Halk Sufiliğinde Hızır-İlyas Kültü

Tasavvufa göre Hızır’ın temelini Kuran’da bulan en önemli niteliği ilahi sırların bilgisine sahip olmasıdır. Eli son derece açık, cömert, güler yüzlü, yeşil bir elbise giyer ve kır bir ata biner. Sufi kaynakları onu görünüşte bir peygamber olaraknitelendirse de gerçekte veli yönü ağır basan birisi olarak dikkat çekmektedir. Bazen Hızır’ın peygamberler arasında yer alan tek veli örneği sayılır. İslam âlimleri, Hz. Hızır (a.s.)’ın hayatta olup olmadığını tartışırken tasavvuf çevreleri ve halk kesimleri, Hızır’ın hayatta olduğuna ve ölümsüzlük iksiri (ab-ı hayat) içtiği için kıyamete kadar insanlar arasında görülebileceğine inanır. Kuran’da geçen bu kıssa etrafında gelişen kültür, batın ve zahir ilimlerin tasnifine kaynaklık ederek tasavvuf düşüncesini etkilemiş, çeşitli tasavvuf mekteplerinin doğuşuna sebep gösterilmiştir.
Kuran’da geçmeyen Hızır adı, hadis metinlerinde, el-Hadır diye geçer ve Arapçada yeşil, yeşil dal veya yeşilliği çok olan yer anlamına gelir. Buna göre Hz. Musa, Hızır’ı gördüğünde o, “deniz sahilinde yeşil bir sergi üzerinde bulunuyordu”. Başka bir hadiste “ona el-Hadır denilmişti çünkü otları bozarmış kupkuru bir yere oturduğunda orası derhalyemyeşil oluyor ve otlar dalgalanıyordu”. İlk karşılaşma esnasında üzerinde yeşil bir giysi bulunduğu için Hadır isminin verildiği de öne sürülür.[1]
Kuran’daki kıssadan hareketle Hızır, batınî sırlara vakıf, gaybı bilen Bilge Kul olarak nitelendirilir. Dolayısıyla İslâm ilim ve kültür geleneğinde Musa-Hızır kıssasıyla en çok ilgilenen zümre sufiler olmuştur. Zira bu kıssa, sufiler nezdinde tasavvufun iki temel unsuru olan irşat ve ledünni ilim teorisine Kuranî dayanak oluşturmaktadır.
O, her zaman en büyük manevi mürşit sayılır. Tasavvuftaki telakkiye göre kıssada, Allah’ın kendi katından bir ilim (ledünni ilim) bahşettiği kul (Hızır), Hz.Musa’ya mürşitlik etmektedir. Bundan dolayı kıssa 9. yüzyıldan itibaren tasavvufi çevrelerde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve tasavvufun ruhuna uygun bir şekilde yorumlanmıştır.[2]Kıssadaki ayrıntılardan biri de, bir peygamber olan Hz. Musa’ya, Allah’ın verdiği gizli ilmi öğretme konumundaki esrarengiz bir kulun (Hızır) buluşmasıdır. Hızır, Hz. Musa’dan daha üstün bir konumda gözükmesine rağmen sufi âlimler, olayın kahramanı Hz. Musa’nın Hızır’dan ilim öğrenmesinin peygamberliğin aşağı derecede olduğu anlamına gelmeyeceğini belirtirler.
Eski Türklerde Mitolojik hayat suyu bengisu, İslâmi kaynaklarda, hayat kaynağı veya ab-ı hayat kavramı, bu sayede tasavvuf edebiyatına girmiş ve Hızır’dan bahseden bütün klasik kaynaklarda yer bulmuş, pek çok folklor malzemesiyle de giderek zenginleştirilmiştir. Evreni oluşturan dört temel unsurdan biri olması hasebiyle su, Türk topluluklarında bir kült olarak varlığını sürdürmüştür. Kuran ve Kitab-ı Mukaddes’te de evrende öncelikle suyun yaratıldığı geçer. M. Eliade, suyun tanrısal ruhun ilk makamı olduğunu ve hayat olan şeyin ilk önce suyun ürettiğini ifade eder.[3]B. Ögel, su kültünü eski yer-su inanışına dayandırmaktadır.
Türk mitolojisinde, Altay yaratılış destanında başlangıçta sonsuz su motifi şu şekilde geçer.[4]Dünya bir deniz idi, ne gök vardı ne bir yer Uçsuz bucaksız, sonsuz sular içreydi her yer… İslami dönemde Ab-i beka, ab-ı Hızır, çeşme-i hayat, bengi su, dirilik suyu gibi çeşitli isimlerle anılan bu kavram vahdet sırrına ermek anlamına da gelir.
Bektaşi-Kızılbaş nefeslerinde mesela Nesimi[5]:

ahr-ı fenada fani ol gör ki ne hoş hayat olur
Ab-ı hayat imiş fena gerçi adı memat olur

beytinde, yokluk denizinde fani olmanın adı ölüm olsa da hakikatte ab-ı hayat olduğunu ifade eder. Ölümsüzlükten kasıt, nefsin köleliğinden kurtuluş, bir anlamda dünyayı yenmedir. Ahmed Yesevi de tasavvuf sülukunda nereye varsam Hızır Babam bana yoldaş oldu derken onun Anadolu’daki temsilcisi Yunus Emre, Divan’ında[6]:

Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalur dirler
Meger Hızır-İlyas ola ab-ı hayat içmiş gibi…
Şol Hızır’la şol İlyas ab-ı hayat içdiler
Bu birkaç gün içinde bunlar ölesi değil…

Dizelerinde, her ikisini ayrı ve ölümsüz bildiği gibi, tasavvuf ehlinin genel telakkilerini paylaşır. Hızır-İlyas’ı vahdet-i vücut telakkisinin ifadesi için bir sembol bilenYunus Emre, mürşit telakki ettiği Hızır’ın ab-ı hayat kaynağı olduğunu belirtir:
Mekteb-i irfana girip almayan ders ü sebak
Hızır ile ab-ı hayata varmayan derviş midir?

Mevlana ise kendisini tasavvuf yoluna sokan mürşidi Şems-i Tebriz’i Hızır gibi görür ve onu ab-ı hayat telakki eder: Sen ab-ı hayatsın, suvar, kandır bizi. İstek testilerini getirmişiz gelmişiz sana ikinci Hızır, suvar, kandır bizi… Hızır’ın denizde, İlyas’ın karada halka yardım ettiğini anlatırken “A Tebrizli Şems, gerçekten de görüş Hızır’ısın sen; halkı kem gözden kurtar!”der.[7]
Kuran’da Hızır ile İlyas’ı ortak noktada buluşturan, aralarında bir bağ kurulmasına sebebiyet verecek bir ayet bulunmamasına rağmen kimi halk inançlarında ve sufi kaynaklarda ikisi neredeyse tek şahsiyet olarak düşünülmektedir. Kuran’da İlyas adı, Hızır adının tersine iki yerde açıkça geçer[8]ve hadislerde de birkaç kez anılır. Tasavvufta İlyas’ın bir peygamber olmasına rağmen Hızır gibi ölümsüz olduğu ve aynı hayat mertebesinde bulunduğu inancı vardır. İlyasda peygamberlikten çok velayet kavramına uygun bir biçimde tasvir edilmiştir.
Ancak İlyas’ın tasavvuftaki yeri son derece kısıtlıdır. Bunun en önemli sebebi, tasavvufun ana yöntemi olan irşat müessesesi ve mürşitlik fonksiyonu doğrudan doğruya Hızır’ın şahsiyetine uygun düşmesidir. Hızır konusunda olduğu gibi İlyas Peygamber konusunda da bizzat Kur’an ve sahih hadislere dayanan bir ebedilik telakkisine rastlanmaz. Hatta Hızır’ın nebi değil de veli olduğunu açıkça söyleyen âlimler var.[9]
Ama Hızır’la ilgili kaynaklarda yer alan yoğun ilgi ve hassasiyet İlyas Peygamber’egösterilmemiştir. Bu konularda sözlü gelenek yazılı geleneği etkilediği gibi yazılı gelenek de her zaman için sözlü geleneği etkilemiştir. Bununla birlikte tasavvufta Hızır’ın kuvvetli şahsiyetinin İlyas’ı pasifleştirmesinden hareketle, gerçekte İlyas’ın Hızır’dan başkası olamayacağı kanaatine ulaşılır. Tasavvufta genel yargıya göre Musa Peygamber şeriatı, Hızır ise hakikati temsil ettiği için Hızır, daha üst bir mertebede görülür.[10]
Velayette velilerin ders aldıkları Hızır makamından bahsedilir ve bazen veliler, Hızır telakki edilir. Ama Hz. İlyas için böyle bir şey söz konusu edilmez. Hızır’ı veli kabul eden görüşe göre, Hz. Musa-Hızır kıssasında anlatılan olaylar keramet ile izah edilebilecek olaylardır. Çünkü onlara göre bu olaylarda Hızır’ın gaybı bilmesi, manevi-ledünni ilme sahip olması ve eşya üzerinde geniş bir tasarrufa sahip bulunması gibi kerametler zuhur etmiştir.
Tasavvufta olduğu gibi halk inançlarında İlyas’ın, Hızır’ın yanında sönük kalması, Hızır ile ilgili yığınla efsane, menkıbe ve hikâyeye karşılık İlyas’la ilgili bilinenlerin çok az olması, özellikle Hızır ismi ile anılan çok sayıda makamın bulunması, bu iki şahsiyetin birbiriyle örtüşmesinden kaynaklanıyor görünmektedir. Bazen bu iki şahsiyet ayrı kişiler olarak kabul edilirken kimi yerde Hızır-İlyas şeklinde tek bir şahsiyet olarak düşünülmüştür. Bazı hadis rivayetlerine göre Hızır’la İlyas kardeştir ve her yıl belli bir zamanda bir araya gelirler.[11] Alevî-Bektaşî inançlarında Hz. Ali ile Hızır ve İlyas özdeşleştirilmektedir.
Hızır bazen Hacı Bektaş, Hacım Sultan ve hatta Şah İsmail ile de bir tutulmaktadır. Hz. Muhammed ile Hz.Ali’nin bir tutulması nedeniyle, dolaylı olarak Hz. Muhammed ile Hızır’ın da özdeşliğinden bahsedilir.[12]Tekke şairlerinden Şükrü Metin Baba:

Zulmet deryasını nur edip gelen
Hızır-İlyas Şah-ı Merdan Ali’dir…
Hızır ile içen ab-ı hayatı
Hızır-İlyas Şah-ı Merdan Ali’dir…

beytinde bahsettiği gibi, Hızır-İlyas denilen şahsiyetten, gerçekte Hızır’dan başkasının kastedilmediği anlaşılacaktır.[13] Halk belleği bu birleşmeyi yaparkenHızır yanında sönük kalan İlyas’ın adını eklerken yine Hızır’ı öne almış olur.
Ancak Alevi-Bektaşi inançlarında her ikisi de tanrısallık izafe edilen Ali’nin şahsiyetiyle birleştirilir. Ali’nin dolayısıyla da Hızır’ın tanrısallığı Alevi şiirlerine de yansır[14]:

Kırkların cemine beraber gelen
Server Muhammed’in bacını alan
Sancağını çekip Zülfikar çalan
Yetiş Hızır nebi sen imdat eyle…

Zira Alevi-Bektaşi nefeslerinde Hızır çok önemli bir yer tutar. Hayatın her anında yanlarında olduğuna inanılan Hızır, Hz. Ali ile ilişkilendirilir. Pir Sultan Abdal’ın bir şiirinde Hz. Ali ile Hızır özdeşleşir[15]:

Bin bir adı vardır bir adı Hızır
Her nerede çağırsan orada hazır
Alim padişahtır Muhammed vezir
O fermanı yazan Ali değil mi?…

Şah Hatayi de tasavvufta Hızır’ın mürşitlik temasını işler[16]:

Hatayi sözünün manisin verdi
Yar ile ettiği ahdinde durdu
Cebrail Musa’ya Hızır’a var dedi
Mürşid-i kâmile varmadan olmaz…

Alevi-Bektaşi gülbanklarında(örneğin, Ya Hızır, Ya İlyas ve ismen bi-zikrillah, Bismi Şah, Cismi Şah… Hızır yoldaşın ola duası gibi) Hızır, mürşidin sembolüdür. Bektaşilikteki on iki posttan (on iki makam) mihmandar postu, Hızır’ı temsil eder. Alevi inancında Hz. Ali-Hızır, Hz. Ali-İlyas, Hz. Ali-Hz. Muhammed hepsi debirdir ve Ali’nin tanrısallığıyla birlikte Hızır da Tanrı ile bir tutulur. Pir Sultan Abdal bu birliği bir dörtlükle özetler (Öztelli, 1971: 92):

Ali söyler Hızır yazar ayeti
Elinde Zülfikar zehirden katı
Aşikâre Ali’nin kerameti
Birisi Muhammed birisi Ali…

Tecelli (hulul) inancı çok yüksek olan Arap Alevilerinde (Nusayrîler) de Ali tanrısal bir varlıktır ve Hızır’la bir tutulur. Zira dualarında yüksek sesle Ya Ali! Ya Hıdır! Derler. Nusayrî şairlerden Viranî’de Ali-Hızır birlikteliği, ikisi birden tek bir gerçekliğin, tanrısallığın görünüşü olurlar. Hızır’a ab-ı hayat veren Şah (Ali)’dır (Melikoff,2006: 181; Ocak, 2012: 195; Türk, 2005: 54):

Cemi müşkülleri halleyleyen Şah,
Hızır’a ab-ı hayat eyleyen Şah…
Ali’dir alem-ül-gaybın sıfatı
Ki gösterdi sıfat içinde zatı
Dilersen içersin ab-ı hayatı…
Ali’dir var eden arz-ı semayı….

Halk edebiyatının Âşık tarzında ürünlerinde de aşk dolusu, Hızır tarafındansunulmaktadır. Pir Sultan Abdal bunu Hızır’ın tasavvuftaki mürşitlik işleviyle hatırlatıyor[17]:

Bülbül de bahçede gülşene kondu
Hüseyin Hakkiçün serini verdi
Doldurdu bize de bir dolu verdi
Ol Hızır’ın yeşil eli sabahdan…

Klasik İslâm kaynaklarında ise her ikisi ayrı şahsiyetler olarak görülür. Bu ayırım her ikisi arasında bir görev bölüşümü ile daha da belirginleşir. Buna göre Hızır sularda, İlyas karada hizmet görür.5 Hızır’ın sularda aktif olmasında onun ebedilik veren suyu içerek ölümsüzleşmesiyle ilgili eski efsaneden kaynaklanmalıdır. İçtiği hayat suyuyla hayatın cevherine sahip olan Hızır; ölüleri diriltebilecek, kopan bir organı eski haline getirebilecek daha pek çok harika iş yapabilecek bir özellik kazanmıştır.
Hızır’ın fırtınada kalmış gemileri kurtarma hikâyeleri, onun nehirlerin ve denizlerin efendisi olarak düşünülmesi vs. inançlar yüzünden Hızır yahut Hızır-İlyas makamları, bazı yörelerde nehir, göl, ırmak ve su kaynakları kenarındadır. Ancak Hızır’ın karada ve çöllerde de görev yaptığına ilişkin birçok inanç, menkıbe ve hikâye mevcuttur.
Hristiyanlığın etkisinde kalmış olan ilk sufi anlayışa göre dervişlerin piri olan Hızır, ebediyen genç kalarak değişik yerlerde zuhur eder. İlyas ile Hızır’ın hayatta oldukları, İlyas’ın sahasının çöller, Hızır’ınkinin ise çayırlarla bahçeler olduğu ve Hızır’ın kendini yardıma çağırana göründüğü inancı yaygındır.[18]
Kitab-ı Mukaddes ve Tevrat’ta geçen İlya ve Elişa ile ehli tasavvufun Hızır’ı arasında fonksiyonları bakımından büyük oranda benzerlikler bulunmaktadır. Her ikisi de sürekli seyahat etmekte, gittikleri yerlerde fakir insanlara bolluk, bereket getirmekte, hastalara şifa dağıtmakta, ölen çocukları diriltmekte, doğaya hükmederek kendilerine kötülük etmeye kalkanları semavi belalarla kahrederler. Kuran’da geçen (Arapça) İlyas Peygamber de halk inançlarında ve tasavvufta ölümsüzdür ve dünya durdukça her yardıma muhtacın imdadına koşacağına inanılır. Kuran ve hadisler bir yana bırakılacak olursa, bu paralellikler İslam mitolojisindeki Hızır şahsiyetinin İlyas yani İlya’dan başkası olmadığını göstermektedir. Böylece Hızır-İlyas ilişkisi ortaya çıkmıştır.
Hatta Hızır ve İlyas ara sıra Hızır-İlyas şeklinde bir tek şahsiyet olarak tasavvur edilmiştir. Bununla ilgili inançlar Anadolu’da da yayılmış Türklerde hıdrellez merasimleri gibi, Hızır ve İlyas’ın bir araya geldiğine inanılan günlerde özel kutlama törenleri düzenlenir olmuştur. Lakin İlyas Peygamber’e dair ayetlerdeki kesin bilgiler İslam âlimlerini bunu kabulden alıkoymuş, onlar da Hızır ile İlyas’ı yılın belli zamanlarında bir araya getirip belli işleri gördüren rivayetlerle meseleyi halletmişlerdir.
Buna göre Hıdrellez kelimesinin Hızır ve İlyas peygamberlerin adlarının birleşmesinden oluşması nedeniyle, sonuçta Hızır ve İlyas’ın iki ayrı kişi olduğu sonucuna ulaşmışladır. Keza Kuran’da İlyas Peygamber ismen anılmasına karşın, Hızır adından hiç bahsedilmez. Aslında Tevrat’ta İlya ve Elişa’nın Kuran-ı Kerim’dekine benzeyen hikâyeleri göz önünde bulundurulduğunda Hızır’ın İlyas yani İlya‘dan başkası olmadığı sonucuna ulaşmak zorunlu gibi görünmektedir. Belki de Tevrat’taki İlya (İlyas) ile kıssadaki Hızır, fonksiyonları itibariyle aynı misyona sahip olduklarından, Hızır-İlyas isimleri halk arasında Hıdrellez şeklinde birleştirilmiştir.[19]
Gayb erenleri (ricalü’l-gayb)[20]deyimiyle anılan velayet sistemin içine sadece Hızır yerleştirilmiştir. Bu sistemde Hızır, abdalın reisi olarak tanımlanıp velilerin nakibi (nakibu’l-evliya) diye vasıflandırılmıştır. Bazı mutasavvıfların Hızır’la görüşüp sohbet ettiklerini ve onun kerametlerine mazhar olunduğunu anlatan sözlü ve yazılı pek çok menkıbe bulunmaktadır. Buna göre Hızır, bazı tarikatların kuruluş ve gelişmesinde rol almış, bazı sufileri velilik mertebesine ulaştırmış, ilahi sırları anlatmıştır.
Mesela ilk Türk sufisi Ahmed Yesevi’yi Hızır yetiştirmiştir. Keza Ahmed Yesevi, Orta Asya Türkleri arasında hâlâ Pir-i Türkistan namlı bir veli hüviyetiyle yaşamaktadır.[21]Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa’ya mistik sırları anlatan ve torunu Âşık Paşa’yı velilik mertebesine kavuşturan da odur. Yine Muhlis Paşa Selçuklu kuvvetlerince ateşe atılırken Hz. İbrahim kıssasında olduğu gibi onu ateşten kurtaran ve Aziz Mahmud Hüdayi’yi bataklıktan kurtaran yine odur.
Hacı Bektaş Vilayetnâmesinde ve Saltukname’de de Hızır’la ilgili efsanevi bilgiler mevcuttur.[22]Yine belli dönemlerde Hz.Ali, İbn Arabî, İmam Rabbani vb. büyük şahsiyetleri irşat etmiştir.[23]Buna göre Hızır, herhangi bir kimse kılığında gelir ve kendi isteğiyle konuşup sohbet eder, hatta yemek yer, içer.

[1] (Evgin, 2007: 13; Ocak,2012: 47, 58
[2] OZTURK, M. (2006). Kıssaların Dili, Ankara: Kitabiyat Yayınları.s.156
[3] Dinç, 2011: 84
[4] ÖGEL, B. (1989). Türk Mitolojisi, C. I, II, Ankara: MEB Yayınları 1989: I/77; 1995: II/107):
[5] KÜRKÇÜOĞLU, K.E. (1973). Nesimi Divanından Seçmeler, İstanbul. S.24
[6] GÖLPINARLI, A. (1965). Yunus Emre, Divan, İstanbul s. 79, 80):
[7] MEVLANA, C.R. (1957). Divan-ı Kebir, çev. A. Gölpınarlı, C.IV, İstanbul s. 144, 392, V/178)
[8] Enam/85, Saffat/123-132
[9] Hâlbuki o nebi değil sadece veli idi, bk. (Kuşeyrî, 1978: 475).
[10] Ocak, 2012: 77, 104; Dinç, 2011: 49, 76
[11] Evgin, 2007: 23-25, 36
[12] Ocak, 2012:104; Türk, 2010: 236
[13] Ocak, 2012: 181
[14] Türk, 2005: 205
[15] ÖZTELLİ, C. (1971). Pir Sultan Abdal Bütün Şiirleri, İstanbul: Milliyet Yayınları s. 94
[16] ERGUN, S.N. (1955). Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, C. I, s.92
[17] Öztelli, 1971: 292
[18] Evgin, 2007: 38
[19] Ocak, 2012: 79
[20] Gayb erenleri: Bilinmeyen veliler. Her asırda mevcut ve sayıları 10’dan ibaret olan Allah dostları
(evliya) hakkında kullanılan bir tabirdir. Nakibu’l-evliya da evliyanın reisi manasındadır (Pakalın,
2004: III/38).
[21] KÖPRÜLÜ, F. (1993). Türk Edebiyatındaİlk Mutasavvıflar, Ankara: TDV Yayınları. S.26 AHMED YESEVÎ, (1993). Divan-ı Hikmet Seçmeler, haz. Kemal Eraslan, Ankara: KB Yayınları. S.14-17
[22] VELAYETNÂME Hacı Bektaş-ı Veli, (2007). haz. Halime Duran, Ankara: TDV Yayınları. S. 361; Ocak, 2011: 39).
[23] KUŞEYRİ. (1978). Kuşeyri Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul.s.410; Ocak, 2012: 100

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir