Arap Aleviliğinde(Nusayrilikte) İnsanın Boyut Değiştirmesi

Alevi tasavvufçular, inanç olarak 4 biçimde / şekilde insanın boyut değiştirebileceğine karar vermişlerdir.

a) Don Değiştirme (Metamorphose)

Ruhun, sağken bir biçimden başka bir biçime yahut bir kalıptan başka bir kalıba geçmesidir. Şekil değiştirmeyle ilgili bilinen en yaygın örnek Hacı Bektaş Veli’ye aittir. Bektaşi şairlerinin şiirlerinde bir mazmun olarak kullanılan ve Velâyetname’de de yer alan bu husus kısaca şöyledir:
Rum erenleri Hacı Bektaş’ı Anadolu’ya sokmak istemezler. 57.000 Rum eri velayet kanatlarını açıp, ta arşa değin yolu bağlarlar. Hacı Bektaş Veli, mana âleminden velâyetle sıçrayıp arşın tavanına erişir ve bir gökçe güvercin şeklinde kanat vurup Sulucakarahöyük’te bir taş üzerine konar.
Velâyetnâmenin bir başka yerinde, Ahmet Yesevi’nin manevi evladı olarak gösterilen Kudbüddin Haydar’ı[1] zindandan kurtarmak için Hacı Bektaş’ın şahin donuna girdiği bilinmektedir. Ahmet Yesevi ve baş halifelerinin turna donuna girip uçtukları. Hacı Bektaş Veli’nin ibriktarı ve baş halifelerinden Sarı İsmail’in şahin donuna büründüğü, yine Hacı Bektaş Veli’nin baş halifelerinden biri olarak gösterilen Baba Resul’ün bir yerde geyik bir yerde de güvercin donuna girdiği ve Ahi Evran’ın da yılan donuna girdiği anlatılmaktadır.[2]

b) Hulûl (İncarnation)

Arapça isim olup bir sözcüktür. 1- Gelme, gelip çatma 2- Girme, sinme 3-Fizik, geçişme, ozmos 4-Felsefe, Tanrı ruhunun herhangi bir bedene girdiğine inanmak. Hulûl, cisimleşme ya da enkarnasyon, yaygın olarak Tanrı’nın görünüş alanına çıkması, evren ve insanla bütünleşmesi anlamında kullanılmaktadır.[3]
Hint inançlarına göre Tanrı Vişnu değişik dönemlerde değişik insanların şekline girer ve insanlara yol gösterir. Hırıstiyanlık’ta Tanrı’nın İsa’nın vücudunda beden bulduğuna inanılır. Bu inanç, Sünni ve İmami Şii İslam’ın tevhid (Allah’ın birliği) inancıyla bağdaşmamakla beraber Ghulat-i Şîʿa’da mevcuttur.
Hûlul inancı, Ghulat-i Şîʿa fırkalarında Allah’ın Ali bin Ebu Talib’in vücuduna rücû ederek onunla bütünleşmesi yani onda beden bularak cisimleşmesi anlamında kullanılır.[4] Bektaşilik’e girmesi ise Balım Sultan sayesinde olmuştur.[5] Hûlul bilinen tanımı ile Vahdet-i Vücud’ta şu anlamlara gelir:
1. Girme, Arapça: duhûl; bir şeyin içine geçme.
2. Erişme, gelip çatma, Arapça: vusûl; Hûlûl-i şitâ; Kışın erişmesi, ramâzan-ı şerifin Hûlûlü.
3. Tenâsüh akidesinde inançlara göre bir ruhun başka bir bedene girmesi. Arapça: tecessüm; (hal) Hûlûl-i dâhili, Hûlûl-i hârici; Sıvıların ve gazların hayvani ve nebatî zarların arasından öteye geçmeleri.

c) Tenasüh(Metempsycose)

Öldükten sonra ruhun bir başka bedende yeniden doğmasına denir. Ruhun, bedenin ölümünden sonra yeni bir cesede bürünerek yeryüzüne geri dönmesidir.[6] Tenasüh, bir Ruh göçüdür. Ruhun bir bedenden diğerine yahut çeşitli bedenlere geçmesi olayının genel adıdır.[7] Hatta bazı ilkel kavimler, insan Ruhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, ondan sonra hayvanlara ve daha sonrada insanlara geçerek bir devr-i daim şekilde bir bedenden diğer bir bedene hicret ettiğine inanmışlardır.[8]

Reenkarnasyon ise, Ergun Erikdal’ın “Metapsişik Terimler sözlüğü” kitabında şöyle tarif edilir;
“Reenkarnasyon bir tekâmül aracı olarak evrensel bir yasadır. Her varlık çeşitli bedenlerde, değişik kimlikler içinde, sayısız kereler maddesel âlemlerde doğarlar. Tekrar tekrar doğma tam bir ilahi yasadır. “[9] Bunun ilâhî yasa değil de, ilâhî yasadan tam bir sapma olduğunu ileride delilleri ile ortaya koyacağız.
Tenasüh ve reenkarnasyonun aynı şeyler olduğunu… Ruhların birden fazla bedene intikal ettiklerini ve çeşitli bedenlerde tekâmülünü sağlamak üzere tekrar tekrar dünyaya geldiklerini söyleyenler olduğu gibi… Batı’da da Ruhun, ölümden sonra yine bir insan bedenine geçmesine reenkarnasyon, hayvan bedenine geçmesine ise transmigrasyon yani TENASÜH denildiğini ve farklı şeyler olduğunu[10] söyleyenler olmuştur.
Ruhun çeşitli bedenlere intikali toplu olarak şu şekilde de adlandırılmıştır; Rûhun bir insan bedeninden diğer insan bedenine geçmesine NASH, kendi Rûh kabiliyetine uygun bir hayvanın bedenine geçmesine MASH, bitkilere geçmesine RASH, maden ve cansız varlıklara intikaline de FASH denilmiştir.[11]
Bazı kaynaklarda Tenasüh’ün Mısırda tahsili’ni yapan Pitagoras (Pisagor) tarafından Yunanlılara, oradan da batı dünyasına götürüldüğü kaydedilmiş;[12] fakat kendini en çok Hint felsefesine hissettirmiştir.[13]

d) Ulûhiyet

Sözcük olarak Arapça isimdir. Tanrılık sıfatı, Allahlık vasfı demektir. Sünni görüşe göre; Aleviler, Hz. Ali’ye ulûhiyet izafe eder denmektedir. Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hak ile tek ve bütün olan zattır. Evvel O’dur, sonsuz ahir O’dur. Yüzü aynadır dünyayı ışıklandırır. Hak ondan görünür, hatta O Hakk iledir.
Nusayrilerin ulûhiyet anlayışında Mana‟yla İsmi birbirinden ayrı, müstakil olarak tanımlamak çok güçtür. Uluçay’ın deyişiyle: “Doğada atom vardır ama reaktör yok. Su vardır ama baraj-kanal elektrik yok. Toprakta cevher var ama kimya hane yok. Gerçek bellidir, Ayan’dır ama bunu gören, anahtarı yok. İşte İsim, Mana karşısında bu durumdadır.”[14]
Mana-İsim birlikteliğinin yanında Nusayrîlerde bir de Bab anlayışı vardır. Bab, isim tarafından meydana getirilmiş, Mana‟ya giden yolun kapısı olarak yaratılmıştır. Mana mutlak gayp, İsim Mana‟nın zahiri, Bab ise Mana‟ya ulaşmanın yoludur. Bab, Ahmed Hatib ve diğer bazı araştırmacılar tarafından ulûhiyette Mana ve İsme müşterek kabul edilmiştir.[15]
Ancak gerek Nusayrilerin genel ulûhiyet anlayışı ve gerekse Kitabü’l-Mecmû‟da[16] yer alan bilgiler bunu doğrulamamaktadır. Bab‟ı ulûhiyette Mana ve İsim gibi görme çabası, Nusayrîlerdeki “ayn, mim, sin” remzinden esinlenerek, bu üçlemeyi Hıristiyanlıktaki üç uknuma benzetme çabasından doğmuş olmalıdır.
Hâlbuki “ayn, mim, sin” remzinin Mana, İsim, Bab‟ı sembolize etmekten öte bir yönünün olduğuna dair elimizde net bir bilgi yoktur. Gerçi mezhepte Mana, İsim ve Bab‟ın her birisi yaratıcı olarak görülmektedir, ancak yaratıcılık vasfı ile ulûhiyet birbiriyle karıştırılmamalıdır. Nitekim bilineceği üzere İslam düşüncesine büyük katkıları olan Mutezile mezhebinde bile değil birkaç varlık, bütün insanlar fiillerinin yaratıcısıdırlar.
Nusayriyye mezhebinde yaratıcılık sadece Mana, İsim ve Bab‟a has bir fiil de değildir. Bunların dışında Bab‟ın yaratmış olduğu Beş Eytam vardır ki; bu Beş Eytam’ın her birisi yaratma kudretine haizdirler ve kâinatı da bunlar yaratmış ve idare etmektedirler. Bu Beş Eytam’ın konumu daha çok kâinatı idare eden Büyük Melek’lere karşılık gelmektedir.
Nusayrilerin bu ulûhiyet anlayışları en temel inanç esaslarıdır. Onların inançlarında bulunan mana-isim-bab anlayışı Hıristiyanlar’ın Baba-Oğul-Kutsal Ruh’tan oluşan üç uknum felsefesine benzetilir.[17] Ancak yukarıda da belirtildiği gibi Nusayrilikteki bu üçleme ulûhiyeti üçleme anlamına gelmez. Aksine Nusayri inancında Tanrı‟nın tekliğini ispat eden pek çok unsur açıkça görülür.
Nusayrilere göre Tanrı‟nın insan suretinde görünmesi daha önce de belirtildiği gibi insanların kendisine ünsiyet etmesi içindir. Bu gözükme insanın henüz ilk yaratılışıyla başlamaktadır.
Tanrı‟nın hangi zamanlarda ne şekilde gözükeceğine dair kaynaklarda bir bilgiye rastlanmaz ancak şu on dört kişi suretinde insanlara gözüktüğü bildirilir. 1- El-Hannu, 2- El-Yennu, 3-Ezdeşir, 4-Ahnuh, 5-Durettüd, 6- El-Berru Er-Rahim, 7-Yusuf el-Hakim (Aristotales), 8-Habil, 9- Şiş (Şit) 10-Yusuf, 11-Yuşa, 12-Asaf, 13-Şem‟un, 14-Ali b. Ebî Talib[18] Nusayrîler’de bu inancın en önemli tezahürü Hz. Ali’de ortaya çıkar.
Bu durum, Kitabü’l-Mecmû’ [19] da şu şekilde yerini bulur: “Bana şahit olun ki, apaçık bir biçimde görülen, tanınan, ortada olan varlık Ali b. Ebî Tâlib’dir. O, kadimdir; birdir; tekdir; sameddir, ki parçalanamaz, bölünemez, kısımlara ayrılamaz ve hiçbir sayıya gelmez, İşte o, benim ve sizin ilâhınız; sizin ve benim ilâhımdır. Benim ve sizin imamınız; sizin ve benim imamımdır.” Nusayrilerin bu anlayışında yukarıda da belirtildiği gibi Tanrı, Hz. Ali’nin zahirde görülen cismi olmayıp, onun hakikatidir.[20]
Nusayrilerin ulûhiyet anlayışının önemli noktalardan birisi de Tanrı’nın Hz. Ali‟den sonra insanlara görülüp görülmediği meselesidir. Bazı araştırmacılar, Nusayri inancındaki Tanrı‟nın insanlığa görünmesini yukarıdaki kimselerle kısıtlamazlar. Onlara göre Nusayrilikte Tanrı her yüzyılda ayrı bir yüzle dünyaya gelmektedir.[21]
Nitekim Nusayrilerin Hz. Hüseyin’in, İmam Cafer’in, bazı imamların hakikatte Tanrı olduğuna inandıkları kaydedilmiştir.[22] Kitabü’l-Mecmû‟daki Hasan el-Askerî hakkındaki şu satırlar bu durumu gösterir mahiyettedir: “Hasan el-Askerî evveldir, âhirdir, bâtındır, zahirdir. O, her şeye kadirdir.”[23]

Nusayriliğin Bir Kolu: Mürşidiyye mezhebi

Nusayrilerin Tanrı‟nın Hz. Ali‟den sonra da insanlara görülebileceği görüşünde olduklarına, özellikle son dönemlerde Nusayrilik içerisinden doğup daha sonraları müstakil bir mezhep olarak anılan Mürşidiyye mezhebi önemli bir örnektir. Mürşidiyye mezhebi 1923‟lü yıllarda Selman (Süleyman) Mürşid (ö. 1946)tarafından kurulmuş, Nusayri kökenli bir mezheptir.
Selman Mürşid Lazkiye/Suriye‟nin Jawbet Burghal köyünde 1907 yılında dünyaya gelmiş yoksul bir ailenin çocuğudur. Henüz on altı yaşlarında çobanken kendisinin nebi olduğunu iddia etmiştir. [24] Suriye‟nin o zamanki siyasi durumunun da etkisiyle kısa zamanda geniş Nusayri kitleler kendisine tabi olmuştur. Hızla yayılan bu hareket ülkede işgalci kuvvet olarak bulunan Fransızların dikkatini çekmiş, Selman Mürşid üç ay kadar hapsedilmiş daha sonra iki sene kadar Rakka şehrine sürgüne gönderilmiştir.[25] Selman Mürşid sürgünden döndükten sonra hareketi daha çok güçlenmiş, bölgede bağımsız bir güç halini almıştır. Bu tarihlerde Selman Mürşid‟in ulûhiyet iddia ettiği kaynaklarda yer alır. Ulûhiyetinin ispatı için ise elbisesinin çeşitli yerlerine takmış olduğu pille çalışan lambalar kullandığı, lambaları yaktığı an tabilerinin ona secdeye kapandığı zikredilir.
Kendisiyle görüşmeye gelen bazı Fransız müsteşarlarının da ona “Ey Tanrımız!” şeklinde hitap etmeleri ve ışıkları yaktığında ona secde etmeleri[26] Fransızlarla Selman Mürşid arasında ne tür bir bağ olduğunu ortaya koyar mahiyettedir. Kendisine Selman el-Meyde adında bir de isim (resul) seçen Selman Mürşid Suriye bağımsızlığını kazandıktan sonra 1946 yılında Şam‟da idam edilmiştir.
Selman Mürşid‟in idamından sonra ulûhiyet görevini oğlu Mucip Mürşid (ö. 1952) devralmıştır. Ancak o da kısa bir süre sonra Suriyeli bir askeri yetkili tarafından öldürülmüştür. Nusayrilerin Mürşidiyye mezhebi mensuplarının günümüzde de kurbanlarını Mucip adına kestikleri bilinmektedir.[27]

[1] Abdal Musa’nın dedesidir.
[2] Aslan, Namık(1999), Velayetnameye Göre Oğuzlar ve Osmanlı Ailesine Anadolu’da Uç Beylik Verilmesi,1.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara, Gazi Üniversitesi Yayınları s.13-26
[3] Türkiye’de Alevi/Nusayri Önderlerinin Eserlerinde İnanç Konularına Yaklaşım Yazar: İlyas Üzüm, 2000.
[4] Hûlul Anlayışının Etkileri 2011/2, c. 10, sayı: 20, ss. 5-28. Erişim tarihi: 26 Haziran 2013
[5] Genel Yapısıyla Aalevilik Eserin adı: Genel Yapısıyla Alevilik, Yazan: Serkan ÖZTÜRK, Yayınevi: Al-i Taha
[6] Veysel Güllüce, “Kur’an-ı Kerime Göre Ahiret’in Varlığı”, Doktora Tezi, Erzurum, 1996, s. 205-206.
[7] Yeni Türk ansiklopedisi, Ötüken Yayınları, c. 10, s. 40-44.
[8] Mehmet Kırkıncı, “Rûh Nedir?” s. 64.
[9] Zaman Gazetesi, 14 Ağustos 1994.
[10] Veysel Güllüce, a.g.e., s. 206.
[11] Mehmet Kırkıncı, a.g.e., s. 66.
[12] Mehmet Kırkıncı, a.g.e., s. 65.
[13] Veysel Güllüce, a.g.e., s. 206.
[14] Uluçay, age, s. 28; Öz, age, s. 593, Bulut, age, s. 283; Turan, age, s. 177; Mehmet Karasu, “Alevi Nusayriler” Nusayrilik Alevilik ve Çok Kültürlülük , Keşif Yayınevi, Ankara 2006, s. 27.
[15] Ahmed Hatib, el-Harekât el-Batıniyye, Mektebetü‟l-aksa, Amman 1986, s. 322; Taki Şerefeddin, Nusayriyye, yy, s. 341.
[16] Halil İbrahim Bulut, İslam Mezhepleri Tarihi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2011, s. 311
[17] Süleyman Azani, age, s. 20; Fığlalı, age, s. 371; Bulut, age, s. 283; Ahmed
Hatib, age, s. 321
[18] İnan Keser, Nusayriler, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul 2003, s.35
[19] Kitabü’l-mecmû Hamdan el-Hasibî tarafından yazılan ve on altı sureden oluşan Nusayrî’lerin kutsal kitabıdır. Bkz. Bulut, age, s.309.
[20] Bulut, age, s. 282; Öz, age, s. 592; Turan, age, s. 177.
[21] Türk, Aynı yer.
[22] Kummî, Şiî Fırkalar, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2004, s. 238; Taki
[23] Bulut, age, s. 312
[24] Nurü‟l-mudi el-Mürşid, Lemehat havle’l-mürşidiyye, Matbaatü kerki, Beyrut
2007, s. 38.
[25] el-Mürşid, age, s. 43
[26] Süleyman el-Halebi, Taifetü’n-Nusayriyye, ed-Darü‟s-selefiyye, Kuveyt 1984, s. 52; Galib b. Ali, Fırakun Muâsıra, Mektebetü‟l-asriyyeti‟z-zehebiyye, Cidde2005, II, s. 566; Ahmed Hatib, age, s. 334.
[27] el-Halebi, age, s. 53.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir