KU R’AN-I KERİM’DE HZ. ALİ’NİN VELAYETİ İLE İLGİLİ AYETLER

Allah-u Teala Maide süresinin 55 ve 56. ayetlerinde şöyle buyuruyor. “Sizin dostunuz, sahibiniz ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kalanlar ve rükü ederler zekat verenlerdir. Ve kim, Allah’tan, Peygamberinden ve inananlardan yüz çevirirse bilsin ki hiç şüphesiz Allaha mensub olanbırdır üst olacak kişiler.”
İmam Ebu İshak Sa’lebi “El Kebir” adlı tersirinde kendi senediyle Ebu Zer-i Ğaffari’den naklettiği bir hadiste Ebuzer Gaffari şöyle diyor.
“Ben bu iki kulağımla duydum-yoksa her ikisi de sağır olsun- ve bu iki gözümle gördüm- yoksa herikisi de kör olsunlar- ki Rasulullah(s.a.a) şöyle buyuruyordu:
“Ali müminlerin önderi, kafirleri öldürendir; ona yardım eden (Allah’tan) yardım görür; onu yalnız bırakan (Allah tarafından) yalnız bırakılır.”
Biliniz ki ben, Resulullah’la (s.a.a) birlikte namaz kıldığım bir gün, bir fakir mescitte halktan yardım diledi. Ama hiç kimse ona bir şey vermedi. Hazreti Ali’de rükü halinde idi; serçe parmağını ona doğru uzattı; o parmağında yüzük vardı. Fakir gelip parmağından o yüzüğü çıkardı. O zaman Rasulullah (s.a.a) Allah’a yakararak şöyle dua etti:
“Ey Allah’ım, kardeşim Musa sana dua ederek Ey Rabb’im, benim göğsümü aç; işimi kolaylaştır; dilim’den düğümü çöz de sözümü anlasınlar ve benim kendi ehlimden kardeşim Harun’u bana yardımcı kıl; onunla beni güçlendir ve onu benim işime ortak kıl da sana çokça tesbih edip çokça zikir edelim; gerçekten de sen bizim (halimizi) en iyi görensin, dedi sen ise ona:
“Ey Musa, duan kabul edildi ve istediğin verildi diye vahyettin.
Ey Allah’ım, ben de senin kulun ve Peygamberinim; sen benim de göğsümü aç; işimi kolaylaştır. Bana kendi ehlimden AIi’yi vezir (halife, yardımcı) karar ver; onunla beni güçlendir.
Ebuzer şöyle diyor. Allah’a andolsun henüz Resulullah (s.a.a) sözünü tamamlamamıştı ki Cebrail-i Emin nazil olup şu ayeti getirdi:
“Sizin veliniz (emir sahibiniz) ancak Allah, Rasul’ü ve namaz kılıp ruku halindeyken zekat (sadaka) veren mü’minlerdir; Allah’ın, Rasul’ünün ve iman edenlerin velayetini kabul eden kimseler (bilsin ki) gerçekten de Allah’ın hizbi (grubu) galip olanlardır.

Bu ayetlerin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu hususunda Şia arasında ittifak vardır. Ehl-i Beyt Imamları (Allah’ın selamı onlara olsun) tarafından bu konuda nakledilen rivayetler, bir çok muteber Şia kitaplarında da yer almıştır. Örneğin:
1- Bihar’ul Envar (müellifi, Allame Meclisi)
2- İsbat’ul Hudâ (müellifi, Hürr-i Amuli)
3- Tefsir-i El Mizan (müellifi, Allamei Tabatabai)
4- Tefsir-i EI Kâşif (müellifi, Muhammed Cevad Muğanniye)
5- El Ğadir (müellifi, Allameyi Emini) vb. çeşitli muteber kitaplarda genişçe yer almıştır. Bu ayetlerin Hz. Ali Hakkında nazil oluşu bir çok Ehl-i Sünnet alimi tarafından da rivayet edilmiştir. Biz sadece bu konuya değinen Ehl-i sünnetin tersirlerini zikrediyoruz.

1- Zemahşeri’nin “EI Keşşaf’ adlı tersiri, c. 1, s. 649.
2- Tefsir-i Taberi, c. 6, s. 288.
3- İbn-i Cevzi’nin yazdığı “Zâd’ul Mesir fi İlm’it Tefsir” c. 2, s. 383.
4- Tefsir-i Kurtubi, c. 6, s. 219.
5- Tefsir-i Fahr-u Razi, c. 12, s. 26.
6- Tefsir-i Ibn-i Kesir, c. 2, s. 17.
7- Tefsir-i Nesefi, c. 1, s. 289.
8- Hesekani Hanefinin yazdığı “Şevahid’ut Tenzil” c. 1, s. 161.
9- Suyuti’nin yazdığı ‘Dürr’ül Mensur” c. 2, s. 293.
10- Imam Vahidi’nin yazdığı “Esbab’un Nuzul”, s. 148.
11- Cessas’ın yazdığı “Ahkam’ul kur’an” c. 4, s. 102.
12- Kalbi’nin yazdığı “Et-Teshil li ulum’it Tenzil”, c. 1, s. 181.

Bu hadis Ehl-i sünnet âlimlerine ait diğer birçok kaynakta da mevcuttur.

TEBLİĞ AYETİ DE HZ.ALİ (A.S)’NİN VELAYETİYLE İLGİLİDİR

Allah-u Teâlâ “Maide” suresinin 67. ayetinde şöyle buyuruyor.
“Ey Peygamber, bildir, sana rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği ifa etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni insanlardan korur.”
Bazı Ehl-i Sünnet tefsir yazarları bu ayetin bi’set’in ilk zamanlarında Rasulullah’ın (s.a.a) saldırıya uğramaktan ve öldürülmekten korunmak için koruyucu bulundurduğu günlerde indiğini ve “Allah seni insanlardan korur” ayeti nazil olduğu zaman koruyuculara “Gidin artık, beni korumayı Allah-u Teala’nm kendisi üstlenmiştir” buyurduğunu söylüyorlar.

İbn-i Cerir ve İbn-i Merduye’nin tahriç ettikleri bir rivayette Abdullah ibn-i Şakik şöyle diyor. “Rasulullah’ı (s.a.a) ashabından bazıları takip edip korurlardı. “Allah seni insanlardan koruyacaktır” ayeti nazil olunca şöyle buyurdu:
“Artık evlerinize gidin; Allah’m kendisi beni insanlardan korumuştur.”
Yine İbn-i Hebban ve ibn-i Merduye’nin tahriç ettikleri bir rivayette de Ebu Hureyre şöyle diyor. “Rasulullah (s.a.a) ile bir sefere gittiğimizde en büyük gölgeliği o Hazret için hazırlardık, birgün Rasulullah (s.a.a) bir ağacın gölgesinde oturup kılıcını ağaca asmıştı. Birisi gelip o hazretin kılıcını alarak “Ey Muhammed, şimdi seni benden kim koruyabilir?” dedi.
Resulullah “Beni Allah korur, kılıcını at” diye buyurdu. O da kılıcı yere bıraktı. Bunun üzerine “Allah seni insanlardan korur” ayeti indi.
Yine Tirmizi, Hakim ve Ebu Naim’in tahriç ettikleri bir rivayette Aişe şöyle diyor.
“Allah seni insanlardan korur” ayeti nazil oluncaya kadar Peygamber (s.a.a) gözetleyiciler tarafından korunurdu. Bu ayet inince, “Artık gidin, beni Allah korumuştur'” diye buyurdu.
Yine Taberani, Ebu Naim, ibn-i Merduye ve ibn-i Asakir’in naklettiği bir rivayette de ibn-i Abbas şöyle diyor:
“Rasulullah’ı (muhafızlar) koruyordu. Amcası Ebu Talib her gün Beni Haşim’den bir kişiyi Rasulullah’ı korumak için gönderirdi. Bir gün Rasulullah (s.a.a) amcasına dedi ki: “Ey amca, artık Allah beni korumuştur; benim senin gönderdiğin kişilere ihtiyacım yoktur.”
Ama bu hadisler ve te’villere dikkat edip düşündüğümüzde onların doğru olmadığını ve ayetin anlam ve içeriği ile bağdaşmadığını görürüz. Çünkü bu rivayetıere göre; geçen ayet bi’setin ilk dönemlerinde nazil olmuştur. Hatta bazı rivayetler bunun Ebu Talib’in hayatında yani Hicretten yıllarca önce vuku bulduğunu bildirmektedir. Bu ise açıklanacağı üzere doğru değildir. Özellikle de Ebu Hureyre’nin “Rasulullah’la sefere çıkuğımızda onun için en büyük gölgelik hazırlardık…” diye nakledilen hadisin uydurma bir hadis olduğu apaçıktır. Zira Ebu Hureyre’nin kendisinin de itiraf ettiği üzere o İslam’ı ve Rasulullah’ı ancak hicretin yedinci yılında tanımış ve inanmıştır. O halde bu hadis nasıl doğru olabilir?
Şia ve Ehl-i Sünnet müfessirleri; Mâide Suresinin Medine’de nazil olan en son sure olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ayrıca Ahmed, Ebu Übeyde (Fezail’de), Nuhas (“Nasih” adlı kitabında) Nesai, İbn-i Münzir, İbn-i Merduye ve Beyhaki (Sünen”inde) de tahriç ettikleri bir hadise göre Cubeyr ibn-i Nefir diyor ki:
“Hac seferine gittiğimde Aişe’nin ziyaretine gittim. O bana “Ey Cubeyr, Mâide suresini okuyor musun?” diye sorunca “Evet” dedim. O bana, “Biliniz ki Mâide Suresi en son inen suredir; onda helal olarak bulduğunuz her şeyin helal olduğuna ve haram olarak bulduğunuz herşeyin haram olduğuna inanın” dedi.”
Yine Ahmed ve Tirmizi’nin tahriç edip Hâkim’in doğruladığı ve Ibn-i Merduye ve Beyhaki’nin naklettiği bir hadiste Abdullah ibn-i Ömer diyor ki:
“En son inen sure Mâide suresidir.”
Yine Ebu Übeyde’nin tahriç ettiği bir hadiste Muhammed ibn-i Ka’b Kurtubi diyor ki:
“Mâide Suresi Rasulullah’a (s.a.a) Veda Haccın’da Mekke ve Medine arasında devesinin üzerinde iken nazil oldu. Deve (o zaman) omuzunu aşağı eğdi ve Rasuluılah yere indi.”
Yine İbn-i Cerir’in tahriç ettiği bir rivayette Rabi ibn-i Enes diyor ki:
“Mâide Suresi Resulullah’a (s.a.a) veda haccı yolunda bineğine bindiği bir zamanda nazil oldu. Vahyin ağırlığından o binek yere yatarak Rasulullah’ı (s.a.a) yere indirdi.”
Yine Ebu Ubeyde’nin tahriç ettiği bir hadiste de Zemuret ibn-i Habib ve Atiye ibn-i Kays diyorlar ki Rasulullah (s.aa) şöyle buyurdu:
“Mâide Suresi Kur’an’m en son inen bölümüdür; onun’ helal ettiği şeyleri helal ve haram ettiği şeyleri de haram olarak kabul ediniz.”
Bütün bunlardan sonra hangi insaflı ve akıllı bir insan bu ayetin bi’setin ilk dönemlerinde nazil olduğu iddiasını kabul edebilir? Özellikle de eğer bu iddia ayeti asıl manasından saptırmak için olursa!
Şia’da Mâide Süresin’in en son inen süre olduğunda ve “tebliğı” ayeti diye adlandırılan “Ey Resul, sana Rabb’inden ineni tebliğ et”
Ayetinin Resulullah’a (s.a.a) Haccet’ül Veda’ dan sonra zilhicce ayının on sekizinde perşembe günü “Ğadir-i Hum” denilen yerde Hz. Ali’nin halka Resulullah’tan sonra halife tayin edilmesinden önce nazil olduğu hususunda herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Hz. Cebrail (as) perşembe gününün ilk saatlerinde nazil olup o Hazret’e hitap ederek:
“Ey Muhammed Allah-u Teala sana selam gönderip buyuruyor ki: “Ey Peygamber, bildir, sana rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği ira etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursan ve Allah, seni insanlardan korur» ayeti açıkca göstermektedir ki o dönemde risalet (peygamberlik vazifesi) sona ermek üzereydi. Ama halka ulaştırılmamış bir gerçek vardı. Bu gerçek o kadar önem taşıyordu ki onsuz din kamil sayılmıyordu.”
Yine ayet-i Kerime Rasulullah (s.a.a)’in, bu çok önemli konuya davet etme hususunda halkın yalanlamasından korktuğuna işaret etmektedir. Ama Allah-u Teala, bu tebliğin ertelenmesine izin vermedi.
Böyle büyük bir toplantının tekrar gerçekleşmesi çok güç olduğuna ve Resuluılah (s.a.a)’ın vefatına az bir zaman kaldığına göre bu fırsat en iyi fırsat idi. Zira oraya toplananlar Veda Haccında Rasulullah (s.a.a)’la birlikte olmak şerefine nail oldukları için kalpleri yeni bir hayat kazanmış kimselerdi. Peygamber (s.a.a) vasiyetlerini dinlerneye hazır yüz bini aşkın sahabi topluluğuna hitap ederek buyurdu ki: “Belki de bu seneden sonra tekrar sizi göremeyeceğim. Rabb’imin elçisinin gelip beni davet etmesi ve benim de icabet etmem yakındır.”

Gadir-i Hum yolların birbirinden ayrıldığı bir yer olduğu için ve onlar’ın bu azim toplantıdan sonra kendi vatanıarına dönrnek üzere birbirlerinden ayrılacaklarından dolayı böyle muhteşem bir toplantının tekrar gerçekleşmesi mümkün olmayacaktı.
Buna göre bu önemli mes’eleyi tebliğ etmek için Resuluılah (s.a.a)’ın bu fırsatı kaçırması düşünülemezdı. Bundan daha önemlisi Allah Teala tarafından tehdid edercesine vahy inmiş ve risaletin bütününün bu mes’eleyi tebliğ etmeye bağlı olduğu ve Allah’ın onu halktan korumakta kefilolduğu bildirilmişti. O halde artık halkın yalanlamasından korkmak söz konusu olamazdı, ondan önce de nice Resul’ler yalanlanmıştı. Ama bu; onları, emredildikleri şeyi tebliğ etmekten alıkoymadı. Allah-u Teala’nın daha önceden onların bir çoğunun hakkı istemediklerini (Zuhruf surest, Ayet, 78) veya onlar arasında tekzib edenlerin de bulunduğunu bilmesi, (El-Hakka suresi, Ayet 49) tebliğin gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. Çünkü; Allah Teâlâ halkı hüccetsiz bırakmaz.
“Ta ki insanların peygamberler geldikten sonra Allah’a karşı bir mazaretleri bir bahaneleri kalmasm artık. Ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ suresi, Ayet 165)
Bundan başka ümmetieri tarafından tekzib edilen geçmiş peygamberlerin durumu Rasulullah (s.a.a) için de, güzel bir örnek olarak Kur’an’da zikredilmiştir. Allah-u Teala buyuruyor ki:
“Seni yalanlarlarsa onlardan önce gelip geçen Nuh, Ad ve semud kavimleri de yalanlamışlardı; ve ibrahim kavmı de, Lüt kavmide. Ve Medyen ehlide yalanlamışh ve Musa da yalanlanmışh da onların azabım geçiktirdim, bir mühlet verdim onlara da sonra helak ediverdim onları; nasılmış beni inkar etmek, nasıl da devletlerini halakete çevirmişim.” (Hacc suresi, Ayet 42-44)
Biz; eğer yıkıcı bağnazlığı ve kendi görüşümüzü isbat1amak tutkusunu bir kenara bırakıp gerçeği bulmak amacıyla araştırmaya koyulsak tebliğ ayeti ile ilgili yaptığımız açıklamanın hem akla yatan bir açıklama olduğunu ve hem ayetin anlamına uygun ve hem de ayetin nüzülünden önce ve sonra vuku bulan olaylarla uyum içinde olduğunu görürüz.
Bir çok Ehl-i Sünnet alimi Şia alimlerine muvafık olarak bu ayetin Gadir-i Hum’da Hz. İmam Ali’nin hilafete tayin edilişi esnasında nazil olduğunu kabul etmiş ve kendi senedIeriyle bu hususta hadis nakletmişlerdir. Hatta bu hadislerin sahih hadisler olduğunu belirtmişlerdir.
Bu hususun zikredildiği bazı Ehl-i sünnet kaynaklarına örnek olarak işaret ediyorum:
1- Hafız Ebu Naim, “Nüzül’ül Kur’an” adlı kitabında.
2- Imam Vahidi, “Esbab-un Nüzul” adlı kitabının 150. sayfasında.
3- İmam Ebu İshak Sa’lebi “El-Kebir”adlı tefsirinde.
4- Hakim Haskani, “Şevahid’ut Tenzil li kavaid’it tefzil” adlı kitabı c.1, s.187’de.
5- Celaleddin Suyuti, “Dürr’ül Mensur” adlı tefsiri c.3, s.ll7’de.
6- Fahr-u Razi, “EI Kebir” adlı tefsiri c.12, s.5O’de.
7- Muhammed Raşid Riza, “El Menar” adlı tefsiri c.2, s.86 ve c.6, s.463’te.
8- İbn-i Asakir, “Tarih-i Dimeşk” adlı kitabı c.2, s.86’da.
9- Şevkani, “Feth’ül kadir” adlı kitabı c.2, s.60’ta.
10- Ibn-i Talha Şafii, ‘Metalib’us Seul” adlı kitabı c.1, s.44’te. .
11- İbn-i Sabbağ Maliki, “Fusul’ül Mühimme” adlı kitabının 25. sayfasında.
12- Kundüzi Hanefi, “Yenabi’ül Mevedde” adlı kitabının 120. sayfasında.
13- Şehristani’nin yazdığı “El Milel-u Ve’n Nihel” adlı kitabı c.1, s.l63’te.
14- İbn-i Cerir-i Taberi, “Kitab’ul Vilayet”de.
15- İbn-i Said-i Secistani, “Kitab’ul Vilayet”inde.
16- Bedruddin Hanefi’nin yazdığı “Umdet’ul Kari fi şerh-il Buhari adlı eseri c.8, s.584’te.
17- Abd’ül Vahhab Buhari yazdığı ‘Tefsir’ül Kur’an” adlı kitabında.
18- Alüsin’in yazdığı “Ruh’ul Meani” adlı eseri c.2, s.384’te.
19- Hamvini, “Faraid’üs Simteyn” adlı kitabı c.1, s.l85’te.
20- Allame Seyyid Sıddık Hasan Han’ın, “Feth’ül Beyan Fi Mekâsid’il Kur’an” adlı eseri c.3, s.63’te.
Bunlar konuya değinen Ehl-i Sünnet alimlerinin sadece az bir bölümüdür. Allame Emini “El Gadir” adlı kitabında diğer bir çok kaynağı zikretmiştir.
Acaba Resuluılah (s.a.a) kendine “Rabb’inin indirdiğini tebliğ et” emri gelince ne yaptı? Şia diyor ki: Rasulullah (s.a.a) halkı “Gadir-i H um” denilen bir yerde toplayıp uzun ve te’sirli bir konuşma yaparak kendisinin, onlar adına tasarruf etmek ve karar almak hususunda kendilerinden daha üstün olduğuna dair söz aldıktan sonra Hz.AIi’nin elinden tutup havaya kaldırarak şöyle buyurdu:
“Ben kimin mevlası isem bu Ali de O’nun mevlasıdır. Ey Allah’ım O’nu seveni sen de sev; O’na düşman olana sen de düşman ol! O’na yardım edene sen de yardım et; O’nu yalnız bırakanı sen de yalnız bırak ve her nereye gitse hakkı onunla beraber kıl.”
Sonra başındaki sarığını, Hz. Ali’nin başına koyup ona özel bir yer (çadır) hazırladı. Sonra da ashabından, mü’minlerin önderliği ne ulaştığından dolayı Hz. Ali’yi tebrik etmelerini istedi. Ashap da başta Ebubekir ve Ömer olmak üzere gelip Hz.Ali’yi tebrik ettiler. Hatta Ebubekir ve Ömer Hz. Ali’ye hitaben “Ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu bizim (benim) ve bütün mü’minlerin mevlası oldun” dediler.
Tebrik merasimi sona erdikten sonrada Rasulullah (s.a.a)’a:
“İşte bu gün size dininizi kamil kıhp size nimetimi tamamladım ve sizlere din olarak İslam’a (bağlanınamza) razı oldum” ayeti nazil oldu.
Şia’mn görüşü, işte budur. Bu hadis Şia arasında kesin bir gerçek olarak kabul ediliyor. Şia ulemasının bu hususta hiç bir ihtilafı yoktur. Şimdi Ehl-i sünnet ulemasının bu olayı kendi kitaplarından zikredip etmediklerine bir bakalım Bu hususu incelemekle mes’eleye tek yönlü bakmamız engellenmiş olur ve vereceğimiz hükmün hakka uygun olmasına da yardımcı olur.
Buna göre tam bir ihtiyat ve dikkatle konuyu inceleyip her iki fırkanın da delillerini, gözden geçirmeliyiz ve bu incelemede sadece Allah’ın rızasını amaç edinmeliyiz.
Şimdi asıl mevzuya dönerek yukarıdaki soruya cevab olarak diyorum ki; “Evet, bir çok Ehl-i Sünnet alimi Gadir-i Hum hadisesini teferruatıyla zikretmişlerdir.” Biz, örnek olarak bunlardan bazılarına işaret ediyoruz:

1- Ahmed ibn-i Hanbel

Ahmed ibn-i Hanbel’in kendi senediyle naklettiği bir hadise göre Zeyd ibn-i Erkam şöyle diyor. “Rasulullah’la birlikte Gadir-i Hum denen çölde durduk. Resuluılah (s.a.a) namaz için hazırlanmamızı emretti ve havanın aşırı sıcağında bizlere namazı kıldırdı. Daha sonra bir ağaç üzerine bir elbise atılarak peygamber’e gölgelik bir yer yapıldı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.a) bize konuşmaya başlayarak şöyle dedi:
“Acaba bilmiyormusunuz veya şehadet etmiyormu- sunuz ki ben, her mü’min için ona, onun kendi nefsinden daha üstünüm?” Halk “Evet sen daha üstünüo” dediler. O zaman buyurdu ki:
“Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdıro Ey Allah’ım, O’nu seveni sen de sev; O’na düşman olana sen de düşman ol.”
2- İmam Nesai “Haselis” adlı kitabında
İmam Nesai “Haselis” adlı kitabında senediyle birlikte kaydettiği bir hadiste Zeyd ibn-i Erkam’ın şöyle dediğini nakletmiştir:
“Rasulullah (s.a.a) Veda Haccından dönünce Gadir-i Hum’da inerek, gölgelik bir yerin kurulmasını emretti ve daha sonra buyurdu ki:
“Ben yakında Rabb’im tarafından çağrılacağım ve ben de bu çağrıya icabet edeceğim. Ben sizin aramzda iki değerli şey bırakıyorum; biri diğerinden daha büyüktür; Allah’ın kitabı ve itretimden olan (akrabalarımdan olan) Ehl-i Beyt’imi. Bakınız benden sonra onlara nasıl davranacaksınız; onlar Kevser Havuzu başında bana dönünceye Kadar birbirlerinden aynlmıyacaklardır”
Daha sonra buyurdu ki:
“Allah benim mevlamdır; ben de her mü’minin mevlasıyım”
Daha sonra da Hz Ali’nin elinden tutarak buyurdu ki:
“Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidiro Allah’ım, O’nu seveni sen de sev; O’na düşman olana, sen de düşman.”
Ebu Tefeyl diyor ki Zeyd’e “Bunu Resulullah’tan duydun mu?” diye sordum, O, “Ne diyorsun? Gölgeliklerde olan her şahıs iki gözüyle onu gördü ve iki kulağıyla (bu sözleri) duydu.”(2) dedi.

3- Hakim Nişaburi Şeyheyn’in (Buhari ve Müslim’in)

Hakim Nişaburi Şeyheyn’in (Buhari ve Müslim’in) şartıyla sahih olan iki senetle naklettiği bir hadiste Zeyd ibn-i Erkam diyor ki:
“Rasulullah (s.a.a) Veda Haccından döndükten sonra Gadir-i Hum’da inip gölgelik bir yerin kurulmasını emretti. Gölgelik kurulduktan sonra şöyle buyurdu:
“Yakında ben çağrılacak ve o çağrıya icabet edeceğim. Ben sizin araOlzda iki değerli şey bırakıyorum; biri diğerinden daha büyüktür. Allah’ın kitab’ım ve itretimi. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksımz? Onlar bana kevser havuzu başında tekrar dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”
Sonra buyurdu ki:
“Allah-u Teala benim mevlamdır. Ben de her mü’minin mevlasıyım.”
Daha sonra Ali’nin elinden tutarak şöyle’de dedi:
“Ben kimin mevlasıysam Bu (Ali) onun velisidir. Ey Allah’ım, O’nu seveni sen de sev; O’na düşman olana sen de düşman ol.”

4- Müslim de Sahih

Bu hadisi Müslim de Sahih’inde kendi senediyle Zeyd ibn-i Erkam’dan özet bir şekilde nakletmiştir. Müslim’in nakline göre zeyd ibn-i Erkam şöyle dedi:
“Rasulullah (s.a.a) bir gün Mekke ve Medine arasında, “Hum” diye adlandırılan bir suyun kenarında bize konuşma yaparak, Allah’a hamd ve sena eyledi; nasihatta bulundu ve (ilahi cezayı bize) hatırlattı. Sonra şöyle buyurdu:
“Ama sonra, ey halk, ben sadece bir beşerim, yakında Rabb’imin elçisinin (benim cammı almak için) gelmesi ve benim icabet etmem beklemektedir. Ve ben sizin aranazda iki değerli şey bırakıyorum; onların biri Allah’ın kitab’ıdır. Onda hidayet ve nur vardır; o halde Allah’ın kitab’ına sarılıp onu sımsıkı tutun.”
Böylece Allah’ın kitab’ına sarılmak hususunda teşvik etti Daha sonra ise şöyle buyurdu.
“Ve benim Ehl-i Beytim. Ehl-i Beyt’im hakkında size Allah’ı hatırlatırım. Ehl-i Beyt’im hakkında size Allah’ı hatırlatırım Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatirim.”
Her ne kadar İmam Müslim hadiseyi özetliyerek nakletmişse de Allah’a hamdolsun ki yine de konu hiçbir şüpheye yer vermeyecek derecede açıktır. Belki de Gadir-i Hum hadisini gizlerneyi gerektiren siyasi şartlar gereği özetlerne, Zeyd ibn-i Erkam’ın kendisi tarafından yapılmıştır. Hatta siyası şartlar neticesinde böyle bir özetin yapıldığı bizzat hadisin kendisinden de anlaşılabilir. Zira Ravi diyor ki:
“Ben ve Hüseyin ibn-i Sübre ve Ömer ibn-i Müslim birlikte Zeyd ibn-i Erkam’ın yanına gittik. Oturduktan sonra Hüseyin O’na hitaren “Ey Zeyd, gerçekten de çok büyük hayırlara erişmişsin; Rasulullah (s.a.a)’ı görmüş, O’nun konuşmasını dinlemiş, O’nunla cihada gitmiş ve arkasında namaz kılmışsın. Gerçekten de çok büyük bır hayıra erişmişsindir. Ey Zeyd, Rasulullah’tan (s.a.a) duyduğun hadislerden bize de söyle” dedi.
Zeyd ise “Ey kardeşimin oğlu; andolsun Allah’a, artık yaşım geçmiş ölüm zamanım gelmiş ve Rasulullah’tan duyarak ezberlediğim hadislerden bazılarını da unutmuşum. Size nakletmiş olduğum hadisleri kabul edip amel ediniz. Söylemediğim konulara da beni zorlamayınız” dedi.
Daha sonra şöyle dedi:
“Rasuluılah (s.a.a) bir gün Hum suyu denilen yerde bize konuşma yapıp şöyle buyurdu:… (yukarıda zikredilen hadis.) Hadisin zahirinden anlaşılan şudur ki: Hüseyin O’na orda bulunanların gözü önünde Gadir-i Hum hadisesini açıkca sormuş. O da bu soruya açıkca cevap verdiği takdirde halkı Hz. Ali’ye (haşa) la’net etmeğe zorluyan güçlerin kendisine baskı yapıp, bir çok zorluk çıkaracağını bildiği için, yaşının geçtiğini ölümünün artık yaklaştığını ve ezberlediği hadislerin bir kısmını unuttuğunu, özür olarak göstermeye çalışmıştır. Orada hazır bulunanlardan ise; söylediği hadisleri kabul edip, amel etmelerini ve susmak istediği konularda da kendisini zorlamamalarını istemiştir.
Ama bütün bunlara rağmen yine de Zeyd ibn-i Erkam bir çok hakikatları açıklamış ve teferrüatına inmeden Gadir-i Hum hadisine işaret etmiştir. Zira “Bir gün Mekke ve Medine arasında Hum denilen bir su kenarında Rasulullah (s.a.a) bize konuşma yaptı” sözü, bu hadiseye işarettir. “Emanet bırakılan iki değerli şey Allah’ın kitab’ı ve Ehl-i Beyt” sözünden de Hz. Ali’nin faziletinin ne kadar büyük olduğuna yani, fazilette Kur’an’dan sonraki sırada yer aldığına işarettir. Elbette o gerçekleri işaretlerle beyan etmiş ve gerçekleri anlamayı hazır olanların kendi zeka ve akıllarına bırakmıştır. Çünkü Hz. Ali’nin Peygamber’in Ehf-i Beyt’i arasında en yüksek mertebeye sahip olduğu bütün müslümanlarca bilinen bir gerçekti.
Hatta imam Müslim’in kendisinin bile geçen hadisten bizim anladığımız anlamı anldığını ve bu hadisi Hz. Ali’nin faziletlerine ayırdığı bölümde zikrettiğinico görüyoruz; oysa bu hadiste Hz. Ali’nin ismi geçmiyor.

5- Taberani “EI-Mecme’ül Kebir” adlı kitabında

Taberani “EI-Mecme’ül Kebir” adlı kitabında sahih senedIe zeyd ibn-i Erkam ve Hüzeyfe ibn-i Üseyd-i Gaffari’den senediyle naklettiği bir hadiste şöyle diyor.
“Resuluılah (s.a.a) Gadir-i Hum’da ağaçlar altında yaptığı konuşmada şöyle buyurdu:
“Ey halk, benim (Allah tarafından) çağrllacağım ve benim o çağraya icabet edeceğim zaman yakındır, Ben de suala (sorguya) tabi tutulacağım siz de sorguya çekileceksiniz, O halde (Sizden benim hakkımda sorulduğunda) ne söyleyeceksiniZ; dediler ki: “Şahadet ederiz ki sen tebliğ ettin; cihad ettin ve hayrı tavsiye ettin, Allah sana hayırlı mükafatlar versin.”
Yine Resuluılah şöyle buyurdu: “Acaba siz Allah’ın tek olduğuna, Muhammed’in onun kulu ve Resulü olduğuna, cennetin ve cehennemin, ölümün ve ölümden sonra tekrar dirilmenin hakk olduğuna ve kıyamet gününün şüphesiz olarak geleceğine ve Allah-u Teala’mn kabirde olanları tekrar diriltip mahşere getireceğine şahadet etmiyor musunuz?! “Evet” dediler “bunların hepsinin hak olduğuna şahadet ediyoruz.”
O zaman Rasulullah(s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah’ım, (bunların şahitliğine) sen de şahit ol” Devamla buyurdu ki: “Ey insanlar Allah benim mevlamdır; ben de mü’minlerin mevlasıyım ve ben onlar için onlann kendi nefislerinden daha evlayım. Ben kimin mevlası isem bu da (yani Ali de) onun mevlasıdır. Ey Allah’ım, O’nu seveni sen de sev; O’na düşman olana sen de düşman ol”
Daha sonra şöyle buyurdu: “Ey insanlar, ben sizden önce gideceğim, ve siz de kevser havuzunda benim yamma geleceksiniz bu havzun genişliği Basra ile Sen’a araslOdan daha geniştir. Orda yıldızlar sayıslOca gümüşten kadehler vardır. O zaman ben, sizden iki değerli şeye, (Sakaleyn’e) benden sonra nasıl davrandığınızı soracağım. O iki değerli şeyin büyüğü Allah’ın Kitab’ıdır. O, bir vesiledir ki bir tarafı Allah’ın elindedir, diğer tarafı da sizin elinizdedir. O’na sarıhn ki sapıkhğa düşmeyesiniz ve O’nu değiştirmeyin.
Ve (diğeri) benim itretim Ehl-i Beyt’imdir. Latif ve herşeyi bilen Tanram haber vermiştir ki onlar tekrar kevser havuzunda bana kavuşuncaya kadar baki kalacaklardır.”

6- İmam Ahmed de Burra ibn-i Azip

İmam Ahmed de Burra ibn-i Azip tarikiyle iki senede naklettiği bir hadiste şöyle diyor. “Rasulullah’la birlikteydik. Gadir-i Hum’da indik ve namaz kılmak için toplanmamız emrediidi. İki ağacın altı Rasuluııah’ın namaz kılması için temizlendi. Rasulullah (s.a.a) öğle namazına kıldıktan sonra, Hz. Ali’nin elinden tutarak; şöyle buyurdu:
“Acaba benim mü’minlere onlann kendi nefislerinden daha ev13 olduğumu biliyor musunuz?”
“Evet” dediler “Sen evlasın”.
O hazret buyurdu ki: “Acaba benim her bir mü’mine onun kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?”
“Evet biliyoruz.” dediler. O zaman, Hz. Ali’nin elinden tutarak buyurdu ki:
“Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Ey Allah’ım, O’nu seveni sen de sev; O’na düşman olana sen de düşman ol”
Ravi diyor ki bundan sonra Ömer Hz. Ali’yle görüşerek “Ey Ebu Talib’in oğlu, mübarek olsun sana! bütün mü’min erkek ve mü’mine kadınların mevlası oldun.” dedi.
Gadir-i Hum hadisini zikrettiğimiz Ehl-i Sünnet alimlerinden başka, Tirmizi, ibn-i Mâce, ibn-i Asakir, Ebu Naim, ibn-i Esir, Harezmi, Suyuti, ibn-i Hacer, Haysemi, ibn-i Sabbağ Maliki, Kundüzi, Hanefi, ibn-i Meğazili, ibn-i Kesir, Himvini, Haskani, Gazzali ve Buhari gibi Ehl-i sünnet alimleri de nakletmişlerdir.
Bunlardan başka “El Gadir” kitabının yazarı Allame Emini’nin araştırmasına göre birinci asırdan on dördüncü as ra kadar değişik mezhep ve tabakalardan olmalarına rağmen geçen hadisi nakledip kendi kitaplarında yerveren Ehl-i Sünnet alimlerinin sayısı üç yüz altmış alimi aşmaktadır.
Bu konuda tahkik etmek isteyen “El Gadir” kitabına muracaat edebilir.
Bütün bunlardan sonra Gadir-i Hum hadisinin Şia’nın uydurmalarından olduğunu söylemek acaba gülünç bir iddia olmaz mı?
Ama garib olan şudur ki Gadir-i Hum hadisinden bahsederken müslümanların çoğunluğunun ondan asla haberi olmadığı yani haberi olup duyanların çok az sayıda olduğu görülüyor.
Bundan daha garib olanı ise, sihhati hakkında icma edilen bu hadis ortada iken Ehl-i Sünnet âlimlerinin Rasuluılah (s.a.a)’ın kendisinden sonra halife tayin etmediğini ve işi, müslümanlar arasındaki meşverete bıraktığını iddia etmeleridir.
Acaba hilafet konusunda bu hadisten daha açık ve sarih bir söz olur mu?
Burada ben Tunus’un Zeytune şehri alimlerinin birisiyle yaptığım tartışmayı hatırlıyorum. Ben O’na imam Ali’nin hilafetine delil olarak Gadir-i Hum hadisini öne sürdüğümde o geçen hadisin sahih hadis olduğuna itiraf etmesine rağmen te’lif etmiş olduğu bir Kur’an tefsirinde bu hadise değindiğini ileri sürdü. O geçen tefsirinde Gadir-i Hum hadisini zikredip sahih bir hadis olduğunu söyledikten sonra şunları kaydediyor.
“Şia bu hadisin efendimiz Hz Ali’nin (Allah onun yüzünü kerametli kılsın) hilafetini açıklayan açık bir delil olduğunu sanıyoL Oysa bu görüş Ehl-i Sünnet arasında batıl olarak görülmektedir. Zira bu iddia Ebubekir Sıddık, Ömer Faruk ve Zinnureyn Osman’ın hilafetine ters düşmektedir. O halde hadiste yer alan mevla kelimesi muhib ve nasır (seven ve yardımcı) anlamınadır. Kur’an-ı Kerim’de de “mevla”nın bu anlamlarda kullanıldığı vakidir. Hülefa-i Raşidin ve ashab-ı kiramın da mezkur hadisten anladıkları anlam tabiinin ve ulemanın da çıkardıkları mana bundan ibarettir. Buna göre Rafizilerin bu hadis hakkındaki yorumları bir itibar taşımamaktadır. Zira onlar Hülefa’nın hilafetini kabul etmeyip Rasulullah’ın ashabına dil uzatıyorlar. Bu ise tek başına onların yalanlarını ve kuruntularını reddetmek için yeterlidir.”
O’na sordum ki: “Acaba sizce bu olay gerçekten Gadir-i Hum’da mı vuku bulmuştur?’
Cevap verdi ki: “Eğer vuku bulmasaydı alimler ve muhaddisler onu nakletmezdi.”
Dedim ki: “Acaba sizce Rasulullah ‘(s.a.a) ashabım o yakıcı güneşin sıcağı altında toplayıp sadece Hz. Ali’nin onların dostu ve yardımcısı olduğunu belirtmek için, uzun bir hutbe okuması ne derece tutarlı bir görüş sayılabilir?
Acaba siz, böyle bir yorumla ikna oluyor musunuz?’ Şöyle cevap verdi: “Sahabeden bazıları Hz. Ali’den şikayet edip O’na karşı buğz ve düşmanlık besliyorlardı Rasulullah (s.a.a) onların düşmanlık duygusunu giderip Hz. Ali’yi sevrnelerini sağlamak için onlara “Ali sizin dost ve yardımcınızdır” diye buyurdu.”
Dedim ki: “Bu iş onların hepsini bekletip hutbe okumaya ve hitabesine “Ben size sizin nefsinizden daha evla değilmiyim?” diyerek başlamasını gerektirir mi? Eğer konu sadece sizin dediğinizden ibaret olsaydı Ali’den şikayet eden kimselere “Ali sizin dost ve yardımcınızdır” demesi yeterdi ve böylece mese’le hall olup gider ve ortada bir sorun kalmazdı. Yani artık aralarında kadınların ve ihtiyarların da bulunduğu yüz bini aşkın bir insan topluluğunun güneşin sıcağı altında bekletilmesine bir gerek kalmazdı. Görüldüğü gibi fikir sahibi bir insanı ikna etmek için asla böyle bir yorum yeterli değildir.”
O, “akıllı bir insan yüz bin sahabenin sen ve Şia’nın anladığı manayı anlamadıklarım tasdik edebilir miT’ diye karşılık verdi.
Dedim ki: “Evvela, onlardan az bir grubu Medine şehrinde yaşıyordu. İkinci olarak onlar hiç süphesiz ben ve Şia’nın anladığı manayı anlamışlardı. İşte bunun içindir ki ülema, Ebubekir ve Ömer’in Hz. Ali’ye “Ne mutlu sana ey Ebutalib’in oğlu, benim ve bütün mü’minlerin mevlası oldun” diyerek tebrik edenler arasında yer aldıklarını naklediyorlar.
O şahıs: “Öyleyse Peygamberin vefatından sonra niçin O’na bey’at etmediler.” Yoksa onların isyan edip, Rasulullah’ın sözüne mühalefet ettiklerini mi söylüyorsun? Ben böyle bir sözden Allah’a sığınırırn” dedi.
Ben ise şöyle dedim: “Ehl-i Sünnet alimlerinin kendileri bile kitaplarında sahabeden bazısının Rasulullah’ın emirlerine (hatta Rasulullah’ın hayima olup kendisinin hazır olduğu zaman) mühalefet ettiklerini naklettiklerine görew Rasulullah (s.a.a)ın vefatından sonra emirlerini terketmelerinin fazla bir şaşılacak ve garibsenecek yönü yoktur.
Yine sahabenin çoğunluğu, Peygamber (s.a.a)’in Usarne’yi, kısa bir süre için dahi ordu komutanlığına tayin etmesine, yaşının küçük olduğunu ileri sürerek itirazda bulundular. Buna göre yaşı küçük olan Hz. Ali’nin ömrü boyunca mutlak hilafete tayin edilmesini nasıl kabul edebilirlerdi? Oysa onların bazısının, Hz. Ali’yi sevmedikleri ve kalplerinde Hz. Ali’ye karşı düşmanlık beslediklerini kendin de itiraf ediyorsun!’ dedim
Zorlanarak şöyle cevap verdi: “Eğer Hz. Ali (Allah onun yüzünü kerametli kılsın) Rasuluılah (s.a.a)’ın O’nu halife tayin ettiğine inansaydı kendi hakkından vazgeçip susmazdı. Çünkü O hiçbir kimseden korkmayan cesur bir insandı; sahabelerin hepsi O’ndan korkuyordu.”
Ona dedim ki: “Efendim, bu ayn bir konudur; bu konuya girmek istemiyorum Zira sen sahih hadislerle kani olmayıp selef-i salihinin keramet ve tekaddüsünü korumak için hadisleri asıl manasından saptırmaya çalışıyorsun. O halde Hz. Imam Ali’nin susması ve hilafet konusundaki hakkını ispatlamak için çeşitli yollara başvurması hususunda seni nasıl ikna edebilirim?’

Mezkur şahıs gülerek şöyle cevap verdi: “Ben efendimiz Hz. Ali’nin diğerlerinden efdal olduğuna inananlardamm. Eğer iş benimle olsaydı sahabenin hiç birisini O’ndan öne geçirmezdim Zira ilmin kapısı O’dur; Allah’ın galip aslam odur. Fakat meşiyet Allah’ındır; O, istediğini öne geçirir ve istediğini geri bırakır; O’nun ne yaptığı sorulmaz ve sorguya çekilen ise mahluklardır.”
Ben de gülümseyerek şöyle dedim “Bu da yine ayn bir konu olup kaza ve kader konusuna girmektedir. Önceleri de bu konuda bahsetmiştik; fakat birbirimizi ikna edememiş ve herkes kendi görüşünde kalmıştı.
Ama beni şaşırtanşudur ki; bazı kimselerle tartıştığımda çoğu zaman delillerle onu susturunca hemen konuyu bırakıp konuyla bir ilişkisi olmayan diğer bir konuya geçtiğine şahit oluyorum!”
O ise: “Ben görüşümde ısrarlıyım; fikrim değişmemiş” dedi.
Bunun üzerine ben onunla vedalaşıp, ayrıldım. Bu tartışmadan sonra hep “Acaba; neden alimlerirniz içerisinde bu araştırmayı sona kadar sürdüren birisini bulamıyorum? diye düşünüyordum.
Bazısı bahse başlar, fakat sözlerine delil getirmekten aciz kalınca hemen:”Onlar geçip giden bir ümmettir; onların yaptıkları kendilerine aittir, siz de kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz.” diyerek konuyu kapatmayı tercih eder.
Bazıları da “bize fitne ve düşmantığı tekrar körüklemek düşmez; önemli olan Şia ve Sünnilerin bir Allah’a ve aynı Peygamber’e inanmalandır; bu bize yeter” diyorlar.
Bazısı da “Sehabeye dil uzatmaktan kaçı n; Allah’tan kork” diyerek bahse girmez. Acaba bu durumda ve böyle bir anlayışla insanın araştırması ve hakkı bulması mümkün olur mu? Acaba bu tavır; “Söyle eğer doğru konuşuyorsanız delilinizi getiriniz” diyerek halkı delil getirmeğe davet eden Kur’an’ın yöntemiyle bağdaşıyor mu? Oysa onların çoğunun Şia’ya hücum ve itirazı durdurmak hususunda yanı dikkat ve titizliği göstermedikleri, açıkça ortadadır. Yoksa biz onlarla en güzel yol ile tartışmak zorunda bile kalmazdık.

Kaynaklar:

[1] Ebu İshak Ahmet ibn-i Muhammed ibn-i İbrahim en Nişaburi es Sa’lebi vefatı 337 (H.K). Ibn-i Hallekan onunla ilgili yukaarıdaki bilgilere şunu da eklemiştir: “O tefsirde asrında eşsiz di. Doğru hadis nakleden ve hadislerine güvenilen bir zattı:’
[2] El Cem’u Beyn’es Sahih’is Sitte, Sahih-i Nesai, Müsned-i Ahmed, İbn-i Hacer (Es-Savaik’ul Muhrika” adlı kitabında) ve ibn-i Ebi’l Hadid (Şerh-i Nehc’ül Belaga’da nakletmişlerdir.)

[3] Dürr’ül Mensur. c3. s./19.
[4] Aynı kaynak.
[5] Feth-ül Bari, c.6. s31, El-Bidayet’u ven-Nihaye, c.8, s.102 Siyer-u Elam’un (müellifi Zehebi) c.2. s.436, ibn-i Hacer’in “El-İsabe” adlı kitabı, c.3, s287
[6] Siyuti’nin yazdığı “Ed-Dürr’ül Mensur” tefsiri, c.3, s.3.
[7] Siyuti’nin yazdığı “Ed-Dürr’ül Mensur” tefsiri, c.3, s.3.
[8] Ed-Dürr’ül Mensur, c.3, s.4.
[9] Age
[10] age
[11] İşte bu hem Şia ve hem de Ehl-i Sünnet alimlerinin naklettilderi “Gadir-i Hum” hadisidir.
[12] Ahmed b.Hanbel (Müsned’inin c.4, s.281’de) ve Taberi (kendi tefsirinde) ve Fahr-i Razi (El-Kebir’ adlı tefsirinin c.4, s.636’da) ve ibn-i Hacer (Sevaik’ul Muhrika” adlı kitabında) hakeza Darkutni, Beyhaki. Şehristani ve diğerleri.

[13]
[14] Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s372.
[15] Hasais-i Nisai. s21.

[16] Sahih-i Müslim, c.7, s.l22, “Bab-u Fezail-i Ali”. Bu hadisi imam Ahmed, Tirmizi, ibn-i Asakir ve diğerleri de zikretmiştir.
[17] Sahih-i Müslim, c7, sl22, “Bab-u Fezailu Ali b. Ebi Talib.
[18] İbn-i Hacer “Savaik’ul Muhrika” adlı kitabının s.25.sayfasından naklen Taberani ve Tirmizi.

[19] Müsned-i imam Ahmed, c.4, s.281. Hakeza Kenz’ül Ümmal, c.15, s.117 ve Fazail’ül Hamse min’es Sihah’is Sitte, c.l, s350
[20] Buhari bu hadisi “Tarih” kitabında nakletmiştir.
[21] Merhum Allame Emini’nin yaz mış olduğu El Gadir kitabının şimdiye kadar 11 cildi basılmıştır. Bu eser çok değerli bir eserdir ve EhI-i sünnet kitaplarında yeralan Gadir hadisiyle ilgili bütün sözleri içermektedir.

[22] Buhari ve Müslim Hüdeybiye sulhu ve vb. olaylarda ashabın bir çok muhalefetlerini kendi senetleriyle nakletmişlerdir.
[23] Doğrularla Birlikte Kitabı”ndan alınmıştır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir