Arap Alevilerinde İslam ve İmam’ın Şartı

Aleviler, Allah’ sevgiyle yaklaşırlar korkuyla değil. Bu nedenle Sünniler de var olan imanın şartları arasında sayılan ‘Şerr’in Allah’tan geldiğine’ inanmak Aleviler’de yoktur. Kader anlayışı ve yorumlanışı farklılık arzetmekte, insanın iradesiyle eylemi ile rabıtalandırılmaktadır. 7 tamu 8 ucmağ olarak adlandırılan, Cennet ce Cehennem konusunda farklı görüşler vardır.
Aleviler, insanı doğuştan masum ve olgunlaşmamış, ham kişiliğe sahip olarak farz ederler. Bu nedenle de insana İslamiyet’in kırk şartı aşamalı ve dört kademeli olarak uygulanarak; pişirilerek ve olgunlaştırılarak ‘İnsan-ı Kamil’ yapılır. Böylelikle de olgunlaşmış bir topluma doğru evrilir.
Aleviler, Kur’an-ı Kerim’in 4 zahiri ve 7 batini içeriğiyle 4 kapı 40 makam 360 menzil şeklinde sistemleştirilerek, insanoğlunun yaşamda uyması gereken; etik- ahlaki kurallar haline getirilmiştir.
Bunlar bir nevi eğitim ve öğretim projesidir. Kul, insan ve çevre ile diğer haklardan Allah’ın ve Şeyh’in veya Dede’nin veya Baba’nın huzuruna veya toplum içine (başı öne eğik olarak) çıkmamak için: Her Alevi’nin uyması gereken İslami şartlar ve kurallar bu ilkelerdir.[1]

Arap Alevilerine göre İmamlık mertebesi, insan olmanın üstünde; fakat peygamberliğin altında bir makamdır. İmamlar peygamber gibi masum olup, yanılmazlar, günah islemezler Arap Alevileri İmamın masumiyetini söyle açıklarlar: “Ondan, büyük küçük, kasten veya yanlışlıkla unutarak yahut içtihadında hata ederek yahut da Allah’ın hataya sevk etmesi sebebiyle olsun, hiçbir günah sadır olmaz. Bu İmamın sözü dinlenir, korkusu kalpten çıkmaz bir kişi olması için böyledir. Onlardaki ismet sıfatı, Allah onların akıllarını kemâle erdirdiği andan itibaren ruhlarını kabzedene kadar onlardan ayrılmaz bir vasıftır.

Arap Alevilerine göre meleklere, kitaplara ve kadere iman Allah’a ve peygambere imanın içindedir. Onlara göre Hz. Muhammed (s.a.s)’den sonra halîfe olma hakki Hz. Ali’nin idi. Bu konuda ayet ve hadîsler mevcuttur. Fakat Ashab-i Kirâm’in ileri gelenleri, kendi içtihadlarına dayanarak bu nass’ları tevil ettiler ve Ebu Bekir’i halife seçtiler. Hz. Ali ve ona tabi olan bir grup, bu seçimi kabul etmedi. Ancak fitne çıkmaması için Ebû Bekir’e bey’at ettiler. İlk üç halifede gördüğü ehliyet ve liyâkat sebebiyle Hz. Ali, hilâfet hakkından feragat etmişti. Ancak Muaviye’nin değil halife, vali olarak kalmasının bile zararlı olduğu kanaatine vardığı için Emevîlere karşı savaş ilân etmiştir Arap Alevilerinde, ilk üç halifenin İmâmlığını kabul etmemekle beraber onlara karşı saygılı oldukları halde, Muaviye ve oğlu Yezid’e lânet okurlar.[2]
Arap Alevileri, On İkinci İmam Muhammed’in evinde “sirdap” diye adlandırılan bir sığınağa girip gizlendiğine ve bir daha dönmediğine inanırlar. Ancak gizlenen onikinci İmamın yaşı konusunda ihtilaf edilmiş ve bazıları gizlendiğinde yasinin dört olduğunu söylerken, bazıları da sekiz yaşında olduğunu ileri sürmüştür. Yine, gizlenen İmamın vereceği hüküm konusunda ihtilaf olmuştur. Bazıları, kaybolduğu yastayken, halifenin bilmesi gereken şeyleri bildiğini ve ona itaat etmenin vacip olduğunu öne sürerken; diğer bir kısmi da hüküm vermenin gizlenen İmamın mezhebine bağlı âlimlere ait olduğunu iddia etmişlerdir.
Alevilerde esas olarak İslam’ın şartı diye bir şey yoktur. İslam’ın şartı Sünnilerdeki gibi 6 değildir. İslam’ın şartı beştir. Bu asıl beş şart;
İsna aşeriyye, diğer adıyla Câ’ferîye mezhebine göre din, Ehl-i Sünnette olduğu gibi iki ana bölümde ele alınır. 1) Usû-i Din, 2) Furû-i Din. Usûlü Din (dinin asılları) beş esas üzerine kurulmuştur: Tevhit, Nübüvvet, İmâmet, Mead (Ahiret), Adalet.

Tevhîd: Allah birdir (vâhid), tektir (ahad). Onun zati her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Eşi, benzeri ve mahlûkatına benzer bir tarafı yoktur.

Nübüvvet: Peygamberlik, Allah’ın seçtiği kullarını Cebrâil vasıtasıyla ve vahiy yoluyla ilâhî bir vazife ile mükellef kılmasıdır. Peygamberler Allah’ın emirlerini halka tebliğ eder ve onları doğru yola iletirler. Onlar insanların en üstünü ve kulların en hayırlısıdırlar. Emindirler, masumdurlar ve tebliğ vazifelerinde bir noksanlık ve hata bulunmaz. Peygamberler ilâhî bir lütuf ve hazinedir. Hz. Muhammed (s.a.s) bütün peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Onun en büyük mûcizesi Kur’an’dır.

İmâmet: İmân, dinin asıllarından olan İmamete inanmakla tamamlanabilir. İmamiye, nübüvvetin nasıl Allah’tan bir lütûf olduğuna inanırsa, her asırda peygamberlerin vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların hidayet ve irsadlarıni üstlenmiş bir İmamın varligina da inanır.

Meâd (Ahiret): Bu, ölümden sonra ahiret hayatinin hak olduğu esasidir. Kıyamete dair Kur’an ve hadîslerde geçen mîzan, soru, hesap, sırat, şefaat, Cennet, Cehennem hepsi gerçektir, bunların hiçbiri akılla yorumlanamaz. Keyfiyetini de bilemeyiz. Fakat hepsinin gerçek olduğuna inanırız. Mead cismanîdir ve bunlara icmalen iman yeterlidir ve yorumsuz olarak kabul etmek gerekir.

Adalet: Isna aseriyye’ye göre dinin besinci asli ve dolayısıyla inanç esaslarından olan adalet, Allah’ın adil; kulun da iradesinde ve fiillerinde hür ve muhtar olusudur. Onun, iyiye iyiliğine karşılık mükâfatta, kötüye kötülüğüne karşılık mücazatta bulunması adaletinin zarurî bir icabıdır. Kul, fiillerinde hür ve muhtardır.

Caferiyye, şer’i hükümlerin kaynağı olarak dört esasi kabul eder. Bunlar, kitap, sünnet, icma ve akildir. Ayrıca füru-u din ikiye ayrılır: 1) İbadet, 2) Muamelât.

[1] İsmail Onarlı, s.62
[2] Muhammed Hüseyin, Kâsifu’l-Gita, Aslu’s-Sia ve Usulühâ, Kahire 1958. 126 vd.; Musevî, el-Muracaa, Beyrut 1393, 168).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir