sultan

ektaşiler arasında Akyazılı olarak tanınır ve “kızıl deli” lakabıyla ünlüdür. Otman Baba’nın halifesi sıfatıyla şöhret bulmuş olup Yıldırım Bayezid devrinde yaşamıştır. Dimetoka’da tekkesi vardır.

Tüm bu bahsettiğim dervişlerden farklı olarak yüksek bir tasavvuf anlayışına sahip Şems-i Tebrizi, Fahreddin Irakî ve Mevlana’dan itibar gören Ebu Bekr-i Niksarî ve Hacı Mübarek-i Haydari gibi saygın şeyhler de Kalenderiler arasından çıkmıştır.

Sonuç:

Sonuç olarak baktığımızda Kalenderilerin sürekli seyahat halinde bulunmaları ve şehir ve kentlerden uzakta, genelde taşrada etkinlik gösteren bir derviş grubu olmaları hasebiyle Balkanlardan Hindistan’a kadar geniş bir yayılma alanı bulduklarını görürüz. Türkiye coğrafyasında da yayılma alanı bulmuş ve etkinlik göstermişlerdir. Siyasi otorite ile çoğu zaman ters düşen, birçok siyasi olaya ve isyana adları karışan Kalenderiler, Anadolu coğrafyasında genel olarak kırsal yerlerde yayılma sahası bulmuş ve daha çok göçebe Türkmenler tarafından rağbet görmüştür.
Bu yüzden Kalenderilerin Anadolu coğrafyasında etkinliklerini belli bir alanla sınırlamak doğru olmaz. Ancak tarikatın Anadolu’daki merkez üssü olarak Eskişehir’deki Seyyid Gazi türbesini ve çevresini gösterebiliriz. Kalenderiler, bazı heterodoks inanç izlerine sahip -Bektaşiler gibi- tarikat ve sufi çevrelerin teşekkülünde bizzat rol oynamış, bazılarını ise dolaylı olarak etkilemiştir. Tüm bu önemli özelliklerine ve Anadolu’da gösterdikleri etkinliğe rağmen Kalenderiler, birkaç önemli şahsiyetin dışında araştırma konusu olarak pek fazla ele alınmamıştır.

Kaynakça

1. Köprülü, Fuad, Anadolu’da İslamiyet, İnsan YayınlarI
2. Ocak, Ahmet Yaşar, Babaîler İsyanı, Dergâh Yayınları
3. Ocak, Ahmet Yaşar, Osmanlı Sufiliğine Bakışlar, “Kalenderiler ve Bektaşilik”, Timaş Yayınları
4. Muhammed Ebû Zehra: Mezhepler Tarihi, Sayfa 225, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2011. (Câ’bir, i’tikad ve imân esasları konusunda Câ’fer-i Sâdık’tan ders almış ve onun i’tikadını benimsemiştir. Câ’bir bin Hayyân, Câf’er-i Sadık’ın îlmini topladığı beşyüz risâlesini bir araya getirerek tek bir kitâp halinde yayınlamıştır. Câ’bir bu risâlelerin, kendisinin Câf’er-i Sadık’tan edindiği feyz ve ilhâmlar sayesinde teşekkül ettiğini belirtmiştir.)
5. Muhammed Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, Sayfa 225, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2011. (İmâm Câ’fer’in Allah’ın mevcûdiyetini bilme gayesi için Kozmoloji ilmiyle uğraştığını bildiren deliller vardır. Elde ettiği bilgileri Allah’ın vahdaniyetini isbat etmek amacıyla kullanmıştır. Bu konuda, İmâm Câ’fer-i Sadık, Kur’an-ı Kerîm’in evren ve tabiât hakkında bilgiler vererek insanları düşündürme methodunu uygulamıştır. Mufaddal bin Amra’ya yazdırdığı “Risalet-ût Tevhîd” adlı kitabında tabiât olaylarının insanın hizmetine sunulmuş olduğunu öne sürerek, hepsinin bir yaratıcının eseri olması gerekliliği hakkında yürüttüğü fikirlerini savunmuştur.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir