Babailik Ve Babailer Ayaklanması hakkında gerçekler (Dede Garkın, Baba İlyas, Baba İshak, Karaca Ahmet Sultan, Menteş Çelebi ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli)

Gerçek Ehl-i Beyt sevgisini ön planda tutan ve Irak’ta yaşayan Seyyid Ebu’l Vefâ’ya nisbetle anılan bu tarikât Anadolu’ya Dede Karkğın ve hâlifeleri ile yayılmış ve “Babâîlik” olarak tanınmıştır. Babailik içine Haydarîlik Tarikâtına girmesiyle tarikat Kalenderilik ve birçok Batıni yapıyı içinde eriterek Hünkar Hacı Bektaş Veli’den sonra Bektaşiliğe dönüşmüştür.
Haydariliğin aslı Kutb’ûd-Dîn Haydar tarafından Kalenderîlik ile Yesevîlik tarikâtının Ekberî sufi düşünce tarzı altında harmanlanarak birleştirilmesi ile kurulmuş bir tasavvuf yoludur. 12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve fa’al kolunu oluşturan bu tarikât mensupları, kendilerini hâkir görmek ve aşağılamak maksadıyle vücudlarına demirden halkalar takarak yalın ayak dolaşmakta, keçe ve çuhadan yapılma elbiseler giyerek zillet içerisinde ve bekâr kalmak suretiyle yaşamaktaydılar.[1]
Kalenderilik, daha sonraları Anadolu Aleviliği ve Bektaşîlik etrafında toplanmış ve zaman içerisinde değişmeler göstermiştir. Bâbâ’îyye/Vefâ’îyye, Yesevilik/Âhilik, Haydarîlik, Bektaşîlik/Babagan Kolu (Babalar Kolu)nu saymak mümkündür. Kalenderîliğin Anadolu’da doğurduğu en büyük ve en önemli sonuç, Bektaşilik gibi, heterodoks halk tasavvufunun en popüler tarikatının doğuşunu hazırlamasıdır.
Babailik Hareketinin temelinde o zamanlarda Anadolu’da fa’al olan Baba İshak gibi Şîʿa-i Bâtın’îyye dâ’îlerinin getirdiği fikirler yatmaktadır. Ancak o dönemdeki benzer tasavvufî çevreler içinde görüşler birleştirilip meczettiği için daha sonraki yorumların farklılaşmasına zemin hazırlamış ve çoğunlukla hadiselerin çok farklı bir mahiyet arzettiği sanılmıştır.
Şamanizm’den izler taşıdığı iddia edilen Bâbâilik Tarikâtı Anadolu Türkleri arasında taraftar bulmuştur. Daha sonra da bütün Anadolu’ya ve hatta Rumeli’ye yayılarak Bektaşiliğe dönüşmüştür. Bazı kaynaklarda Bâbâîler’in, Baba veyahut ta Resûl olarak andıkları Baba İlyas’ın ‘peygamber olduğuna inandıkları’ yazılsa da bu inancın varlığı tespit edilememiştir.
Baba İlyas’ın en önemli halifesi olan ve 13. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti’ni bir hayli uğraştıran Baba İshak, 1240 yılında asılarak idam edilmiştir. Asıl Bâbâilik Hareketi de Baba İshâk İsyânı’ndan sonra ortaya çıkmıştır. Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa, onun oğlu da Kırşehir’de türbesi bulunan Aşık Paşa’dır. Aşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi Menakıbı Kudsiye’sinde bu hadiseleri etraflıca anlatmıştır.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni’nin Kösedağ yenilgisi ( H. 640 / M. 1243 ) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. Anadolu’nun tamamı Aksaray’da ikâmet eden ve barışı tesis etmek ile görevlendirilmiş bir Moğol valisi tarafından yönetilmekteydi.
İşte bu fetret devrinde, Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menkûberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak fa’aliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler.
Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından art arda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs Horasanî gibi Şîʿa-i Bâtın’îyye Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi post-nîşin olmuştu. Vaktiyle, İlhanlı saraylarında mâkam ve mevki sahibi olan Şiî âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğollar’ın himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar.

Şeyh’ül Ekber Muhyiddin İbn Arabi ve Ekberilik

Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde, 27 Ramazan 560’da (hicri) Mursiye (Murcia), Endülüs’te (bugünkü İspanya) doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye’ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvufî bilgilere sahip kimseler vardı.
İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında ‘Ahmed İbnu’l-Esirî’ adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. Hakkındaki kayıtlara göre İbnu’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık Halvet’e çekilen İbnu’l-Arabi, halvetinden keşf yoluyla edindiği çeşitli bilgilerle çıkmıştır.
Endülüs’te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdad ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüştü. 1182’de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbni Rüşd’ün bilgi’nin akıl yolu’yla elde edileceğini söylemesiyle meşhur olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi’nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.
Bu senelerde ‘Şekkaz’ isminde bir şeyh’le tanıştı. Bu zat küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben’ dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183’de İşbiliyye’ye bağlı Haniyye’de ‘Lahmî’ isimli bir şeyhden, bu zatın adını taşıyan bir mescidde Kur’an dersi aldı.
1184-1185’de ‘Ureynî’ isimli bir şeyh’le tanıştı. Eserlerinde Ondan ilk hocam diye bahseder, çok faydalandığını söyler. ‘Ureynî’, Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllar’da ‘Martili’ adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî O’na:’Sadece Allah’a bak’ derken Martilî‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma’ diye öğüt vermişti. Martilî’ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zat, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, ‘Ureynî’’nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Biz ikimiz de, kendi halimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermişizdir’ dedi.
Bu yıllar’da İşbiliyye’de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzünün İbn Arabi’nin bakmaktan utanacağı kadar güzel olduğu söylenir.
1189’da Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye’li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii’nde kılan bu zatın ibadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayaklarının şiştiği söylenir.
Arabi, İşbiliyye’deyken (1190) hastalanıp okuma kabiliyyet’ini kaybetti. İki yıl bu halde kaldıktan sonra 589’da (Hicri) Sebte Şehri’ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye’ye döndü. Aynı yıl Tlemsen’e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594)[1] hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.
1196’da Fas’a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198’de tekrar Endülüs’e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu’nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200’de İlk defa Hac için Mekke’ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi’l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs’la sohbet etti. Hac’dan sonra Mağrib’de, oradan da Ebu Medyen’in şehri olan Becaye’de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke’ye geldi ve “Ruhu’l-Quds”, “Tacu’r-Rasul” adlı eserler’ini yazdı.
1204’de Medine, Musul, Bağdad’da bulundu. Musul’da, “et-Tenezzülatu’l-Musuliyye” yi yazdı. Musul’dan ayrıldıktan sonra Konya’ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevî’nin dul annesi ile evlendi. Konya’da iken “Risaletü’l-Envar” ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır’a geçti. Orada Futuhat-ı Mekkiye’deki sözlerinden ötürü Mısır uleması tarafından hakkında verilen idam fetvasıyla yüzyüze gelince gizlice oradan kaçtı.Tekrar Mekke’ye geldi ve burada bir süre kaldı. Bağdad ve Halep’de bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya’ya geldi. 617 de Şam’a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı. Şam’da kendisinin Fütuhat’tan sonra en büyük eseri olarak kabul edilen Fusus’u kaleme aldı(627/1230). İbn Arabi bu eseri rüya’sında Peygamber’den ümmetine aktarmak üzere aldığını belirtir. 638 de 22 R.Evvel’de (1239) Şam’da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun dağı eteğindedir. 1516 yılında I. Selim, Şam’ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi. Medfun bulunduğu türbenin kubbesinde -İbn Arabi’nin kendisine ait olduğu iddia edilen- ‘bütün yüzyıllar yetiştirdikleri büyük insanlarla tanınır, benden sonraki yüzyıllar benimle anılacak’ mealindeki bir beyit yazılıdır.

Ekberilik, Muhyiddin İbn Arabi’nin temel kavramlarını geliştirdiği sufi metafiziğinin Vahdet-i Vücud denilen meşrep veya okuluna bağlı olan sufileri tanımlamakta kullanılan bir terim. Batı dillerinde İkiliksizlik (non-dualism) denilen ve fenomenal dünyada çokluk-zıtlık olarak görülen ögelerin özlerindeki birliğinin vurgulandığı Vahdet-i Vücud, Ekberiliği tanımlayan bir öğretidir.
Tasavvuf âleminde ekberi sufilerin görüşlerine muhalif olan sufiler de bulunmaktadır. Her ne kadar öğretisinin Vahdet-i Vücud veya Ekberî öğretiye aykırı olup olmadığı tartışmalı da olsa Hindistan’da yaşamış sufilerden İmam Rabbani’nin Vahdet-i Şuhud öğretisi bu muhaliflerden bazılarınca benimsenmiştir.
Ekberilik sıfatı Şeyh’ül Ekber lakaplı Muhyiddin İbn Arabi’nin adına izafetle konulmuştur. Muhyiddin İbn Arabi’nin herhangi bir tarikat kurucusu olmadığı bilinmektedir. Ancak bir makam veya meşrep anlamında onun görüşlerini benimseyen tarikat önderleri olmuştur.[2]
Bunun yanı sıra Vahdet-i Vücud öğretisi Muhyiddin Arabi’den önce Nifferi, Cüneyd Bağdadi gibi sufilerin metinlerinde de bulunmaktadır. Ancak Muhyiddin İbn Arabi ve özellikle de onun öğrencisi Sadreddin Konevi tarafından geliştirilmesi, daha geniş şekilde izah edilmesi bu metafiziği benimseyen sufileri tanımlamakta Ekberî tabirinin daha kullanılmasını kolaylaştırmıştır.

Varlık birliği (Vahdet-i Vücud) öğretisinin baş sözcüsü olmakla birlikte kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Muhyiddin İbn Arabi’nin lakaplarından olan Şeyh-i Ekber’e atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar varlığın bir olduğunu kabul etmiş olsalar da Ekberi sufiler kimi görüşlerinde farklılıklar sergilemişlerdir. Örneğin Abdülkerim el-Cili ve Sadreddin Konevî her ikisi de Ekberî olmakla birlikte özgün görüşleri de olan ve başlı başına bir sufi metafiziği ve felsefesine sahip olan düşünürlerdir.
Vahdet-i Vücud öğretisinin baş sözcüsü olmakla birlikte kendisinden sonra Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen sufiler için Muhyiddin İbn Arabi’nin lakaplarından olan Şeyh-i Ekber’e atıfla Ekberî sıfatı kullanılmıştır. Her ne kadar varlığın bir olduğunu kabul etmiş olsalar da Ekberi sufiler kimi görüşlerinde farklılıklar sergilemişlerdir. Örneğin Abdülkerim el-Cili ve Sadreddin Konevi her ikisi de Ekberi olmakla birlikte özgün görüşleri de olan ve başlı başına bir sufi metafiziği ve felsefesine sahip olan düşünürlerdir.[3]

Haydar-ı Sultan ve Haydarilik :

Kutb’ûd-Dîn Haydar ya da Baba Haydar (Haydar Gazi veya Haydar-ı Sultan da denir). Hoca Ahmed Yesevî’nin dervişlerinden olup “Haydarîlik Tarikâtı” kurucusudur. Abdal Musa’nın atalarındandır. Haydarîlik Tarikâtı; Kutb’ûd-Dîn Haydar tarafından Kalenderîlik ile Yesevîlik tarikâtının Ekberî sufi düşünce tarzı altında harmanlanarak birleştirilmesi ile kurulmuş bir tasavvuf yoludur.12. yüzyıldan itibaren Kalenderîliğin en yaygın ve fa’al kolunu oluşturan bu tarikât mensupları, kendilerini hâkir görmek ve aşağılamak maksadıyle vücudlarına demirden halkalar takarak yalın ayak dolaşmakta, keçe ve çuhadan yapılma elbiseler giyerek zillet içerisinde ve bekâr kalmak suretiyle yaşamaktaydılar.[4]

Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesinde, Ahmet Yesevi’nin manevi evladı ve damadı olarak gösterilen Kudbüddin Haydar’ı[5] zindandan kurtarmak için Hacı Bektaş’ın şahin donuna girdiği bilinmektedir. Ahmet Yesevi ve baş halifelerinin turna donuna girip uçtukları. Hacı Bektaş Veli’nin ibriktarı ve baş halifelerinden Sarı İsmail’in şahin donuna büründüğü, yine Hacı Bektaş Veli’nin baş halifelerinden biri olarak gösterilen Baba Resul’ün bir yerde geyik bir yerde de güvercin donuna girdiği ve Ahi Evran’ın da yılan donuna girdiği anlatılmaktadır.[6]
Mezarı, Elmalı, Antalya’dadır. Mezarının bulunduğu yerde tekkesi kurulmuştur. Bu tekke 1826’da devletçe yıktırılan Bektaşi tekkelerindendir. 1220/1221 yılında Moğol İstilâsı sırasında hâyatını kaybetti.[7]

Kalenderîlik ya da Kalender’îyye (Qalandar’iyyah,

10. yüzyılda İran’da, Horasan Melametiliği’nden kaynaklanan bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan 12. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı İranlı bir sufinin gayretiyle teşkilatlanarak Orta Doğu’da ve Orta Asya’da geniş taraftarlar toplayan bir tasavvuf akımıdır. Kalenderîler, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrid etmiş, kanaat anlayışına sahip bir topluluktu.
Kalenderilik, yaşadığı toplumun nizamına karşı çıkararak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düşünce tarzının günlük hayat ve davranışlarıyla da açığa vuran tasavvuf akımıdır. Kalenderîlik söz konusu mistik temelini ve sosyal niteliğini tarihî akış içinde İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde ve değişik zamanlarda yeni unsurlarla zenginleştirerek geliştirmiş ve hep muhalif bir çevre olarak süregelmiştir. Kalenderi dervişleri 13. yüzyılda, Moğol istilasından kaçarak kalabalık guruplar halinde Anadolu’ya girdiler.
Kalenderilik, daha sonraları Anadolu Aleviliği ve Bektaşîlik etrafında toplanmış ve zaman içerisinde değişmeler göstermiştir. Bâbâ’îyye/Vefâ’îyye, Yesevilik/Âhilik, Haydarîlik, Bektaşîlik/Babagan Kolu (Babalar Kolu)nu saymak mümkündür. Kalenderîliğin Anadolu’da doğurduğu en büyük ve en önemli sonuç, Bektaşilik gibi, heterodoks halk tasavvufunun en popüler tarikatının doğuşunu hazırlamasıdır. 16. yüzyılda, Kalenderîler’in kalabalık sayıda katıldıkları üç büyük isyan hareketi vardır. Bunlardan ilki, II. Bayezid devrinde vukû bulan Şahkulu İsyanı, ikincisi Yavuz Sultan Selim zamanında gerçekleşen Bozuklu Celal ayaklanması, üçüncüsü ise Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Şah Kalender hareketidir.
15. yüzyılda tamamiyle Kalenderî hüviyetini taşıyan zaviyeler, kısmen 16. yüzyıl, kısmen de 17. yüzyıllarda Bektaşî zaviyelerine dönüştüler. Kalenderîlik Türkiye tarihinde hem dini-tasavvufi açıdan, hem de sosyal ve kültürel, hattâ folklorik açılardan derin izler bırakan Ahmed Yesevi’den başlayarak, Türk halk sûfiliğinin Bektaşilik’le son bulan bütün bir tarihini etkileyen bir tasavvuf akımı ve mektebini oluşturarak derin tesirler bırakmıştır. [8]

Dede Karkğın

Dede Karkğın, Dede Garkın, Dede Kargın, Dede Karğın, Dede Karkın ya da Dede Ğarkın[9]Vefâ’îyye[10] tarikâtının ruhanî önderi ve Horasan azizlerindendir.Günümüzde Mardin il sınırları içerisinde yer alan Dedeköy’de yaşamıştı. Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l Kudsiyye-Fi Menâsıbi’l-Ünsiyye” adlı eserinin ilk bölümü Dede Ğarkın hakında günümüzde elde kalan en önemli kaynağı teşkil etmektedir. İçlerinde en önemlisi Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs olmak üzere Şeyh Osman, Aynu’d-Devlet Dede, Hacı Bağdın, ve Hacı Mihman isimlerinde beş büyük hâlife yetiştirmişti

Mes’udiye tekkesine karargâh kuran Alevîler

Bu devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu.
Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar’ın nüfuzuyla Mes’udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.
Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas Horasanî
Melik Dânişmendiye devrinde bütün Anadolu’da meşhur olan Horasanlı Baba İlyas, “İbrahim Bey’in oğlu Yağ Basan Bey” zamanında Kayseri’ye kadı tâyin edilmişti. Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd tahta geçtiğinde, Amas’ya Kadılığı’na Taky’ed-Dîn’i, Mes’udiye Müderrisliği’ne Tâc’ed-Dîn Yûsuf Tebrizî’yi, Hankah Mes’udiye Şeyhliği’ne de Tâc’ed-Dîn Ebû’l Vefâ Harezmî’yi atadı. Ebu’l Vefâ’nın ölümü üzerine de yerine onun hâlifelerinden Kayseri Kadısı ve Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin en meşhurlarından olan Babâîler pirî Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyâs Horasanî’yi tâyin etti.
Babailik ve Vefai Tarikatı
Babâ’îyye ya da Babâîlik, Horasan doğumlu olan Ebu’l-Baka Baba İlyas bin Ali el-Horasânî [11]ve müridi Baba İshâk Kefersudî’nin ayaklanması ile tanınan Vefâî Tarikatı çevrelerine verilen addır.
Vefâ’îyye’nin içerisinden bir yan kol olarak ortaya çıkan Bâbâ’îyye’nin, Vefâ’îyye ile birlikte Kalender’îyye/Haydâr’îyye ve Yesevilik/Bektaşîlik te dâhil olmak üzere dört heterodoks tarikatın daha mensublarını teşkilâtlandırarak yönettiği, büyük çoğunluğuyla da Türkmen zümrelerini içine alan, senkretik bir dini ideoloji kullanmasına rağmen, dinî değil ama sosyal-siyasî bir hareket olduğunu kabullenmek daha doğru görünüyor. Bâbâ’îyye taraftarlarının daha sonraları Kızılbaşlar tarafından da kullanılan “kırmızı başlıklar” giydikleri bilinmektedir.
Bâbâ’îyye inancı, karışık ve farklı kaynaklardan gelen inançların İslâmî bir cilâ altında gerçekleştirilen Syncrétism (farklı dinî inançların kendi bünyesinde toplanmak suretiyle birleştirilmesi) ile eski Türkmen yapısının biri birlerini tamamladığı bir bütünü teşkil etmektedir.
Bu bütünün içerisinde İran ve Suriye’deki Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye’nin propagandasını yürüttüğü İsmâ‘îl’îyye’nin etkileri gözlemlenilmekle birlikte, gene de Bâbâîlik özünde Şiî bir akım değildir. Anadolu-Türk din tarihinde Bâbâîliğin asıl önemi ise “gayri-Sünni” hareket ve toplulukların temelini oluşturması olmuştur.[12]
Bektaşîliğin Dedebabacı (Babagan) kolunun bu tarikattan türediği söylenebilir. Abdallar, Çepniler, Kalenderîlik, Haydârîlik, Kızılbaşlar ya da Tahtacılar olarak da tanımlanan ve Alevîlik üzerinde etkin tesirleri görülen Babâîler sonunda Bektâşîlik içinde erimiştir.

Şücâ’ed-Dîn Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs bin Ali el-Horasânî Yaşamı

Şücâ’ed-Dîn Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs bin Ali el-Horasânî, 13. yüzyılda Bâbâ’îyye Tarikâtı’nın Anadolu’daki önderlerindendir. Yaşamını sürdürdüğü devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu.
Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar’ın nüfuzuyla Mes’udiye Medresesi müderrisi olan Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.
Baba İlyas’ın Dede Karkğın’ın müridi olarak üstlendiği görev
“Baba İlyâs”, XIII. yy’dan itibaren Türkmen zümreler arasında yayılarak,[13] Yesev’îyye, Kalender’îyye ve Haydar’îyye gibi diğer tarikatler ile birlikte XIV. yy’a kadar Anadolu’da mevcudiyetini sürdüren Vefâ’îyye[14] tarikâtının ruhanî önderi ve Horasan azizlerinden olan ve çok sayıda mürid ve halifeleri bulunan “Dede Karkğın” (Dede Garkın, Dede Kargın, Dede Karğın ya da Dede Karkın)[15] tarafından bu tarikâtın inançlarını Anadolu’daki Türkmenler arasında yaymak amacıyla Şeyh Osman, Aynu’d-Devlet Dede, Hacı Bağdın, ve Hacı Mihman ile birlikte görevlendirilmiş beş halifenin en genci ve meşhur olanı idi. Baba İlyas, 1231 yılında Amasya yakınlarındaki Çat (İlyasköy)[16] köyüne yerleşti.

Şâhsiyeti

Kendi adına bir tarikât kurmamış, Vefâ’îyye şeyhî olarak olarak Çat köyündeki zâviyesinde, İslâmiyet’e yeni girmiş olan, eski inançlarını koruyan ve okuma yazma bilmeyen yarı göçebe Türkmenler’e kendi anlayışlarına uygun bir tasavvuf anlayışı sunmuştur. Ayrıca, Türkmenler’i Selçuklu Hükümeti’nin baskısından kurtaracak bir Mehdî olarak ortaya çıkmıştır. Onun tâlimatlarını canla başla benimseyen Türkmenler kendisine “Baba Resûl’Allâh” adını vermişlerdi.
Kayseri Kadılığı’na tâyini
Manevî bir hayat sürdüğü Amasya’nın Çat köyünde müridleri tarafından mucizeler yaratan çok saygın bir üst düzey azîz olarak görülmekteydi. Melik Dânişmendiye devrinde ise bütün Anadolu’da meşhur olan Horasanlı Baba İlyas, “İbrahim Bey’in oğlu Yağ Basan Bey” zamanında Kayseri’ye kadı olarak atandı.
Hankah Mes’udiye Şeyhliği’ne tâyini
Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd tahta geçtiğinde, Amas’ya Kadılığı’na Taky’ed-Dîn’i, Mes’udiye Müderrisliği’ne Tâc’ed-Dîn Yûsuf Tebrizî’yi, Hankah Mes’udiye Şeyhliği’ne de Tâc’ed-Dîn Ebû’l Vefâ Harezmî’yi atadı. Ebu’l Vefâ’nın ölümü üzerine de yerine onun hâlifelerinden Kayseri Kadısı ve Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en meşhurlarından olan Babâîler pirî Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyâs Horasanî’yi tâyin etti.

Fikirleri

Baba İlyas, Tanrı sevgisinin dinin katı kurallarıyla oluşmayacağını, bunu ancak insanın kendi sevgisiyle yaratabileceğini söylüyordu. Kadın-erkek ayrımına karşı çıkıyor, bütün insanların eşitliğini savunuyordu. Türkmenlerin o zamanki yaşamlarına son derece uygun olan ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal düzen öneriyordu.
Anadolu Selçuklu yönetimi altında kötü koşularda yaşayanlar arasında da çok sayıda izleyicisi vardı. Torunu Elvan Çelebi’nin sağladığı yeni bilgilerin ışığı atında İbn-i Bîbî’nin çelişkili ifadeleri tekrar değerlendirildiğinde Bâbâ’î isyânının asıl tertipçisinin Baba İshâk Kefersudî değil, Baba İlyas’ın kendisi olduğu anlaşılmaktadır.[17]

Babai Siyasetinin İnançsal Temelleri

Rum (Anadolu) Selçukluları döneminde feodal beylere (atabeyler, emirler) topraklar sultan tarafından temlik edilmekte ve bunlar üzerinde yaşayan köylülerden vergi toplama hakkı verilen yurtlar olarak bilinmektedir. Toprağı kullanma ile birlikte -satış, devretme ve miras hakkı kuşkulu- toprak üzerinde özel mülkiyet kurumu doğmuştur. [18]

Bu dönemde büyük zenginlikler feodalların ellerinde yoğunlaşmış olsa da, tarım ürünleri, değiş tokuş edilen yada satın alınan mallar ve mamul mallar, savaş ganimeti sultana gidiyordu. Sultanın evlenmesi durumunda, yada başkentte bulunmadığı uzunca bir süreden sonra dönüşünde bu, feodallere duyurulur ve onlar da sultanın sarayına armağanlar götürmek zorundadırlar.
Sultan, gezi ve ziyaretleri esnasında geçtiği yerlerde kendisine güzel erkek ya da kadın tutsaklardan, altın dolu keselerden Türk ve Arap atlarından vb. oluşan armağanlar topluyordu. Tükenmeye yüz tutan hazine zaman zaman bağışlarla doluyordu.
Feodaller sultana verdikleri haraçları, durumları gittikçe kötüleşen köylülere fazlasıyla ödetiyorlardı. Perişan durumdaki köylüler, dayanılmaz bir zulüm altında bunalıyordu. Feodaller, köylülere, sultanın kendilerine baktığı gibi bakıyor. Böylece ülkede zorbalık ve baskı egemenliği sürüyordu. Elbette ki köylülerin ellerinden ürünlerinin zorla alınmasını devlete şikâyet edilmesi sonuçsuz kalıyordu.[19]

Böylece Horasanlı Baba İlyas ve Şamlı Baba İshak, Menteş Çelebi[20] feodal hükümete karşı, Sultan I. Alaadin’in son dönemlerinden itibaren (1230’dan sonra) oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği son on yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümeyi ve iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmayı amaçlamışlardı.
İran’da Zerdüşt Ortodoksizmine karşı yükselen heterodoks (aykırı) eşitlikçi ve paylaşımcı siyaseti, yani Heterodoks İslam’ı (Aleviliği) isyanlar, kutsal kişilerin yani Ehlibeyt ve On iki İmamların öcünü alma hareketleri olmaktan çıkmış ve kuramsal ütopik komünist ihtilaller niteliğini kazanmışlardı.
9. yüzyılın ilk yarısında 20 yıl aralıksız süren Babek Hurremi ihtilalci hareketi, onun bir çeşit devamı olan Karmati Alevilerinin ihtilalci siyaseti ile aynı yüzyılın sonlarında, yaklaşık 200 yıl süren bir devlet kurdurmuştu. Bu Karmati toplulukları, Mazdekizmden alınıp geliştirilen ütopik komünistik düzeni, kurdukları kale-kentlerinde (Dar al-Hicra) uygulamışlardı. Aleviliğin Babai siyasetinin de amaçladığı düzen farklı değildi.
Baba İlyas’ın “Peygamber olarak ortaya çıkma” eyleminden iki önemli nesnel olgu çıkarıyoruz: Tanrı-İnsan bütünlüğü ve Tanrı’nın insan olarak görünüm alanına çıkması (epiphaneion), insanlaştırılması. Tanrı’yı köylü kılığında tanımlama, köylü kitlesinin, yani halk çoğunluğunun yüceltilmesi, tanrılaştırılması olarak algılanmalıdır.
Bu çoğunluk, yani halk her şeyin mutlak sahibidir, her şeyi yapmaya gücü yeter. Yönetim erki de onundur, o kullanır ancak. Biz, tasavvuftaki “Enelhak (Tanrı benim)” inancının bir çeşitlemesi olan “El-Hakk-u Hüv-el Halk, v-el-Halk-u Hüv-el Hakk (Tanrı Halk’tır, Halk da Tanrı’dır)” söyleminin, bir veli tarafından uygulamaya konulması olarak görüyoruz. Bu bağlamda Halk’ı, Hakk’ın gölgesi ve örtüsü olarak yorumlayan tasavvufi görüşlere rağmen sonuç değişmiyor.
“Halk Hakk’ın gölgesi ve örtüsüdür’ yorumu da, Ortodoks İslamın (Sünnilik) devlet ve iktidar anlayışına taban tabana zıttır ve Halk demokrasisi anlayışıdır. Çünkü Şeriat yönetiminde: mutlak iktidar Allah’ındır. Ancak yeryüzündeki gölgesi ve peygamberin vekili halifeye devretmiştir. Bütün Müslümanlar Halife’nin tebaa’sıdır.”[21]
Demek ki, Malik-i Mülk (mülkün, dünyanın sahibi), Hakk ile eşitlenen Halk’tır. İktidar doğrudan halkındır. Baba İlyas yorumladığımız inancıyla oluşturduğu siyasette, örnek aldığı Babek Hurremi’den daha ileridedir..
Abu’l- Farac’ın, “Baba İlyas’ın Muhammed’in yalancı olduğu, peygamber olmadığını ileri sürdüğünü” yazması, Hıristiyanlığın Ortodoks mezheplerinin Muhammed hakkındaki düşünceleridir. Baba İlyas, Muhammed’e ne yalancı demiş ve ne de onu yadsımıştır. Böyle yapması, her inanç, din ve milliyetten (feodalların ezdiği) halk kitlelerini ayaklanmaya çağırma siyasetine aykırı düşerdi.
Onun düşüncesi, Ortodoks İslam çağı ve Muhammed’in peygamberliği artık sona ermesiyle toplumun Velayet Makamı olana Hz. Ali ve On İki İmam tarafın yönetilmesi gerektiği fikri zamanla her çağın halk ve insanlık önderi, o çağın hem imamı (velisi), hem peygamberidir fikrine dönüşmüştür.
İnsanlığı bunlar kurtaracak, halkları ezen zalimleri ortadan kaldırarak; dünyayı insanca kardeşçe yaşanır ve ortakça-eşitçe yararlanılır duruma getirmek onların görevidir. İşte ikinci önemli sonuç ya da nesnel olgu budur: Baba Resulullah, proto-Alevilerden Karmatilerin inanç ve düşünceleri ve onların devamı olan Nizari İsmaililerin Alamut lideri Hasan Sabbah inanç anlayışıyla harekete geçmiştir

Anadolu Alevîliği üzerinde yarattığı tesirler

Baba İlyâs’ın bu hareketle başlatmış olduğu tasavvufî-dinî hareket, asıl onun ölümünden sonra oğlu “Muhlis Paşa” ve diğer hâlifeleri aracılığıyla Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu döneminde “Abdalân-ı Rûm Hareketi” ve nihâyetinde de Bektâşîliği ortaya çıkarmış, XVI. yüzyılda da kendilerine Kızılbaş ve Râfızî adı verilen toplulukların doğmasına vesile olmuştur.
Babai ayaklanması kavşak noktası ve kendinden sonraki tüm kalkışmaların tetikleyici ve Anadolu’ya isyancı tohumların ekilmesinde eşit ve özgür bir dünyanın özlemini bize öğretmesi açısından çok önemlidir. Bu konu hakkında bilgi ve belgelerin azlığı ya da kasıtlı belgeleri saklanan bir dönem olması bizi bu uzun bekleyişe sürükledi. Üstelik eldeki belgelerdeki bilgilerin çelişkilerle dolu olması ince elemek sık dokumak gereğini getirmiştir.
Örneğin Hünkar Hacı Bektaş Veli Baba İlyas tarafından Rum diyarının önderi Karaca Ahmet Sultanı ikna etmeye gönderildiği için çatışmalar bulunmadığı, kardeşi Menteş’in çatışmalarda öldüğünü belirten kaynakların yanı sıra, küçük olduğu için savaşa katılamadığı az sayıda kalan kişiyle birlikte Karaca Ahmet Sultan’ın meclisinden Bacıyan Rum Teşkilatının onları kurtardığı ve koruduğu, bunların daha sonra Musayı Kazım soyundan gelen Hace Bektaş etrafında toplanarak hareketin devamı sağlandığı gibi birbiriyle çelişen bilgeler var. Bizce önemli olan Türkmenlerin sömürgeci Moğollara karşı ilk budun hareketi (ulusal direnişi) , Ankara’da kurulan Ahi Devleti ve ilk meclisleşme ( Bacıyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Gaziyan-ı Rum) , Türk dilinin resmi dil olarak ilanı, Hümanizmin kökenlerini atanlar bu ayaklanma içinde yetişmiştir.
Ahi Devleti’nin kurucuları içinde önemli yere sahip Şeyh Edebali kendisi gibi Kayı boyundan gelen Osman Bey’i kızı ile evlendirip, devletin anahtarını ona teslim etmiştir. Osman Bey ve Orhan Bey zamanında Divanı Hümayuna istedikleri an kapıyı çarpıp girebilen Alp Erenlere büyük saygı duyulurken, kendine bey unvanını yakıştıramayan Murat Hüdavendigar (Allah Gölgesi) adını alıp Türkmenleri ilk kez devlet mekanizmasından kovmuştur.
Türkmenler Hüseyin Gazi ve Battal Gazi döneminden Bizans zulmüyle inleyip Hıristiyan gibi gözükerek yaşarken, yine Bizans’a özenen Osmanlı onlara zorla Kızıl Börklerinin yerini yeşil sarık giydirip Müslümanlaştırmaya çalışmıştır. Bin yıl Hıristiyan zulmüyle inleyen Türkmenler bin yılda İslam zulmüyle karşılaşmışlardır. Katı Ortodoks Hıristiyanlık ve Şeriatçı İslam rejimleri altında karındaş hukukunu yaşatmaya, Heteredoks (karışık) İslam ya da Bâtıni – Tasavvufi inançlarını kâh gizli saklı yaşarken kâh da yeter deyip kalkışlarla kendi düzenleri kurmak istemeleridir.
1239-1240 tarihinde Anadolu’da yükselen, Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailiği yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve Karmati-Mazdek Ütopik Komünizminin ihtilalci geleneğinin Anadolu’daki yansımasıdır.
“Babai ayaklanmasının, Türkmenliğin artan öneminin ve Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi olduğu söylenmelidir. İsyan aynı zamanda anti-feodal özellikler edindi ve böylece bir sınıf savaşıdır” [22]Eylemin karargahı Ballıca Mağarası ve mağara kültüne kısaca değinirsek; Tokat’ ın batısında Yeşilırmak vadisine bakan kuzey yamaç da yer alan “Ballıca Mağarası” Tokat’ a 36 km Pazar ilçesine ise 8 km uzaklıktadır. İslami bir motifte olan Mağara kültünde Hz. Muhammed’e Vahy, Hıra mağarasında gelmiştir. Ve yine bir mağara da saklanmıştır. Çoban ve göçebe Türkmen topluluklarında mağaralar ve dağlardaki oyuklar kutsal kabul edilerek “korunak” olarak kullanılmışlardır. Yasak olduğu dönemlerde Hıristiyanlar ibadetlerini gizli olarak mağaralarda eda etmişlerdir. [23]
Mağara da zikirden amaç; bedeni arındırarak, ruhun “Hakk ile Hak” olmasıdır. Bu nedenle mağaralar kutsal kabul etmişlerdir. “Allah’ta yok (Fenâ Fillah) olma/kılabilme” makamı olarak kabul edilmiştir.Alevi tasavvufunda, mağara kalbi ve gönlü simgelediği gibi, içsel ve ruhani dönüşüm sağlayan bir aydınlanma mekanıdır. Mağara ana rahmini de sembolize ederek, yeniden doğuşu simgeler.
Hâce Ahmed-i Yesevi, 1103 yılında Yesi’de dünyaya gelmiş, 1166/7 de bir oyukta inzivaya çekilmiş ve 125 yıl Hakk’a ve halk’a hizmet ederek, 1228 yılında yine Yesi’de Hak’ka yürümüştür. Hacı Bektaş-i Veli, Anadolu’ya gelip Suluca-kara-höyüğ’ü yurt edindikten sonra, bir mağarada çile çekip zikretmiştir. Bütün Alevi Uluları geleneksel olarak bir mağara da Tevhid Çekip erbain çıkarmışlardır.
Ballıca Mağarası’nı barınak olarak kullanan dönemin Alevileri (Babai Toplumu), geleneğe uyanarak yeniden dirilir ve derlenir. Ballıca Mağarası geçici bir süre, Babai İsyanı’na katılan cemaate sığınak ve barınma mekânı olmuş, Babai kalkışmasında “Askeri Karargâhı ve Lojistik Destek” yeri olarak kullanılmıştır.
Baba İshak
Baba İshâk Kefersudî, Vefâîyye[24]tarikâtına bağlı Horosan azizlerinden Dede Karkğın’ın müridi olan Şücâ’ed-Dîn Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs bin Ali el-Horasânî’nin taliplerinden olup en önde gelen halifesidir.[25]Bu sebeple Babai ayaklanması’nın propaganda ve teşkilatlanma safhasından, fiilen başlatılıp yürütülmesine dek her hususta Baba İlyas adına hareket etme yetkileriyle donatılmıştı.[26]
Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran’dan göç etmiş bir Şiî’yi Sivas’a kadı olarak atadı.
Şiraz’da önemli bir mevkîye sahip, felsefe ve bâtınî îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlimden,[27] aslen “Binaz/Komnenos” Rum hanedanına mensûp olan, Amasya’da bir Rum İmparatorluğu kurmayı tasarlayan ve bunu başarabilmek için de Müslüman hüviyeti altında gizlenerek Müslümanlık-Hristiyanlık karışımı ortak bir öğreti geliştiren “Baba İshâk Kefersudî” vaktiyle dersler almıştı.[28]
Baba İshâk, Şirâz’da Mûhy’id-Dîn’in derslerine devam ederken Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin Elemût’taki Dâ’î Â’zamı “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ûd-Dîn Muhammed Sâni” tarafından Anadolu Dâ’îliği’ne atandı.
Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükümeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşâd yakınlarındaki Kefersûd nahiyesinde Elemût merkezli Şiîlik propagandalarını ve “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını neşriyâta başladı.

Baba İshâk Kefersudî’nin Anadolu’daki fa’aliyetleri

Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd iktidara geldiğinde “Mûhy’id-Dîn Muhammed bin Ali bin Ahmed Tahimî” adında İran’dan göç etmiş bir Şiî’yi Sivas’a kadı olarak atadı. Vaktiyle Şiraz’da önemli bir mevkî sahibi, felsefe ve bâtınî îlimlerde bir hâyli meşhur, belâgatlı söz söyleme üstâdı ve yüksek iktidar sahibi olan bu âlim adamdan Baba İshâk Kefersudî nâmında “Binaz/Komnenos” hanedanına mensûp bir Rum[29] asıllı dersler görmekteydi.
Baba İshâk Şirâz’da Mûhy’id-Dîn’in derslerine devam ederken, Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin Elemût’taki Dâ’î Â’zamı “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ed-Dîn Muhammed Sâni” tarafından Anadolu Dâîliği’ne atandı. Bu sırada Hocası Mûhy’id-Dîn Tahimî’nin Sivas Kadılığı’na tâyin edilmesi fırsatını çok iyi değerlendiren Baba İshâk, hocasının himâyesi altında Anadolu Selçuklu Hükümeti’nin de güven ve teveccühünü arkasına alarak Şimşat yakınlarında Kefersud nahiyesinde Elemût merkezli Şiîlik propagandasını ve “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını neşriyâta başladı.
H. 621 / M. 1225 yılında Mûhy’id-Dîn-i Ahmed Tahimî’nin vefâtından sonra hükümet aleyhinde yaptığı tahrikâtın duyulması üzerine Baba İshâk bir süre gizlenmek zorunda kaldı. Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas Horasanî’nin Amas’ya Mes’udiye tekkesine şeyh olduğunu öğrenince hemen oraya giderek kendisine mürid oldu. Baba İlyas Tekkesi’nde “Amas’ya Valisi Toğrak Bey” ile olan pîrdâşlığı sayesinde halkın gözünde itibarını gün geçtikçe artırmaktaydı.[30]
Baba İshâk Kefersudî’nin çıkardığı Bâbâî İsyanı
Vefâ’îyye tâkipçilerinden Ebu’l Bekâ Baba İlyas bin Ali el-Horasânî ve müridi Baba İshâk Kefersudî’nin çıkardığı Bâbâ’î ayaklanması, bugünkü Alevî-Bâtınî yerleşim yerlerini belirleyen isyândır. Anadolu’da Alevî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde etkili olmuştur
Baba İshâk Kefersudî kendi müridlerinden Sâd’ed-Dîn Köpek adında bir kişiyi Anadolu Selçuklu sarayına Şiîlik propagandalarını yürütmek amacıyla memur olarak yerleştirmeyi başarmıştı. Büyük Alâ’ed-Dîn Key-Kûbâd ile şehzadesi Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev-i Sânî devirlerinde Konya sarayına hulûl etmeyi ve “Şîʿa-i Bâtıniyye” nüfuzunu oraya sokmayı başaran bu bâtınî dervişi kendisine sarayda bazı taraftarlar edinmeyi de başarmıştı.
Maverâünnehir’den ayrılan ve Suriye yolundan geçen Şiîlerin en tercih ettikleri vatan Selçuklular’ın hükümran oldukları ülkelerdi. Sahib olduğu sahte vatanperverlik duygularıyle çevresinin etkisi altında kalan Şehzâde Gıyas’ed-Dîn Moğollarla itaatinden dolayı babası Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd-ı Evvel’i H. 634 / M. 1237 yılında zehirleyerek tahta çıktı.
Böylece Köpek te Emîr Sâd’ed-Dîn ünvanıyla vezîr-i â’zamlığa atandı. Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in elde ettiği bu başarılar sayesinde itibârını artıran Baba İshâk Kefersudî idare etmekte olduğu Anadolu’daki Bâtınîlik Teşkilâtı’nı daha da büyütme fırsatını yakaladı. Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Karahisar vilâyetlerinde Ebu’l Bekâ Baba İlyâs Horasânî adına yaptığı dâvetlerine daha da önem verdi. Onun bu fa’aliyetleri neticesinde binlerce insan Selçuklu düşmanı olarak “Bâtınî” oluyorlardı.[31]

Selçuklu Sarayında bir Baba İshâk müridi: Sâd’ed-Dîn Köpek

Sâd’ed-Dîn Köpek Baba İshâk Kefersudî’nin Selçuklu sarayına memur olarak gönderdiği bir müridiydi. Birinci Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd ile şehzadesi İkinci Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev devirlerinde Konya sarayına hulûl etmeyi ve “Şîʿa-i Bâtın’îyye” nüfuzunu oraya sokmayı başaran bu bâtınî dervişi kendisine sarayda bazı taraftarlar edinmeyi de başarmıştı. Bu devirde Moğol istilâları nedeniyle Orta Asya ve Maverâünnehir’den ayrılan ve Suriye yolundan geçen Şiîlerin en tercih ettikleri vatan Selçuklular’ın hükümran oldukları ülkelerdi. Sahib olduğu sahte vatanperverlik duygularıyle çevresinin etkisi altında kalan Şehzâde Gıyas’ed-Dîn Moğollarla itaatinden dolayı babası Âlâ’ed-Dîn Key-Kûbâd’ı H. 634 / M. 1237 yılında zehirleyerek tahta çıktı. Böylece Köpek te Emîr Sâd’ed-Dîn ünvanıyla vezîr-i â’zamlığa atandı. Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in elde ettiği bu başarılar sayesinde itibârını artıran Baba İshâk Kefersudî idare etmekte olduğu Anadolu’daki Bâtınîlik Teşkilâtı’nı daha da büyütme fırsatını yakaladı. Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Karahisar vilâyetlerinde Ebu’l Bekâ Baba İlyâs Horasânî adına yaptığı dâvetlerine daha da önem verdi. Onun bu fa’aliyetleri neticesinde binlerce insan Selçuklu düşmanı olarak “Bâtınî” oluyorlardı.[32]

Baba İshâk Hâlifeliği’nin ilânı

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan son derece memnuniyet duyan Baba İshâk Kefersudî, o zamana kadar Baba İlyas Horasânî nâmına yaptığı dâvetlerden vazgeçerek kendisini ön plâna çıkarmağa başladı. Yirmi bin ihtilâlciden oluşan bir kuvvet ile H. 632 / M. 1235 yılında huruç hareketi başlattı. “Emîr’ûl-Mü’minîn Sadr’ûd-Dünya ve’d-Dîn Resûl’ûl-Lâh Baba İshâk” ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukannaʿ benzeri bir şekilde Muhammed’in ruhunun Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu. Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla birdenbire elli bin kişilik büyük bir ordu haline dönüşen “Şîʿa-i Bâtın’îyye Fırkaları” Amasya, Tokat, Sivas, Çorum’dan batıya doğru ilerlemeye ve civar şehirlere saldırmağa başlamışlardı. Bâtınî – Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya doğru ilerliyorlardı. Babâîler’in bu huruç hareketi karşısında tecavüze uğrayan memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer hücra köşelerine doğru kaçışmaktaydılar. Sonunda durumun vahameti ve ihtilâlin ne kadar geniş bir alana yayıldığı hükümdara anlatıldı. İhtilâlin müsebbipleri arasında olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek derhal i’dam edildi.[33]

Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Anadolu’ya Geliş Sebepleri,
Babai Ayaklanmasına Katılması

Hacı Bektaş-ı Veli’nin tarihî şahsiyeti ve Anadolu’ya gelmeden önceki hayatı hakkında Vilâyetnâme’de yer alan menkıbevi bilgiler dışında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak onun “Horasan erenleri” diye bilinen Haydari[34], Kalenderi[35] akımına mensup sofilerden biri, dolayısıyla İmam Rıza’nın irşat ettiği Horasan Ehli Beyt Mektebinden olduğuna muhakkak nazarıyla bakılabilir.

Peygamber Torunu Hünkâr Hacı Bektaş Veli

Babası İbrâhîm-i Sânî, İmam Mûsâ el-Kâzım neslindendir ve Horasan hükümdarıdır; dolayısıyla Hacı Bektaş-ı Veli bir şehzadedir. Velayetname Hacı Bektaş Veli’nin soyunu yedinci İmam Musa Kazım’ın oğlu İbrahim Mükerrem Mucap aracılığı ile On İki İmamlara ve Peygamber’e bağlar. Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönem bilinmekle birlikte doğum -ölüm tarihleri çok kesin değildir.
Kaynaklar farkı tarihler vermektedir; Noyan, Velayetnamelerden hareketle Ebced hesabıyla Hacı Bektaş Veli’nin M. 1248-1337 arasında veya 1340 arasında yaşamış olabileceğini belirtir. Esad Coşan, Makalat[36] üzerine yaptığı doçentlik tezinde genel kanaatlere göre 1248- 1337/38 tarihinin kabul gördüğünü, ancak Hacı Bektaş ilçesi Halk kütüphanesinde yer alan Vilayetname ve yazma eserlerde (606/ 1209- 669/1270) tarihlerinin yer aldığını belirtir.
Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı tarihin netleşmesi bazı iddiaları aydınlatmak için gereklidir. Eğer birinci tarih (1248-1337) kabul edilirse, Hacı Bektaş Veli Osmanlı’nın kuruluş döneminde yaşamıştır ve Osmanlı devletinin askeri düzeninde sosyal ve inanç hayatında etkili olması muhtemeldir. Eğer ikinci tarih (1209-1270) kabul edilirse, Osmanlı devletinin kuruluşunda yer alamaz. Ancak Osman Bey’in bir Selçuklu Sultanı Alaettin’in izniyle “Uç Beyliği” kurmasında rolü olabilir. Velayetname’de de bu yönde açıklamalar vardır.
Ethem Ruhi Fığlalı, çeşitli kaynakları referans göstererek, bu sorunu enine boyuna tartıştığı makalesinde [37]Ankara Kütüphanesinde bir yazma risalenin kayda dayanarak onun 606/1209-1210 yılında doğup 669/ 1270-1271 yılında vefat etmiş olacağının daha doğru olacağı kanaatine ulaşır.
Alevi -Bektaşi topluluklar arasında Hacı Bektaş Veli’nin soy zincirinin İmam Musa Kazım ile Ali’ye ulaştığına dair kanaat yaygındır. Hacı Bektaş’ın soyundan geldiğini ileri süren Dergâhın Postnişinlerinden Cemalettin Çelebi (Müdafaa adlı eserinde), Hacı Bektaş’ın soy evladı olmadığını yol evladı olduğunu savunan Bektaşiliğin Babagan kolu Dedebabası Bedri Noyan benzer soy zincirini verirler;
Hacı Bektaş Veli- Seyyid İbrahim Sanî- Seyyid Musa- Seyyid İshak- Seyyid Muhammed- Seyyid İbrahim- Seyyid Hasan Seyyid İbrahim- Seyyid Mehdi- Seyyid Muhammed Sanî- Seyyid Hasan- Seyyid Mükerrem Mûcab- İmam Musa Kazım- Caferi Sadık- Muhammed Bakır-Zeynel Abidin-İmam Hüseyin-İmam Murtaza Ali.
Hacı Bektaş Veli’nin yol zincirinde kısmen farklılıklar vardır. Besim Atalay’a göre, Bektaşi Tarikatının sıralamasını Bektaşiler şu şekilde açıklarlar; “Hz. Ali- Hasan Basri-Habib Acemi- Davud Tai-Maruf Karahi- Şeyh Sari- Sakati- Cüneyd Bağdadi-Abu Ali Rudbadi-Şeyh Abu Ali Hasan- Şeyh Abu Osman Mağribi- Şeyh Abu Kasım Karkani- Şeyh Abu Hasan Hırkani- Şeyh Abu Hasan Tarmidi-Fazl Bin Muhammed Tusi- Hoca Ahmed Yesevi- Hoca Yusuf Hemadani- Şeyh Lokman Al Horasani- Tarikat Piri Hoca Bektaş-i Veli bin İbrahim Sani”[38]
Musa Kazım’ın oğullarından biri olan sekizinci İmam Ali Rıza Mekke’den Horasan’a gelir yerleşir. Harun Reşit’in oğlu Memun, İmam Rıza’yı zehirletir. Horasan halkı Musa Kazım’ın oğlu İmam Ali Rıza’nın kardeşi İbrahim Mucap’ı kendilerine sultan seçer. Seyyid Mucap’ın Ölümünden sonra sırasıyla onun oğlu Musa Sani, onun oğlu İbrahim Sani tahta geçer ve Hatem Hatun ile evlenir. Bektaş adında bir oğulları olur. İbrahim Sani Hakk’a yürüyünce melikliği Hacı Bektaş’a önerirler, o kabul etmeyince amcazadelerden Seyyid Hasan Horasan diyarının sultanı olur. Hünkar Hacı Bektaş sultanlık yerine nefsini yenmeye, riyazete yönelir. Bu soy zinciri Cemalettin Çelebi tarafından da kabul edilir ve Müdafaa da ifade edilir..
Alevi- Bektaşi Ozanları Hacı Bektaş Veli’nin soy zincirini 12 İmamlar’dan Caferi Sadık’ın oğlu Mûsa Kazım’a (745-799) ve oradan 17. Kuşakta Ali’ye bağlarlar.
Pirim nesl-i isna aşar değil mi
Kapısında kuldur bu kemter
Muhammed Ali varisi ilmi
Hünkar Hacı Bektaş Veli Pirimdir[39]

İsna aşar nesli 12 İmam neslidir. İsna-aşeriye Ali Şiası’nın Oniki İmam’a bağlı olan koludur. Türkiye’deki Alevi Bektaşiler de bu kola bağlıdır. (Diğer kollar; İsmailiyye-İmamlığın Cafer Sadık’tan önce ölen oğlu İsmail’e geçtiğini kabul edenler, Zeydiye-Zeynelabidin’in oğlu Zeyd’in İmamlığını kabul edenler – vb.)Pir Sultan Hacı Bektaş’ı İmam Rıza’nın torunu olarak açıklar;
Bahçende gördüm gülünü
Erenler sürsün demini
İmam Rıza’nın torunu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

İmam Ali Rıza (M. 770-818), İmam Musa Kazım’ın (M. 745-799) oğlu olduğuna göre Hacı Bektaş Veli soyunun İmam Musa Kazım’dan dolayı On İki İmamlar’a bağlanması kesindir.

Şah Hasan ile Hüseyn-i Kerbela’nın aslısın
Aşıkta sertaç olan Zeyn-ül İbad’ın aslısın
Hem Muhammed Bakır u Cafer İmam’ın aslısın
Mûsa-i Kazım Ali Mûsa Rıza’nın aslısın
Fahr-i alem Nûr-ı Çeşmi enbiya Nesl-i Ali
Şah-ı ekrem Kûtb-u azam Hacı Bektaş Veli[40]

Sersem Ali’nin bir mısrası açıklamaya özetler niteliktedir;
Hakk / Muhammed / Ali pirimin ceddi

Hünkar Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya Gelmeden Önce Haydari, Kalenderi Dervişi İdi

Velayetnâme’nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, hem Ahmed Yesevî hem de Yesevîli etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbüddin Haydar geleneklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydarî şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflâkî ve Âşıkpaşazade’nin eserlerde onun Vefâî[41] şeyhi olan Baba İlyâs-ı Horasânî’nin halifesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektaş-ı Veli’nin büyük bir ihtimalle Yesevîlik ile Kalenderîliğin karışımından oluşan Haydarîlik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu’ya geldiği, daha sonra Baba İlyâs-ı Horasânî çevresine girerek Vefâîlik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar da böyle yaşadığı söylenebilir.
Hacı Bektaş-ı Veli, Velâyetnâme’den anlaşıldığı kadarıyla Sulucakarahöyük’te bir Türkmen şeyhi olarak bir yandan kendi cemaati içinde mürşitlik görevini sürdürürken bir yandan da bugünkü Ürgüp yöresindeki Hristiyanlarla sıkı ilişkiler geliştirip onların ihtidasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca Şamanist Moğolların da Müslümanlığı kabul etmeleri için yoğun faaliyet göstermiştir. Her milletten halifelerini bu amaçla Anadolu’nun dört bir köşesine yollamıştır.

Küçükken önce ünlü sofi Lokmân-ı Perende’nin, ardından onun tavsiyesiyle Ahmed Yesevî’nin yanında eğitilir. Daha o zamanlar birçok keramet göstererek herkesi hayretler içinde bırakır. Ahmed Yesevî’nin “nefes evladı” olan Kutbüddin Haydar’ı esir düştüğü Bedahşan ilindeki kâfirlerin elinden kurtarır. Daha sonra onun artık olgunlaştığını gören Ahmed Yesevî, kendisine halifelik sembolleri olan cihaz-ı fakrı (taç, şamdan, seccade, sofra ve âlem) teslim eder, beline tahta kılıcını kuşatır ve Diyârırûm’u irşad etmekle görevlendirir. Önce Mekke’ye giderek hac görevini ifa eden Bektaş “hacı” unvanını alır. Dönüşte Necef’i ve Kerbelâ’yı ziyaret edip Anadolu’ya geçer.

Horasanlı Genç Hacı Bektaş, Dede Garkın ve Baba İshak Buluşması

Hacı Bektaş Samsat, Kefersud-Adıyaman, Maraş ve Elbistan bölgesindedir. 1230’lu yılların sonlarına doğru gelmiştir. Onun burayı seçmesinin önemli nedenlerinden biri önce Dede Garkın, sonra da Baba İlyas’la görüşecek olmasıdır.
Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l Kudsiyye’sinde, bu bölgede Selçuklu Sultanı Alaaddin’in, Baba İlyas’ın şeyhi Dede Garkın’a “on yidi pare kend vakf…” ettiği yazılıdır.[42] İmam Zeynel Abidin oğlu Zeyd soyundan Seyyid Ebu’l Vefa’nın yolağına bağlı Dede Garkın’dan el almış dört yüz halife vardır.[43]
1225-26 yıllarında Dede Garkın Elbistan ovasında kırk gün süren bir Ayn-i Cem yapar. Bu halifeler Dâr’a çekilir, “paymaçan virür”, “Hak yoluna en yakın Şeyh İlyas’ı” görerek, “Dede dört yüz halife alıp onu ziyarete gelir.” Baba İlyas baş halife seçildikten sonra, Dede onu Rum’a salar.[44]Birkaç yıl sonra Haraşna’da (Amasya civarı) dergâhını kurmuş olan Baba İlyas 12-13 yıl içerisinde “yitmiş iki biner adedlü mürid” sahibi oldu.[45]

Hacı Bektaş, burada yaşlı Dede Garkın’ı ziyaret edip onun halifeleri arasına girmiştir. Velâyetnâme’de Hacı Bektaş’ın İbrahim Hacı’ya nasip vermesi bu gerçekliği pekiştirmektedir. Zülkadirli ili Bozok’tan Türkmen arasına girerken onunla karşılaşıp kendisine mürid yapmıştı. Sonrasını Velâyetnâme’den aktarırsak:

“İbrahim Hacı’da bundan sonra nice kerametler ortaya çıktı. Üçok ile Bozok onun ekmeği oldu. Zülkadirli ilinde ayağına taş dokunan artık İbrahim Hacı’yı çağırırdı. O da kendisine muhip olanlara geyik derisinden tac giydirdi. Ölümünden sonra Dede Garkın oğulları gelip, Hacı İbrahim oğullarına, ‘Bu geyik derisi taç, Dede Garkın’ındır. Siz bunu nereden aldınız?’ diye sordular. Onlar da, ‘Bunu atamız İbrahim Hacı’ya Hünkâr Hacı Bektaş Veli giydirdi. Bizim yolumuz ona çıkar’ yanıtını verdiler. Dede Garkınlılar, Hacı Bektaş’ın tacının elifi ve Hüseyni, geyik derisi tacın Dede Garkın’a ait oluğunu herkesin bildiğini söyleyerek tartışır ve sonunda zorla onların elinden alırlar.”[46]
Hacı Bektaş’ın Velâyetnâme’ye göre kırda çobanlık yaparken karşılaşıp, geyik derisinden tac giydirdiği İbrahim Hacı ve ona bağlı olanların Niğde çevresinde yaşadıklarını Niğdeli Kadı Ahmed’den [47]en saldırgan tanımlamalar içinde öğrenmekteyiz. Kadı Ahmet, Hacı Bektaş’ın bir başka müridi olan Taptuk Erme’ye mensup olan Taptuki’lerden[48] de aynı biçimde söz eder. Haklarında neler anlattıklarını F. Köprülü’den okuyalım:

“O, Anadolu’daki bazı kabileler arasında athéisme (Allahsızlık) ve İbahiye [49] mesleğine mensup olanlar bulunduğunu ve bilhassa Niğde’de bunların çokluğundan söz eder. Gök Böri Oğulları, Turgut Oğulları gibi bazı göçebe kabilelerle Luluva vilayetindeki oduncular ve kömürcüleri ve Niğde civarında –adeta yalancı bir peygamber gibi türlü hile ve oyunlarla başına bir yığın cahil halk toplayan– İbrahim Hacı adlı İbahiye’ye mensup şeyh taraftarlarını küfr ve zındıklıkla itham eder. Yine Anadolu’da Taptuk isminde bir Türk şeyhine tabi oldukları için Taptuki, daha doğrusu Taptuklu namını alan bir taife mevcut olup, misafirlerine kızlarını, kız kardeşlerini, karılarını peşkeş çektiklerini söyler. Bu son ifade, Kızılbaş zümreleri aleyhinde Sünniler tarafından daima ileri sürülen bir isnaddır ki, bu iddialara ait elimizde mevcud en eski vesika ”[50]Bu tür iftiralar her dönem Alevi-Bektaşi – Kızılbaş toplumu için söylene gelmiştir.

Velâyetnâme metni, bizce Hacı Bektaş’ın Dede Garkın’dan el alıp onun geyik derisinden börkünü ya da tacını giydiği ve ilk muhiplerine bunu giydirdiğini gösteriyor. Demek ki, Dede Garkın yeni müridi genç Bektaş’ı, diğer dört yüz halifesine baş yapıp Rum’a saldığı ve ününün doruklarındaki Horasanlı Baba İlyas’a gitmesini salık verdi. Zaten Âşık Paşaoğlu da Hacı Bektaş’ın, Baba İlyas için Rum diyarına (Anadolu) geldiğini yazmıyor mu?
Ayrıca Baba Resul olarak tanınan Baba İlyas’ın, en önemli halifesi Şamlu Baba İshak da bölgede çok geniş söz sahibiydi; kentlerde yaşayan feodallerin topraklarını boğaz tokluğuna işleyen köylüler, göçerler ve tüm ezilmekte olan inanç ve etnik toplulukları arasında Baba Resul’un siyasetini yapıyor, onları örgütlüyordu.
Kuşkusuz Hacı Bektaş, Baba İlyas’tan önce Baba İshak’la burada tanıştı ve görüştü. Demek ki, daha başlangıçta Babai hareketinin içine girmiş bulunuyordu. Bölgede çok sevilip sayılan Baba İshak’la birlikte Hacı Bektaş da, orada bir süre kalıp bilgi ve görgüsü, eylemleriyle halkı aydınlatarak tanındı, büyük saygınlık kazandı. Olasıdır ki, Baba İshak’la birlikte Haraşna’ya (Amasya) gittiler.

Horasanlı Hacı Bektaş’ı Rum Erenlerine Vefai Tarikatı Önderi Baba İlyas Göndermişti

Hacı Bektaş, çok büyük olasılıkla Dede Garkın’la görüşüp-halleşerek ondan el alıp, halifesi olmuştu. Bu propaganda döneminde Baba İshak’ın birlikte giderek yol göstermesi ya da yanına adamlar katması sonucu kardeşi Menteş ile önce Sivas’a geçtiler. Oradan da Baba İlyas’ı görmeğe gittiler. Velâyetnâme’de bunlardan söz etmiyor. Ancak Âşık Paşaoğlu (1481), Elvan Çelebi (1358-9), Ahmet Eflaki (1353) ve Mehmet Neşri’deki (1492) kısa bilgilerle, Velâyetnâme (1480’li yıllarda) söylencelerindeki özü birleştirdiğimizde görülmek istenmeyen bazı gerçekler aydınlığa çıkıyor.

“Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diyen Âşık Paşaoğlu sürdürüyor: “Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler… O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikâyesi çoktur. Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler. Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı.[51] Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler.”[52]
Baba İlyas’ın hikâyesini elbette bilirdi Âşık Paşaoğlu. Onun beşinci kuşaktan torunuydu. Babası Şeyh Yahya’nın amcası Elvan Çelebi’nin yazmış olduğu soyunun tarihini bilmez mi? Ama Selçukluya başkaldırmış bir kişinin torunlarından olduğunu hiç açık eder mi? Elvan Çelebi de bütün suçu Baba İshak’a yükleyip, dedesini temize(!) çıkarmaya çalışıyor, Âşık Paşaoğlu ise kendisinden çok az söz ediyor.
Hacı Bektaş söylencelerini Velâyetnâme’de toplayıp Sultan II. Bayezid’e sunan Uzun Firdevsi, onun Baba İlyas ile ilişki ve yakınlığını yazmaktan çekinmiştir. Oysa Uzun Firdevsi’nin yazılı kaynak olarak başvurup yararlandığı, Mevlevi dedesi Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı yapıtında Hacı Bektaş’ın Baba Resul’un “has halifelerinden” olduğu kayıtlıdır.[53]Yine Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l Kudsiyye adındaki Baba İlyas ve soyundan gelenlerin söylenceler üzerine kurulu sosyal tarihinde Hacı Bektaş, Sultan tacına layık görülmüş ve övülmüştür.[54]

Baba İlyas’ın çok değerli altmış halifesinden en önde gelenidir. Yolu sürdürecek nitelikte olduğunu anladıkları için savaşın dışına çıkarmışlardır. O sıralarda Baba İlyas şehit edildiğinden, bu işle bizzat Baba İshak ilgilenmiştir. Kuşkusuz Velâyetnâme yazarı bunları biliyordu. Ama kullanmamış ya da kullandırılmamıştır. Velâyetnâme’nin elden ele çoğaltılarak Aleviler arasında dağıtıldığı ve II. Bayezid’in o dönem Safevi Türkmen Kızılbaş Devleti’nin Şah İsmail Hatayi’nin siyasetine karşı kullanmak amacı güttüğü kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak Aleviler Babailik’in[55] devrimci ve isyancı siyasetinin Bektaşi Dergâhında da kökleri olduğunu unutuyorlar. Balım Sultan, Şah Kalender Abdal Çelebi, Pir Sultan, Kul Himmet’in Şah İsmail Hatayi ile görüşüp bu oyunu bozacaklarını bilemeyecek tarihse bunu Şah kalender Abdal Çelebi’nin isyanında görecektir.

Hacı Bektaş Veli, Âşık Paşaoğlu’nun belirttiği gibi Baba İlyas ile görüştükten sonra, kardeşiyle birlikte önce Kırşehir’e, sonra Kayseri’ye gitti. Bize göre kendi keyfine gitmedi; Baba İlyas Horasanî tarafından, Musa Kâzım soyundan Hacı Bektaş Veli, Rum erenlerine Peyik (elçi) hizmetiyle gönderildi. Nasıl mı? Niçin mi? Velâyetnâme’nin söylencesel dilinden dinleyelim:

“Hünkâr Hacı Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana âleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di. Hünkâr’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’dan Seyyid Nureddin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkâr’ın geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘Selamını aldım’ dedi, yerine oturdu. Meclistekiler, ‘Kimin selamını aldın’ dediler. Fatma Bacı, ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi, onun selamını aldım’ dedi. Erenler, ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor’ diye sordular.
Fatma Bacı, ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor.’ Erenler, ‘Ne yapalım ki, Rum ülkesine girmesin. Yoksa ülkeyi elimizden alır, halkı kendisine muhip eder, artık Rum’da bize oyun olmaz, yer kalmaz. Bir şeyler yapalım da Rum ülkesine sokmayalım’ diye tartışmaya başladılar. Kimisi: ‘Kanat kanada verelim, arş altında Sidre’ye dek yolu keselim, Rum’a girmesin’ dedi. Hepsi bu önlemi uygun buldu. Velâyet kanatlarını birbirlerine çatarak yolu bağladılar. Hacı Bektaş Veli, Rum sınırına varınca yolun tutulmuş olduğunu gördü…”[56]

Kayseri ya da Kırşehir çevresinde Karaca Ahmet’in gözcülüğü altında bir toplantı yapılmaktadır. İlk dönem Osmanlı tarih yazıcılarından Tarihçi Ali, Künh-ül Ahbar’da: “Ol tarihte Rum erenlerinin şöhretli kutbu Karaca Ahmed Sultan idi. Çağında elli yedi bin müridi onun emrindeydi… Sivrihisar’da oturan Seyyid Nureddin adında bir zatın terbiyesinde seccade-nişindi…” diye yazmaktadır. Şakaayik’ta ise Horasan’da bir şahın, yani bir feodal beyin oğlu olduğu ve cezbeye kapılarak Rum ülkesine geldiği belirtilir.[57]

Bu toplantıda elli yedi bin er ya da mürid bir araya gelmiştir. Yani Aşiret ve oymakları temsil eden büyükleri mi bulunmaktaydı. Bu kişiler kendi kabileleri soydaşları adına konuşup tartışıp karar alıyorlardı belki. Karaca Ahmet Sultan Gaziyan-ı Rum’un baş erlerinden biri olacaktı daha sonra. Toplantıda Seyyid Nuredddin’in bulunup bulunmadığı açık değil. Ama kızı Fatma Bacı’nın burada ve görevli bulunduğu görülmektedir. Bu Fatma Bacı’nın daha sonra Alevi-Bektaşi edebiyatında Hatun Ana, Fatma Nuriye, Kutlu Melek, Kadıncık Ana diye anılacağını ve Bacıyan-ı Rum’un baş bacılarından olacağını biliyoruz.[58]
Bacıyan-ı Rum, yani Anadolu Bacıları Örgütü’nün temeli çoktan atılmış ve bu toplantının koruyuculuğu bile onlar tarafından yapılmaktaydı. Burada görevli Bacılar birliğinin de başında olduğu anlaşılıyor. Bölgeye yabancıların girdiği, yani Hacı Bektaş ve yanındakilerin yaklaşmakta olduğu ilk ona bildirilmiş. Erler ise onun aracılığıyla öğrenmişlerdir. Üstelik Fatma Bacı, Hacı Bektaş hakkında yeterli bilgiyi de edinip bildirmiştir.
Rum ülkesini 14. yüzyılın ikinci yarısında gezen Alman Joannes Schiltberger, “Türkmen kadınları da atla savaşır, ok atar ve yay kullanır tıpkı erkekleri gibi. Kadınlar ne zaman savaşa giderlerse, bir yanlarına kılıç, öbür yanlarına da yay bağlarlardı” diyordu. O dönemde Dulkadiroğullarının emrinde 30 ile yüz bin arasında kadın savaşçının varlığı söz konusuydu. Arap coğrafyacısı El Marvazi, Amazonlarla Türkmen kadın savaşçılarını birbirine benzetir.[59]

Bu toplantı sırasında Fatma Bacı’nın, dolayısıyla kadınların yerinin önemini görüyoruz. Ayrıca, eğer Seyyit Nureddin bu kızını Sulucakarahöyüklü İdris’e vermişse, Hacı Bektaş Veli’nin birkaç yıl sonra oraya gitmesinin rastlantı olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi o, kaynanasının önü sıra sadece ev ve el işleri yapan sıradan bir gelin değildi, ata biniyor, ok-yay kullanıyordu ve Bacıyan-ı Rum örgütü içerisinde önemli bir yeri de vardı. Hacı Bektaş’ın, Kendek’de Hacı Bereket’in yanında bir süre kaldıktan sonra Sulucakarahöyük’e gelmesinde, acaba Âşık Paşaoğlu’nun belirttiği “Hacı Bektaş’ın Bacıyan-ı Rum örgütünü seçmiş olması” ile ilişki yok mudur? [60]
Elbette ki olması gerekir. Âşık Paşaoğlu Tarihi’nin 1992 Milli Eğitim Bakanlığı baskısında bu önemli bölüm hiç ciddi olmayan ve o derece de yanlış Türkçeleştirilmiş bir anlatım içinde şöyle verilmektedir: “Bu Anadolu’da misafirler ve seyyahlar arasında dört tayfa vardır ki anılır.

Biri Anadolu Gazileri, biri Anadolu Ahileri, biri Anadolu Abdalları, biri Anadolu Bacıları… Hacı Bektaş Hazreti bunların içinden Anadolu Bacılarını seçti ki ona Hatun Ana derlerdi. Geldi onu kız edindi…”Demek ki göçer Türkmen yığınları, Anadolu’yu gezip görmeye gelmiş turistlermiş(!). İyi ki dipnotta: ‘Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum; Bacıyan-ı Rum’ diye metindeki asıl yazılışlarını verme ciddiyeti gösterilmiş.
Erenler Meclisine tekrar dönersek; Hacı Bektaş’ın Rum’daki erenleri ziyarete gelişinin ana amacı, Karaca Ahmed Sultan’ın 57 bin müridiyle, yani kendisine candan bağlı 57 bin kişilik gücüyle, Baba Resul’ün Suriye ve Anadolu’da her kavimden ve her dinden edinmiş olduğu 72 bin müridini birleştirmenin yollarını bulmaktı. Kırşehir, Kayseri, Sivrihisar-Eskişehir gibi Rum’un batısındaki kentlerin çevresindeki Türkmen yığınlarına önder olanların Ahi önderleri dâhil başkaldırı arifesinde kendileriyle birleşmesinin tez elden sağlanması gerekiyordu. Bu güçler Baba Resul tarafından, genç bilge ve yetenekli bir Ali soylu, yani Yedinci İmam Musa Kazım’dan inme Horasanlı Hacı Bektaş aracılığıyla birleşmeye çağrılıyorlardı.
Bu büyük toplantının, Baba İlyas’tan daha önce gelen bir haber üzerine yapılmış olması da olasıdır. Urfa-Samsat, Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan Amasya’ya Tokat’a uzanan bölgelerdeki kaynaşma ve gelişmelerden de habersiz olamazlardı. Belki de Baba Resul’den gelecek bir heyeti bekliyorlardı.
Hacı Bektaş Veli kuşkusuz, Velâyetnâme’de anlatıldığı gibi buraya ne güvercin donunda ve ne de tek başına gelmiş bulunuyordu. Kardeşi Menteş ve Baba İlyas’ın yanına kattığı bir bölük insanla birlikteydi. Ancak toplantının gözcüleri onları görüp, yukarıda açıkladığımız üzere gerekli yerleri bilgilendirmişlerdi.

Hacı Bektaş’la birlikte silahlı koruyucular da bulunuyordu ve “Hacı Bektaş Rum sınırına varınca, yolun tutulmuş olduğunu gördü.” Bu görünüm üzerine, posta güvercini uçurarak, bir mektupla kendisini tanıtmış; barış, birlik ve beraberlik amacıyla gelen Horasanlı Hacı Bektaş olduğunu anımsatmıştır. Buna rağmen Hacı Doğrul’un başını çektiği gözcü birlik doğan gibi üzerlerine giderse de onları, yanındaki koruyucular etkisiz hale getirmiş. Bizzat kendisinin de kavgaya katılıp, yırtıcı doğan Hacı Doğrul’un boğazına sarılmış olduğunu Velâyetnâme söylüyor. Bu olay, barışçıl simgeyi (güvercin) elinde tutan kişinin, kendini güçlü sanıp savaş çığlıkları yükseltene (doğana) karşı geri çekilmeyip, anında savaşa yönelmesi ve kavgaya hazır olması gerektiğini vurgular.

Hacı Bektaş Baba İlyas Dergâhından Geliyordu

Erenler toplantısında Fatma Bacı’nın, hakkında edindiği bilgileri aktarırken Hacı Bektaş’ın “Horasan erenlerinden olduğu ve şimdi Beytullah’tan geldiğini” söylemesi ayrıca dikkat çekicidir. Onun Beytullah, yani Allah’ın evi olarak nitelenen Kâbe’den geldiği özellikle belirtiliyordu. Bu Mekke’deki İslam Kâbe’si değildi. Beytullah, Baba İlyas’ın Amasya’daki dergâhıydı, yani şimdi bağlı bulunduğu Pirinin kapısıydı. Sadık Abdal Divanı’nda da Hacı Bektaş Dergâhı, benzer şekilde “hem Kâbe, hem de arş-ı alâ’da Tanrının oturduğu makam” olarak nitelenmektedir.
Alevi inancında Kâbe insan gönlüdür, insandır; bir talip pirini, mürşidini evinde ziyaret etse, Hac yerine geçer. Baba İlyas, o dönemden kalan kaynakların belirttiği gibi, “Resul-Allah”(Tanrının elçisi, peygamber) olarak ün yapmış, sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayrimüslim yerleşik ve göçer kır toplulukları arasında, “Tanrı’nın Baba’ya göründüğü; ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı” yayılmıştı. Çağın merkezi feodal yönetim ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu, “Peygamber” kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.

Karaca Ahmet Sultan’ın “Horasan şahlarından birinin oğlu olduğunu” söylemesi, onun gerçekten Bektaş’ın yaşlarında bir beyoğlu olduğunu gösterebilir. Belki de Horasan’dan tanışıklıkları vardı. Rum’un batısı Karaca Ahmet’ten soruluyordu ve aynı zamanda bir hekimdi. Kendisine bağlı elli yedi bin müridiyle çok büyük bir güçtü. Rakip bir önder tehlikesi her an var olabilirdi. Horasanlı Hacı Bektaş bu sırada devreye sokulmuştu.
Dede Garkın’ın kendisine gönderdiği Hacı Bektaş, Baba Resul’un, çok iyi yetişmiş, ileri görüşlü ve sağduyu sahibi bir bilge, çağının olaylarıyla birlikte bilgilerini de sindirmiş bir siyasetçi ve bilgin olarak büyük keşfidir.
Hacı Bektaş Karaca Ahmet Sultan’ın kişiliğinde bilgi, görgü, inanç ve ikna gücüyle elli yedi bin Rumlu Erenler topluluğunu kendisine bağlamış ve peşinden çekip götürmüştür. Zaten Karaca Ahmet’in, Orhan dönemine dek yaşadığı ve Babailerden olduğunda Osmanlı tarih yazıcıları hemfikirdirler.
Velâyetnâme’de bu bölümdeki keramet söylemleri, dönemin tarihsel sürecindeki toplumsal ve siyasal koşullar iyi incelenerek, nesnel temelde okunup değerlendirilirse daha da ayrıntılandırılabilir. Hacı Bektaş Veli’nin, Baba İlyas Baba İshak ve Kardeşi Menteş önderliğindeki, “Sultanlığın feodal çözülüşünün bir ifadesi olan ve böylelikle anti-feodal özellikler edinerek bir sınıf savaşı kimliğine bürünmüş olan” büyük Babai halk ayaklanmasına katılmadığını iddia edenler utansınlar.[61]

Babailer ve Babai Ayaklanması

Baba İlyas’ın mürşidi/piri Dede Garkın’dır. Menakıbul – Kutsîye ile Hacı Bektaş-ı Veli Vilayetnamefi’nin verdiği bilgiler tamamlanacak olursa Dede Garkın Moğol istilası önünden kaçan Harzemliler ile Anadolu’ya gelen ve muhtemelen 1220 dolaylarında Elbistan havalesine yerleşen bir Türkmen babasıdır.[62] Elvan Çelebiye göre ise Dede Garkın’ın baş halifelerinden olan Baba İlyas, Dede Garkın’ın görevlendirmesiyle Amasya’nın Çat köyüne giderek zaviyesini kurmuştur.
Şeyh Ebu’l-Beka Baba İlyâs-i Horasanî, Moğol istilâsı sırasında Harezmşahlar’ın hakimiyetindeki Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş bir Türkmen Şeyhi’dir. Baba Resul diye de tanınan Baba İlyas 637’de (1239/40)’de Anadolu Selçuklu Sultani II. Giyaseddin Keyhüsrev’e karşı iktidar erkini ele geçirmek amacıyla bir halk ayaklanması hareketi başlatır, diyorlar tarih araştırmacıları.Baba İlyas, Haraşna (Amasya) – Çat Köyü’ndeki Zaviyesini “Askeri Komuta Merkezi” haline getirerek Babai Hareketinin Başkomutanlığına atadığı halifesi Bayat boyundan Baba İshak ve 60 Türkmen Babası ile isyanı organize etmiştir.
Babai İsyanına katılan ve belli yöreleri teşkilatlayan bazı önderler şunlardır; Piri Baba, Koyun Baba, Hubyar Sultan, Şeyh Nusret, Gajgaj Dede, Davut Baba, Pertev Sultan, Emir-i Çin Osman, Ayna Dola, Nure Sufi, Hacı Mihman, Şeyh Edebalı, Menteş ve Kardeşi Hace Bektaşı Veli , Sarı Saltuk, Barak Baba, Aybek Baba, Baba Merendi, Taptuk Baba, Emircem Baba, Şeyh Hasan Oner, Şıh Bahşiş, Şeyh Ahmet Tavil, Geyikli Baba, Dur Hasan Baba, Şeyh Balı, Karaca Ahmet Sultan gibi bir çok Baba İlyas halifesi katılmış, bunlardan çok azı kırımdan kurtulabilmiştir. Yada Alevi hareketini daha sonra toparlamak üzere bölgeden müritlerce uzaklaştırılmışlardır.
Malya katliamından geri kalan baba ve dedeleri Alevi Seyyid Ocaklarını Hacı Bektaşi Veli (1209/10-1271/3) çevresinde 1240 sonrası toparlayarak Alevi – Bektaşi örgütlenmesini yeni baştan yaratarak ve yaşatarak bugünlere getirmişlerdir. Bu nedendir ki Ahmet Yesevi-Ebul Vefa-Baba İlyas’ın halifeleri 1240 sonrası Hace Bektaşi Pir kabul ettiklerinden onun halifesi sayılmışlardır.
Baba İshak tarafından harekete geçirilen Türkmenler Malatya ahalisini isyana teşvik etmişler ve batıya doğru yönelmişlerdir. Harekatın boyutları büyümüş, giderek Sivas Tokat, Amasya, Çorum,Yozgat, Nevşehir, Kırşehir ve Aksaray’ı sarmıştır.Baba İshak ve Türkmen ordusuna karşı ilk savaşa giren ve yenilen Malatya valisidir. İkinci kez Malatya valisi Muzafferuddin Alişir Hıristiyan halk ve Manastırlardan topladığı okçularla birlikte Kürtler ve Germiyanlılar’dan oluşturduğu bir ordu ile Baba İshak Türkmen kuvvetleriyle savaşır ve yenilir.
Böylece Horasanlı Baba İlyas ve Şamlı Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaeddin’in son dönemlerinden itibaren (1230’dan sonra) oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği son on yılda yarattığı ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümeyi ve iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmayı amaçlamışlardır.[63]
Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak,”Babai isyanını nakleden çağdaş kaynakların hemen tamamı, olayların, Baba İshak tarafından Maraş ve Elbistan mıntıkasında girişilen faaliyetlerle başladığını haber verirler” demektedir.[64]
Prof.Dr.Mikail Bayram ise, Baba İshak’ın harekatını Moğollara ve Moğol yanlısı yönetime karşı direniş arz eden Türkmen İsyanı olarak değerlendirmektedir. [65]
Dr.İ.Kaygusuz ise; Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğinde ki toplumsal başkaldırıyı: “Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi, Karmati-Mazdek geleneğinin Anadolu’daki yansıması” olarak değerlendirmektedir.[66]
Aslında Babai Ayaklanmasi’nda daha önemli belirleyici unsur “Alamut Nizari İsmaili öğretisi ve stratejisi”dir.
Gadi Nassi; “İki Bizans gizemci hareketi” dediği Paulikien (Polisyenlik) ve Bogomillik öğretisinin “Osmanlı tasavvufunun doğuşu”nu hazırladığını; Babai ve Bedreddin ayaklanmalarının coğrafi ve düşünsel altyapısını oluşturduğunu belirtmektedir.[67] Önemli tarihçimiz, Prof.Dr.Fuat Köprülü’de aynı görüştedir.
10 Muharrem 637/12 Ağustos 1239 Çarşamba günü başlayan Babai isyanı Malatya Sivas Amasya güzergahındaki bölgelerde yaygınlaşır. Selçuklu başkenti Konya’ya yürümek üzere Kırşehir-Malya Ovası’nda Türkmenler toplanır. Selçuklu ordusu Kürt Ermeni Gürcü ve Frenk askerlerinden oluşan bir kuvvetle Kasım ayında Malya Ovası’nda çocuk ve kadınlarla olan Babai Türkmenlerine saldırarak kılıçtan geçirilir. Baba İshak öldürülerek isyan kanlı bir şekilde 1240’da bastırılır.
Ayaklanma öncesi Ebu’l Ferec (Ö.1286)’e göre; bir Türkmen Şeyhi olan Baba İlyas Amasya’daki zaviyesinde kendisini Resul ilan ederek Anadolu’daki Türkmenleri kazanmak üzere baş halifesi Şeyh İshak’ı Adıyaman’a gönderir. İşte bu dönemde de kanımıza göre; Baba İlyas’n halifesi Piri Baba’yı damadı Şeyh Hasan Oner’e ulak olarak Malatya Arapkir’e göndermesi güçlü bir olasılıktır. Baba İshak Şami ve Piri Baba Adıyaman Malatya bölgesinden topladıkları Türkmen oymaklarıyla Konya’ya yürümek için Malya Ovasına gelmişlerdir. Yenilgiden sonra ise dağılmışlardır.[68]
Amasya tarihçisi H. Hüsameddin’e göre Amasya valisi Berge Han Baba İlyas’n müridi olduğu için onu koruyarak Amasya’da şeyhliğine devam ettirmiş ve vakfiye vermiştir,1258/9 tarihinde ölmüştür. Türbesi ise Çat Köyün’dedir. Diğer bir rivayete göre ise, Baba İlyas Amasya kalesinde hapisteyken zindandaki hücreye bir at gelerek buna binmiş ve göğe ağıp gitmiştir. Tıpkı Hz. İsa yahut Mani gibi bir daha yeryüzüne gelmek üzere göğe çekilmiştir.
Bu durumu gören hücresindeki keşiş ise Müslüman olmuştur. Bir başka rivayete göre ise, Baba İlyas, Amasya kalesi burçlarına asılmıştır. Burçtan cesedi müritleri gizlice alarak, bu günkü Amasya Turhal yolu üstündeki İlyas köyü (Çat) adıyla bilinen yere defnedilmiştir. Halen halk tarafından türbesi ziyaret edilerek dilekler tutulmakta, çeşitli dertlere derman ve hastalara şifa dilenmekte, koçlar ve horozlar kurban edilmekte, adaklar sunulmaktadır. Bölgede ki insanlar burayı, Sarılık Evliyası olarak anmaktadırlar…
Yine H.Hüsameddin ‘e göre Amasya merkez’de Ambarlı Evliya Türbesi olarak anılan mekanında Baba İshak Kefersudi’nin türbesidir. Kanımıza göre, Malya ovasında öldürülen Baba İshak’n naşı Babai müritlerce alınarak gizlice buraya getirilerek konuştur. Baba İlyas’ın türbesi, Amasya’dan Turhal’a giderken 10, Km. bulunan İlyas (eski Çat) Köyü’nde bulunmaktadır
Aşıkpaşaoğlu (1392/3-1423/4) ise; Baba İlyas’ı Seyyid Ebül Vefa halifesi olarak zikrederek, Hacı Bektaş’ın ise, Horasan’dan kalkarak Baba İlyas’ı görmeye geldiğini ve gördüğünü, kardeşi Menteş’inde Sivas’da şehit olduğunu, kendisinin de Kara-Öyüğ ‘e yerleşerek Anadolu Bacılarını (teşkilatını) seçtiğini belirtmektedir.
Alevi Ocak zade dedesi olarak Baba İlyas-ı Horasanî soyundan gelenler Çorum Meçitözü ilçesi Kalecik Köyü’nde yaşayan pir ve piroğlu aileleridir. Baba İlyas’ın torunlarından Elvan Çelebi büyük dedesinin geleneğini Alevi töresini yolunu devam ettirmek için Kırşehir’den ayrılarak Çorum’un kendi adıyla anılan köyüne zaviyesini kurarak tasavvufi düşüncelerini yaymıştır. Baba İlyas Oğuzların Bayındır boyundandır.
Prof Dr.Osman Turan şöyle demektedir: Özünden kopmuş Selçuklu yönetimi ise; Kürt, Gürcü, Rum, Ermeni asillerini ve Frenk şövalyelerinin oluşturduğu kuvvetlerle Babai Türkmenlerini ancak yenebilmişlerdir. Fakat bu hareket; “Türk dirlik ve birliğini” sağlama yönünden fikri bir harekâtın babası olarak; Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu sağlamışlardır. Bu anlayışın ürünü ve hedefi olarak da; Babai İsyanı’na katılan “Kolonizatör Türk Dervişleri”ni, Şeyhleri, Babaları, Dedeleri, Abdalları, Ahileri, Bacılar Örgütünü; Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ÖNCÜ olarak görmekteyiz.[69]
1240 Tarihi; Alevi Toplumu için bir kırılma ve dönüm noktası olduğu kadar, yeniden derleniş ve diriliş, Malya Ovası yenilgisi sonucundan bilgi ve beceri edinme nirengi noktasıdır.Malatya’lı Süryani tarihçisi Ebul Ferece göre Baba İlyas Halifesi Baba İshak’ı Adıyaman’a göndererek isyanı başlatmıştır. Babailer halk hareketinin stratejik hattı Malatya Amasya güzergahıdır. Bizim kanaatimize göre, bu hat üzerinde bulunan baba ve dedeler ile Türkmen oymakları ayaklanmaya katılmışlardır.
Pavlikanizm Babai Hareketini tarihsel kalıtım olarak etkilemiştir. Orta-Asya’dan kopup gelen Şamanist ve Heterodoks İslâm olan Türkmenler; Fırat Havzası’nda ki yerli halkların inanç ve kültürlerinden de etkilenmişlerdir. Ama bu halkları da kendilerine tabi kılarak organizasyonları içine dahil etmişlerdir. Bu nedenle Babailer İsyanı bir Türkmen ayaklanmasıdır…
Babai Harekâtı çok girift bir başkaldırı olup; çeşitli kesimdeki Türkmenlerin yer aldığı devleti ele geçirme isyandır. Babailer İsyanı’nın devamı olarak da kent ve kasabalarda Ahi direnişini görmekteyiz. Her iki isyan ve direniş, mevcut iktidara ve ‘sömürgeci’ Moğol istilasına karşı “MİLLİ” bir karşı koymadır, ulusal şahlanıştır…

Horasanlı Hacı Bektaş’ı Rum Erenlerine Baba İlyas mı göndermişti?

Hace Bektaş, Elbistan ovasında Dede Kargın’la görüşüp-halleşerek halifesi olmuştu. Ancak son araştırmalarımızda vardığımız sonuca göre, otuz yaşlarındaki genç İsmaili daisi olarak Batıni derviş Hace Bektaş’ın bir kaç yıllık gezi ve propaganda görevinin arkasından son durağı Rum diyarı, yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmed Yesevi yada onu izleyen çevre değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Bu propaganda döneminde batıni daisi Hace Bektaş’ı, ya bizzat Baba İshak’ın kendisi Baba İlyas’a götürdü, ya da yanına adamlar katarak gönderdi. Vilayetnâme bunlardan açıkça söz etmiyor. Ancak Aşık Paşaoğlu (1481), Elvan Çelebi (1358-9), Ahmet Eflaki (1353) ve Mehmet Neşri (1492)’deki kısa bilgilerle ve Vilayetnâme (1480’li yıllarda) söylencelerindeki özü birleştirdiğimizde, gerçekler aydınlığa çıkıyor.
“Hace Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim” diyen Aşık Paşaoğlu sürdürüyor:
“Bu Hace Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler… O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Hace Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler.. Hace Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler…” [70]
Hace Bektaş Veli, Âşık Paşaoğlu’nun belirttiği gibi Baba İlyas ile görüştükten sonra, kardeşiyle birlikte önce Kırşehir’e, sonra Kayseri’ye gitti. Bize göre keyfince gitmedi; Baba İlyas Horasani tarafından, Rum erenlerine Peyik (elçi) hizmetiyle gönderildi. Nasıl mı? Vilayetnâme’nin söylencesel dilinden dinleyelim:
“Hünkâr Hace Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana aleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di. “Hünkâr’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyid Nureddin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmet de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkârı’n geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘dedi selamını aldım’, yerine oturdu.“Meclistekiler: ‘Kimin selamını aldın?’ dediler. Fatma Bacı: ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi; onun selamını aldım.’ dedi. Erenler: ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor?’ diye sordular. Fatma Bacı: ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor…“ [71]
Görüldüğü gibi burada (Kayseri ya da Eskişehir çevresinde), Karaca Ahmet’in gözcülüğü altında bir toplantı yapılmaktadır. İlk dönem Osmanlı tarih yazıcılarından Tarihçi Ali, Künh-ül Ahbar’da
“Ol tarihte Rum erenlerinin şöhretli kutbu Karaca Ahmet Sultan idi. Çağında elli yedibin müridi onun emrindeydi… Sivrihisar’da oturan Seyyid Nureddin adında bir zatın terbiyesinde seccade-nişindi…”
diye yazmaktadır. Şakaayik’te ise Horasan’da bir şahın oğlu olduğu ve cezbeye kapılarak Rum ülkesine geldiği belirtilir.[72]
Karaca Ahmet Sultan Gaziyan-ı Rum’un baş erlerinden biri olacaktı daha sonra. Toplantıda Seyyid Nureddin’in kızı Fatma Bacı’nın görevli bulunduğu görülmektedir. Bu Fatma Bacı’nın daha sonra Alevi-Bektaşi literatüründe Hatun Ana, Fatma Nuriye, Kutlu Melek, Kadıncık Ana diye anılacağını ve Bacıyan-ı Rum’un baş bacılarından olacağını biliyoruz.[73]
Hace Bektaş’ın Rum’daki erenlerini ziyarete gelişinin amacı; Karaca Ahmet Sultan’ın 57 bin müridiyle, yani kendisine candan bağlı 57 bin kişilik gücüyle, Baba Resul’un Suriye ve Anadolu’da her kavimden, her dinden edinmiş olduğu 72 bin müridini, yani bu denli insan gücünü birleştirmenin yollarını aramaktı. Bize göre, Kırşehir, Kayseri, Sivrihisar-Eskişehir gibi Rum’un batısındaki kentlerin çevresindeki Türkmen yığınlarının önderleri, başkaldırı arifesinde kendileriyle birleşmesinin tezelden sağlanması gerekiyordu. Genç bilge ve ermiş, yedinci İmam Musa Kazım’dan inme Horasanlı batıni daisi Hace Bektaş aracılığıyla birleşmeye çağrılıyorlardı.
Bu büyük toplantının, Baba İlyas’tan daha önce gelen bir haber üzerine yapılmış olması da olasıdır. Urfa-Samsat, Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan Amasya’ya Tokat’a uzanan bölgelerdeki kaynaşma ve gelişmelerden de habersiz olamazlardı.
Kaynakların hemen hepsinin Karaca Ahmet Sultan’ın “Horasan şahlarından birinin oğlu olduğunu” söylemesi, onun gerçekten Bektaş’ın yaşlarında ve bir bey oğlu olduğunu gösterebilir. Belki de Horasan’dan tanışıklıkları vardı. Rum’un batısı Karaca Ahmet’ten soruluyordu ve aynı zamanda bir hekimdi. Kendisine bağlı elli yedi bin müridiyle çok büyük bir güçtü. Horasanlı Hace Bektaş bu sırada devreye sokulmuştu. Hace Bektaş, Karaca Ahmet Sultan’ın kişiliğinde bilgi, görgü, inanç ve ikna gücüyle elli yedi bin Rumlu Erenler topluluğunu kendisine bağlamış ve peşinden çekip götürmüştür. Zaten Karaca Ahmet’in, Orhan dönemine dek yaşadığı ve Babailerden olduğundan Osmanlı tarih yazıcıları hemfikirdirler.

Baba İshak Selçuklu Ordularını Peşpeşe Yeniyor

Baba İlyas’tan haberi alan Baba İshak ayaklandırdığı güçlerin başına geçerek Kefersud’dan hareket etti. Hısn-i Mansur (Adıyaman), Gerger ve Kahta üzerinden ilerlemeye başladı. Kadın erkek, genç yaşlı eli silah tutan herkes savaşa katılmış, onun peşinden Baba Resul’u görmeye gidiyorlardı. İbn Bibi’nin tanımlamasına göre, büyük çoğunluğu “Siyah libaslı, kızıl börklü ve ayağı çarıklı Türkmenlerdi” bunlar ve heterodoks İslam (Alevi) inançlıydılar. Baba İlyas’ın peygamberliğini kabul edip ilerledikçe sayıları da artıyordu. Malatya valisi Muzafferuddin Alişir Selçuklu ve Hıristiyan paralı askerlerden bir orduyla Baba İshak’ı karşıladı. Yapılan meydan savaşında yenildi ve tüm ağırlığını bırakarak Malatya’ya geri çekilmek zorunda kaldı. Kürt ve Germiyanlardan oluşturduğu ikinci bir orduyla Elbistan ovasında saldırdıysa da, Baba İshak’ın yeni katılımlarla güçlenmiş ordusu tarafından bozguna uğratıldı.
Sivas’ı alıp İğdişbaşı Hurremşahı ve diğer beyleri de öldürdüler. Babailerin bu başarısı karşısında bölgenin halkları da onlara katıldı. Sivas çevresinde yaşayan Karamanlı ve Canik ve Sinop çevresinde konar-göçer yaşayan Çepni Türkmenleri de onlara katıldılar. Babailer Tokat’ı aldıktan sonra Amasya bölgesine girdiler. Bu sırada Sultan Gıyaseddin Keyhusrev II korkusundan başkent Konya’yı terk edip Kubadabad’a çekildi. Hacı Mubarızüddin Armağanşah kumandasında büyük bir ordu Amasya’ya gönderilmiş bulunuyordu. Bu ordu Amasya kalesinde savunma durumunda olan Baba Resul’u tuzağa düşürerek savunma gücünü kırdı. Simon de Saint Quentine’nin anlattığına göre çok kanlı çarpışmalar oldu. Armağanşah bu kuşatmada Baba İlyas’ı yakalatıp Amasya kalesine astırır. Ayrıca savaş meydanında mızrakla yada boğularak öldürüldüğüne dair farklı görüşler vardır. Elvan Çelebi ise, yakalanıp hapse atıldığı ve kırk gün sonra Boz at duvarı yararak onu kurtarıp göğe uçurduğunu anlatmaktadır.
Baba İshak’ın kumandası altında Babai kuvvetleri Tokat’tan Amasya’ya ulaştıklarında Baba Resul’un kalede sallanan cesediyle karşılaşınca çılgına dönmüşlerdi. Aylardır onu görmek, ona ulaşmak için yatağını yakıp yıkan, silip süpüren bir sel gibi Amasya’ya akmışlardı. “Baba Resulullah! Baba Resulullah!” diye bağırarak saldırıp Armağanşah’ın ordusunu darmadağın ettiler ve kendisini yakalayıp öldürdüler. Arkasından artık Konya’nın yolunu tutmuş bulunuyorlardı Gıyaseddin Keyhusrev bu büyük yenilginin ardından, Erzurum’daki sınır boyu kuvvetlerini, Emir Necmeddin kumandasında Babailerin üzerine sevk etti. Altı gün içinde Sivas’a ulaşan bu ordu Türk, Gürcü, Kürt ve Frank askerlerinden oluşturulmuştu. Sivas’tan Kayseri’ye, oradan da Kırşehir’e geçen Selçuklu ordusu Babaileri beklemeye başladı.
Babai kuvvetleri, Baba İshak’ın başkumandanlığında Kayseri’ye yaklaştıklarında, Ziyaret adı verilen yerde Selçuklu ordusuyla yaptığı kısa bir çatışmayı da kazandıktan sonra Kırşehir’e doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Elvan Çelebi Kırşehir yakınlarında Kendek civarında kısa bir çarpışmadan daha söz etmektedir.(1993.Bir yine lu’b nice vakidir / Şol ki Kendek’te ceng-i sultani) Babai şeflerinin, bir toplantı yaptıklarını ve başından beri hareketin içinde olan Hace Bektaş’ı sonu yaklaşmış ayaklanmanın dışına çıkarma kararı aldıklarını görüyoruz. Bizzat Babai “askerlerin yiğit başkumandanı” Hace Bektaş’a bu kararı bildirerek, onun Kendek’e çıkıp Bereket Hacı’yı ziyaret etmesi, (2011. Server-i leşkeran ol şehbaz / Hace Bektaş diyu gelir avaz, 2012. Kendek’e çık seni selamet bil / Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) yani onun yanına gitmesini istemiştir.
Babailer Kendek’ten sonra Malya ovasına ulaşmışlardı. Bütün ağırlıklarını, sürülerini, kadın ve çocuklarını bu düzlükte bir araya topladılar. Malya ovasına gelmiş olan Selçuklu ordusunun başkumandanı Emir Necmeddin, yardımcıları Behramşah Candar, Gürcü Zahiruddin Şir idi. Bin kişilik 3000 altına kiralanmış zırhlı Frank şövalyelerinin başında ise Ferdehala (ya da Frederic) bulunuyordu.Sonunda Selçuklu feodal sultanlığının, bütün güçlerini seferber ettiği koskoca ordusuyla (12 bin ile 60 bin arasında rakam verilmektedir), Babai halk güçleri (3 bin ile 6 bin arası rakamlar verilmektedir) 1240 yılının Kasım ayı başlarında Malya ovasında karşıkarşıya gelmişlerdi. Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiye göre Babai halk güçleri, iki ay içerisinde inançları uğruna hayatlarını hiçe sayarak, Selçuklu feodal kuvvetlerine karşı tam 12 meydan savaşı kazanmış bulunuyordu. Bu nedenledir ki, Selçuklu askerleri Babai güçlerinin, Türkmenlerin savaşçı şiddetinden (de la violence belliqueuse des Turcomans) korktukları kadar, aralarında yayılmış olan Baba Resul’un mucizelerinden de çekiniyorlardı; Babailerin kılıç kesmez, ok işlemez olduklarına inanmaya başlamışlardı. Onlardan 4 veya 10 kat daha fazla olmalarına rağmen saldırıya geçmeye cesaret edemediklerini söylemektedir bütün kaynaklar.[74]
Burada, büyük Babai önderi İshak’ın aralarına casuslarını sokup, onları yanlarına çekme propagandası rahatlıkla sezilebilir. Belki bir süre daha geçseydi askerlerin, silahlarını feodallere çevirmesi bile olasıydı. İşte bunun zamanında farkına varan beyler, bin kişilik, belki daha fazla olan parayla tutulmuş zırhlı frank şövalyelerini öne sürdüler. Babailer, okları ve kılıçlarının etkili olamadığı demir donlu askerler karşısında şaşkınlık içerisinde geri çekilmeye başlamışlardı. Daha ilk saldırıda Babai halk güçlerinin kayıp vererek bozgun yaşamaları yüzünden, Selçuklu askerleri arasındaki Babai propagandası kırılmış ve koca ordu kumandanlarının emirlerine uyarak savaşa giriştiler. Yapılan bu çok kanlı savaşta, İbn Bibi’ye göre 4 bin Babai öldürüldü. Malya ovası “Kızıl börklü, siyah libaslı ve ayağı çarıklı Türkmenlerin” kanıyla kızıla kesti. Savaş meydanında sağ kalan kadınlar ve çocuklar savaş tutsakları olarak galipler tarafından paylaşıldı, satıldılar. Savaş sonrası beş yıl boyunca koğuşturmalar sürdü, zindanlar Babailerle dolduruldu. Ayna Dövle gibi yakalanıp da Babailiğini yadsımayanların derileri yüzülüp, tulum çıkarılarak saman basıldı.
Babâîler İsyânı’nın bastırılması ve Bâtınî Babaların Anadolu’ya yayılması
Birçok cephede Babâîler ile çarpışan Selçuklular, nihâyetinde Baba İshâk Kefersudî ve tâbi’lerini H. 637 / M. 1240 yılında Amasya Kalesi’nde ele geçirerek i’dam ettiler. Anadolu’da çıkan bu kanlı ihtilâlden son derece memnuniyet duyan “Şîʿa-i Bâtıniyye Dâ’îleri” Olcaytu’nun sarayından Anadolu’nun dört bir yanına yayılmağa başladılar. Cereyan eden bu elîm hâdiselerden yeise kapılan ve İlhanlılar’ın baskılarından usanan Sünnî âlimler de Uç Beyleri’ne sığnmak zorunda kaldılar. Sabık Mes’udîye müderrisi “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” Ertuğrul Gazi’ye, “Cemâl’ed-Dîn Aksarayî de Mısır’a iltica etmişlerdi. Şiîliğin uğradığı bu büyük faciayı istismar eden bazı Acem fırsatçıları Şîʿa-i Bâtın’îyye dâ’îsi sıfatıyla Batı Anadolu’ya kadar nüfuz etmekteydiler. Bu Bâtınî – Babalar Anadolu’daki göçebe Türkmen aşîretleri arasında tam teşekküllü bir “Alevî–Bâtınîlik Akımı” yaratmağa muvaffak oldular.[75]
Bâtınî Babalar’ın halk üzerindeki etkileri ve devrin meşhur mutasavvıfları
O yüzyıllarda, Selçuklular zamanında fa’aliyet gösteren en etkin Tasavvufî-Bâtınî-Tarikât mensupları Melâmetî, Kalenderî ve Haydarîler’den oluşmaktaydı. Bu Bâtınî-Tarikât temsilcileri daha ziyâde göçebeler arasında barınan ve halka hitap etmekle görevli olan “Babalar” idi. Eğitimli çevrelerden uzakta yaşayan bu “Bâtınî-Babalar” yüzyıllar boyunca beri kulaktan kulağa yayılan hurafelerle yıpranmış olan nakilleri bir veli tipi kanalıyla tasvir etmek suretiyle, ve bu efsaneleri bir takım hârikalar ve kerâmetler ile süsleyerek bedevî ruhunun hoşlanacağı koşmalar, rubâîler, destanlar şeklinde halka anlatıyorlardı. “Bâtınî-Türkmen Babaları” Oğuz boylarının anlayacakları bir dilde, efsane ve masalları ilâhî bir hava ile içerisine İslâmî bir boyutu da ilâve etmek suretiyle halka sunmak hususunda çok başarılı oluyorlardı. On ikinci yüzyılda Bağdat’ta Abdülkâdir Geylânî ve Şihab’ed-Dîn Ömer Sühreverdî, Konya’da ise Mevlâna Celâleddîn Rûmî, Endülüslü Muhy’id-Dîn-î Ârabî, Lem’at yazarı Fahreddin Irakî ve Sadr’ed-Dîn Kunevî gibi farklı geleneklere mensup tarikât pîrlerinin yayınlarla meşgul oldukları görülmektedir. İslâmî çevreler içinde tasavvufun pek revaçta olduğunu anlamamıza yardımcı olan bunca meşhur şahsiyetlerin arasında özellikle de Save’deki Kutb’ûd-Dîn Haydar tekkesi bu yüzyıldaki en tanınmış zâviyelerin başında gelmekteydi.

Baba İlyâs’ın i’dam edilmesi

Mürîdi Baba İshâk Kefersudî’nin topladığı göçebe Türkmenler’den oluşan ordusu ile Malatya’da “Selçuklu Valisi Muzaffer’ûd-Dîn Ali Şîr” kuvvetlerini bozguna uğratmasının ve ordusu ile Amasya üzerine yürümesinin ardından Selçuklular aleyhine vuku bulan tüm bu olumsuz gelişmelerin yegâne müsebbibi olarak algılanan “Baba İlyâs” “Amasya’daki Selçuklu Ordusu Komutanı Mübâriz’ûd-Dîn-i Armağanşâh” tarafından i’dam edildi. Amasya’daki Hangah-ı Mesudi denilen zaviyenin şeyhi olan Baba İlyas’ın vefatı (1240’ta idam edilmesi) üzerine yerine halifesi ve birader-zadesi Şemseddin Ebu’l-Fezail Behlül bin Hüseyin el-Horasani şeyh olmuştur.[76]
Savaş meydanında sağ kalan kadınlar ve çocuklar savaş tutsakları olarak galipler tarafından paylaşıldı, satıldılar. Savaş sonrası beş yıl boyunca koğuşturmalar sürdü, zindanlar Babailerle dolduruldu. Ayna Dövle gibi yakalanıp da Babailiğini yadsımayanların derileri yüzülüp, tulum çıkarılarak saman basıldı. Bu dönem içerisinde Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) örgütünün yardım ve düzenlemeleriyle gizlenerek sağ kalmış olan Baba İlyas halifeleri, Sulucakarahöyük’te Hace Bektaş Veli’nin çevresinde toplandılar.

Babailer

Kut[77] Dervişi Baba İlyas
İnce yün yeleğinin cebinden
Hoca Ahmet Yesevi’nin
El yazması kelamı çıkardı
Üç kere öpüp başına değdirip
Dalıp çıkıp başka alemlere
Okudu
Her bir mülhit[78] karındaşının
Gözlerine uzun uzun bakıp
Sözlerinin etkisini ölçtü
“ Ahdinize sadık kalın” dedi
Tekrar üç kere öpüp başına değdirip
İnce yün yeleğinin cebine koydu

Halifesi Baba İshak atın üstünde
Menteş’in kılıcı kınında
Halifenin yanı başında
Bektaş[79] henüz küçük bir çocuk
Arkada atlı arabanın içinde
Kadın erkek kuşandılar kılıçlarını
Mülhit karındaşlar
Al- yeşil sedef kakmalı hançerler kınında
Topukları akıtmalı taylar gemlendi
Amasya ovası yeşil güzel
Başka bir güne uyandı
Karşıdan gelen ağır arap atlarıyla
Selçuklu Askerleri
Paralı Frank askerleri
Rumlar destekçi hemen geride

Baba İlyas ve karındaşları hep bir ağızdan
Türkçe gülbankler okudu
“Hızır yardımcımız olsun dara düşersek” dendi
Reyhanlar kevenler papatyalar gelincikler
Hep beraber selama durdu
Semaha durdu evren
Kuşlar su taşıdı gagalarında
Zıbınında çocuklar kulak kesildi
Doğanın uyanışına
Amasya ovası yeşil güzel
Başka bir güne uyandı

İçlerinde ak libasları[80]
Al yeşil ışıl ışıl
Kadın erkek çoluk çocuk
Semah durur gibi savaşa durdular
Rum tarihçileri kitaplarına
Onları korkusuzluklarıyla yazdılar
Yenildiler
Toprak kanlarıyla sulandı
Kılıçlarını sıyırdılar kanlarından askerler
Atların nallarıyla deşildi vücutlar
Ak libaslar al al oldu
Yaralılar mağrurdu boyunlar bükülmedi
Kanat vuruşlarıyla saka kuşları
Su taşıdılar derman olsun diye
Reyhanlar kevenler papatyalar boyun büktü
Ölüm bir kasırgaydı Amasya ovasını sardı

Kalanlar bir mağaraya sığındılar
Baba İlyas uçtu gitti beyaz atıyla
“Mahşer gününe ant olsun geri geleceğim” deyip
Selçuklu Sultanı
“Hep bir ağızdan tövbe edin canınızı bağışlayayım” dedi
Kızılbaşların boynu vuruldu
Atlı arabaların tahta tekerlekleri kırıldı
Muhbirler zalimler bakarken korkarak
Karındaşlar hep bir ağızdan
“Hepimiz karındaştık ‘dediler
Hızır sırtladı beşikleri
Zıbınlarında saf ve temiz bebeleri
Sırtladı çocukları
Bektaş bir kuş olup uçtu Hızır’ın yanı başında

Yağmalandı ortakların malları
Yağmalandı inançlar
Gelecek güzel gün düşleri
Yıkılır devri saltanatları yıkılır
Ham kalır sevinçleri kursaklarında
Çürür adları tırnakları gibi yerin altında
Düşen kır çiçekleri çoğalır elbet
Amasya ovası yeşil güzel
Başka bir güne uyanır.

Mehmet Özgür Ersan 02 / 07 /2006

Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Babai Ayaklanmasından Sonra Sulucakarahöyük’e Yerleşmesi

XIII. yüzyılda Cengiz istilası sebebiyle Anadolu’ya vuku bulan derviş göçleri arasında, aynı mektebe mensup Yesevî veya daha kuvvetli bir ihtimalle Kalenderi, Haydarî dervişlerinden biri olarak Anadolu’ya gelmiş olmalıdır. Burada bugüne kadar gözden kaçan önemli bir nokta, benzeri bütün Türkmen şeyhleri gibi muhtemelen Hacı Bektaş-ı Veli’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu’ya gelmiş olduğudur.

Anadolu’da XI. ve XIII. yüzyıllar arasında kuvvetlenen tasavvuf cereyanı ile birlikte, tarikatların kendi pirleri etrafında meydana gelen, ayin, erkân, giyim tarzı, zikir, dua ve olağanüstülükleri içine olan menakıp kitapları teşekkül etmiştir. Bu eserleri içerisinde en önemlilerinden biri de Hacı Bektaş-ı Veli velâyetnâmesidir. Bu eser Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayatı, erkânı, kerametleri ve yolu üzerinde müritleri tarafından bir araya getirilmiş menkabelerin toplamıdır.[81]
Diğer tarikat çevrelerinde meydana getirilen benzeri menâkıbnâmelerden farklı olarak Bektaşî geleneğinde daha çok vilâyetnâme veya velâyetnâme diye adlandırılan ve hemen hepsi Bektaşîliğin ortaya çıktığı XV. yüzyılın son çeyreğine XVI. yüzyıl başları arasında yazıya geçirilmiş bulunan bir seri Bektaşî menâkıbnamesinin en tanınmışıdır. Bu tanınmışlık, ilk planda tarikatın piri Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayatına hasredilmiş olmasından ve bu sebeple de bir çeşit kutsallık kazanarak, çok okunmasından ileri gelmektedir.
Diğer velâyetnâmeler içinde en fazla yazma nüshası bulunanı ve bazen yalnızca Velâyetnâme adıyla kastedileni de bu eserdir. Hacı Bektaş Velâyetnâmesi’nin (Velâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Veli, Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli) Türkiye’de ve Türkiye dışındaki bazı önemli kütüphanelerde değişik zamanlarda istinsah edilmiş nüshaları bulunduğu gibi Anadolu’dan Balkanlar’a kadar Bektaşiliğin yayıldığı alanlarda hususi ellerde de birçok nüshası vardır.
Ancak bunların içinde yazarının kaleminden çıkmış veya yazıldığı döneme ait (1481-XVI. yüzyıl başları) bir nüshaya henüz rastlanmamıştır. Eser dikkatle incelendiğinde, kökü Orta Asya’da Ahmet Yesevi dönemine kadar uzanan şifahi rivayetlerin yanı sıra, çoğu günümüze ulaşmayan Menâkıb-ı Hâce, Ahmed-i Yesevî, Menâkıb-ı Lokmân-ı Perende, Menâkıb-ı Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî gibi bazı menâkıb mecmualarının da kaynak olarak kullanıldığı görülür.

Hacı Bektaş-ı Veli, Çepni Oymağı’na mensup Sulucakarahöyük’e gelir ve Kadıncık Ana’nın evine misafir olur. Bu arada kerametleriyle dikkat çeker. Geçimini sağlamak için köyün sığırlarını güder. Bir müddet sonra bugünkü dergâhın yerinde ilk inziva mahalli olan Kızılca Halveti yapar. Hacı Bektaş-ı Veli artık kendini kabul ettirmiş ve mürit edinmeye başlamıştır. Ünü çabuk yayılır. Çevredeki veliler onu kıskanır ve çeşitli sınavlardan geçirirlerse de hepsini utandırır. Avucundaki yeşil beni göstererek Hz. Ali’nin mazharı olduğunu, yani onun kendi bedeninde zuhur ettiğini ispat eder. Böylece Rum’un en büyük evliyası olduğu anlaşılır. Hacı Bektaş Veli’ye birçok kitap nispet edilmektedir.

XIV. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Hacı Bektaş-ı Veli Tekkesi’nin şeyhi olan Abdal Mûsâ, beraberindeki bir kısım Kalenderi, Haydarî dervişiyle birlikte yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına gitmiş, orada Orhan Gazi’nin hizmetine girerek fetihlere katılmış ve başarılı olmuştur. Fakat onun; gerçekleştirdiği asıl büyük iş, birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine Hacı Bektaş-ı Veli’nin menkıbelerini anlatarak onu tanıtması olmuştur. Abdal Mûsâ bunu önce Bursa havalisinde yapmış, daha sonra buradan Bergama ve yakınlarına geçmiş, oradan da Antalya’ya giderek yerleştiği bugün Tekkeköy adını taşıyan yerdeki zaviyesinde sürdürmüştür. Velâyetnâme’deki Hacı Bektaş-ı Veli’nin en belirgin niteliği on iki imam soyuna nispet edilmesi, yani Peygamber soyuna mensup bir seyit olmasıdır.

Velâyetnâme, Hacı Bektaş’ın İmam Ali er-Rıza’nın soyundan bir seyyid ailesinin oğlu olarak dünyaya gelişini, Horasan’daki çocukluk ve tahsil devresini, Ahmed Yesevî’ye intisabını, onun yanındaki hayatını, Anadolu’ya gönderilişini anlatarak başlar. Daha sonra hacca gidişi, oradan dönüşte Sulucakarahöyük köyüne (bugünkü Hacıbektaş kazası) yerleşerek burada dergâhını kurmasını, çevredeki Türkmenler ve gayri Müslimler arasındaki faaliyetlerini, dönemin siyasî otoriteleri ve diğer sofilerle ahiler ve medrese mensuplarıyla münasebetlerini hikâye eder. Hacı Bektaş’ın vefatını da anlattıktan sonra halifelerinin gittikleri yerlerde İslâm’ı yayma faaliyetlerini naklederek son bulur.

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Kerametleri Üzerine

Hacı Bektaş’a mal edilen ve hayal gücünün ya da toplumsal bilincin yarattığı çok sayıdaki keramet söylencelerinin hepsinin de örtülü sosyal, ekonomik, tarihsel, vb., nesnel temelleri vardır. Ancak ‘menakıb’ adı verilen veli söylencelerin, doğaüstü olaylar oluşu dolayısıyla saçmalık ve akıldışılıkla suçlayarak bir kenara atamayız. Veli söylencelerinin yazılı biçime getirilmesiyle Alevi-Bektaşi edebiyatında bir tür olan ‘menakıbnameler’ oluşmuştur.

Hünkâr’ın Fevaid adlı yapıtındaki “Her kim ki, kendi isteğiyle keramet gösterirse o müddei, yani özünde benlik güdendir. Veli odur ki, keramet kendisinden, içinden gelir”[82] sözleri, yaptığı işleri, gösterdiği başarıları keramet olarak sunan kişi veli olamaz, o, özünde benlik olan kişidir ve topluma yararı yoktur anlamına gelmektedir.
Kendisi hakkında sonraları pek çok kerametler yaratılmış olan Mevlânâ da kerameti olağanüstü bir eylem olarak görmemekte ve şöyle tanımlamaktadır: “Keramet ona derler ki, seni ikilikten kurtarsın, aşağılıktan yüce bir hale vardırsın, o halden sefer edesin; bilgisizlikten akıl âlemine, cansızlıktan canlılığa erişesin…”[83]
Yine Hacı Bektaş Veli Fevaid’indeki “keramet talep etmek eşekliktir” sövgüsü açıkça kerametle ilgilenenlere ve ona inanarak kendisinde de olsun isteyenlere ağır bir eleştiridir.[84]

Özünde toplumun yaralarına, sıkıntılarına ve dertlerine çare olmuş kerametler İnsan-ı Kamil olmuş Hak dostu velilerin Hakkın tecellisi ile gerçekleştirdiği ve toplumu hak yoluna yani sıratı müstakime götüren vesileler, kurtuluş müjdeleridir. Benlik davası değil Hak davası için olması gerektiği zamanda ve olması gerektiği biçimde gerçekleşmektedir.

Gerçekte maddi hayattaki karşılığı ise; toplum bilinci, bulunduğu çevreyi mutlu ve rahat yaşanası bir dünyaya çevirmenin özlemini, yiğit, erdemli, insan sever ve tanrısal gücü kendisinde toplamış Velilere önderlik ortamını sağlaması açısından önemlidir. Veli söylenceleri –masallar dâhil– yönetimlerin baskı ve zulmüne, dünyasal yaşamın acılarına direngen tepki ve başkaldırıları besleyen ulvi tepkilerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin Sulucakarahöyük’te[85] Yarattığı Yapısal ve Ekonomik Değişiklikleri Yansıtan Kerametleri
İsyana katılmayan, tam tersine gericileşmiş Ahilerin örgütlü direnişleri ve karşı koyuşları yüzünden, Babai birlikleri kent dışındaki meydan savaşını kazanıp İğdişbaşı Hurremşah’ı öldürmelerine rağmen Sivas’ı tamamıyla ele geçirememişlerdi. Babai ayaklanmasında Sivas Ahileri, İğdişbaşı’nın garnizonu ile Sultan’dan yana tavır almışlar. Eşitlikçi sloganlar altındaki bir Türkmen egemenliği, Sultanlar gibi Ahilerin de işine gelmiyordu. Sivas’ta süvari birlikleri kurdular. Liderleri, Niğdeli Ahi Faruk’un yaptığı gibi bir kent komutanlığı üstlenirdi. Hükümet görevlisinin bulunmadığı her yerde bir Ahi valinin görevi yürütmesi, İbn Batuta’nın bile dikkatini çeker.”[86]
Hacı Bektaş bu savaştan Akdeniz Halifesi kardeşi Menteş’i şehit vererek çıkmış bulunuyordu. Arkasından Tokat’ı almışlardı. Baba İlyas’ın Amasya’da yakalanıp asılmasından sonra, bölgeye ulaşan Doğunun Halifesi Baba İshak, hareketi onun baş halifesi olarak sürdürmeye başlamıştı. Sonraki bölümde daha geniş anlatacağımız gibi, Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovasında toplanmak üzere harekete geçmiş, bazı küçük çarpışmalar vererek ilerliyorlardı.
Hacı Bektaş, Kendek çarpışmasının hemen arkasından, Bereket Hacı’nın yanında bir süre kaldıktan sonra Sulucakarahöyük’e geçip, Çepni Türkmenleri arasında yerleşmiş bulunuyordu. Fatma Bacı ya da Hatun Ana’yı önceden tanımış olması ve olasılıkla Bacıyan-ı Rum örgütü gizli çalışmalarını burada yürütüyor bulunması yüzünden bu köyü seçmişti. Öyle anlaşılıyor ki bu dönemde Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rum) örgütü güvenlik ağı çok geniş çalışma içindeydi.

Hünkâr, Bacıyan-ı Rum örgütünde kısa zamanda kendine iyi yer edinip, örgütü yönlendirerek, erkekleri de kattı, genişletti. Baba İlyas’ın dağılan halifelerini başına toplayıp Dergâhın temellerini attı. Hünkâr Hacı Bektaş’ın buradaki durmak bilmeden yaptığı üretime dönük çalışmalar, yarattığı yapısal ve ekonomik değişiklikler, yerli inanç topluluklarıyla kurduğu insancıl ilişkilerin tümü keramet örtülerine bürünerek Velâyetnâme’ye yansımıştır. Gösterdiği kerametlerin bazılarını sıralayalım. Sonra akıl pencerelerini sonuna değin açarak eğilip bakalım neler görebiliyoruz?
Hacı Bektaş’ın Ayakları Gerçekten Taşa mı gömülüyor?
Hünkâr Hacı Bektaş Veli yerleştiği Sulucakarahöyük’te, onarım ve yapısal etkinlikler içine bizzat girmiş çalışmaktadır. Kendisine ulaşmış, bağlanıp mürit olmuşların oturması için evler-meskenler gereklidir. Bazı göçer Türkmen kabileler yerleşmek istemekte ve Sulucakarahöyük büyümektedir. Hacı Bektaş bölgeyi çok iyi inceleyerek, yenilikler geliştirmekte ve uygulamaktadır. Bilimle gerçeğe yol bulmakta, sabır ve yumuşaklıkla halka ilgi gösteriyordu.
Kendisine bir gün sormuşlar: “Ya Hünkâr, her şeyin en büyüğü nedir?” “İki şey”, diye yanıtlamış; “ilim ve hilim. Çünkü ilimle Hakk’a, gerçeğe yol bulunur, hilim ile halka ulaşılır, tahammül edilir.”[87]Onun yapısal etkinliklerle ilgilendiğini şu keramet söylencelerinden rahatlıkla çıkarabiliriz:
“Hacı Bektaş, bir gün Sulucakarahöyük’ün doğu tarafına seyrana çıkmıştı. Birisi kerpiç yapmak için balçık karmadaydı. Hacı Bektaş da ayaklarıyla balçığı yoğurmaya başladı. Adam: ‘Balçığı ayaklamak kolay’ dedi. ‘Erlik ona derler ki, şu kayanın üstüne çıkıp onu ayaklarınla yoğurasın; ayaklarının, dizlerinin izleri o kayada kalsın. Bunu yap da sana candan gönülden muhip olalım.’
Hünkâr bu sözü duyunca, hemen o kayanın üstüne çıktı. Dizleriyle ayaklarıyla kayayı yoğurmaya başladı. Kaya hamur gibi yumuşamıştı. Hünkâr’ın dizlerinin, ayaklarının izi kaldı o kayada. Adam köye koşup, köylülere haber verdi. Hepsi Hünkâr’ın ayaklarına kapanarak, hayır duasını aldılar. Kaya hâlâ durur, Hamurkaya diye anarlar.”
Hacı Bektaş’ın taşı hıyar gibi kesmesi kerametini de verdikten sonra birbirini tamamlayan yoruma geçelim:“Hacı Bektaş bir gün, dergâhın önündeki bir taşın üstüne oturmuştu. Elindeki bıçakla bir hıyarı kesip yemedeydi. Birisi gelip, ‘Derviş’ dedi, ‘o hıyarı bizim bıçağımız da keser. Er isen şu taşı kes de erliğini bilelim.’ Sonra oradaki bir sivri taşı gösterdi. Hacı Bektaş, hemen o taşa bir bıçak vurdu, taşı hıyar gibi ikiye böldü. O adam, Hünkâr’ın elini öptü, ayaklarına kapandı. O taşın iki parçası da hâlâ Akkapı’nın dibinde durur. Erenleri ziyaret edenler, o taşları da ziyaret ederler.”[88]
“Keramet, çalışmaktır. Keramet talep etmek, eşekliktir. Ayağa kalkarsan hizmet amacıyla, yani iş yapmak, üretmek için kalk. Eğer konuşacak olursan hikmet ile konuş” sözlerini söylemiş olan Hacı Bektaş Veli, ne taşı ayaklarıyla, dizleriyle çiğnemeyi dener ve ne de hıyar bıçağıyla taşı keser. Ama burada aslolan nesnel bir olgu vardır: Yapıcılık! Konut yapımı, tekke yapımı, ağıl-ahır yapımı…

Hacı Bektaş’ın, ev yapımında kullanacağı kerpiçlerin kalıbını dökmek için çamur karmakta olan adamla birlikte çamur çiğnemesinden başlayalım. Ona, sözünde belirttiği gibi “hilim” ile yani “yumuşaklık” ve “alçakgönüllülükle” yaklaşıyor. Çağdaş bir eğitimci gibi, adamın kendi bildiklerini uygularken, bir yandan da konuşma, tartışma ve aydınlatma yoluyla yeniliğe yöneltiyor. Bu söylencelerde Hünkâr’ın, kolay ve ilkel kerpiçten ev yapımından vazgeçirtip, çevresindekileri daha dayanıklı ve sağlıklı olan taştan (kagir) evlere geçilmesi gerektiğini kabul ettirme çabası vardır.
Hacı Bektaş, bulundukları Kapadokya bölgesini çok iyi gezip görmüş; tarihin derinliklerinden bu yana kesilip yontularak, oyularak yapılmış mağara evler-meskenler, depolar, tapınaklar-kiliseler ve kısacası insanların başını sokup sığındığı, beslendiği ve tapındığı yerleri iyi gözlemlemiş, tanımıştır. Kalıntı ve yıkıntılarıyla eski uygarlıklara kafasını yormuş, düşüncelere dalmıştır.
Bölge arazisinin çok rahat işlenebilen kireçlikaya katmanlarından oluştuğuna tanık olmuştur. Böylesine kalkerli yapıya sahip, hamur gibi kesilip biçilebilen ve şekil verilebilen taşı-kayası olan bölgede artık kerpiçten evler yapmanın anlamı var mıdır? Taşların hıyar bıçağıyla değil, ama demir keskiler, testere, tarak ve çekiçlerle kesilip yontulması, biçim verilmesinin kolaylığı ortadadır.
Ayrıca burada bir başka önemli noktayı daha gözden kaçırmamak gerekiyor: Hacı Bektaş’ın, bir keramet gibi nitelendirilen taşı hamur gibi yumuşatması, onun kalker taşından sulandırarak, yakma yöntemiyle kireç hamuru elde etmeyi bildiğini ve kireç ve kum karışımından oluşan Horasan harcının yapılarda kullanılmasını önermiş ve uygulamış olduğunu da rahatlıkla söyletebilir.
Hacı Bektaş, Dede Garkın Gibi Niçin Duvara Binip Konuğunu Karşılıyor?

Velâyetnâme’de, kendisine bağlı üç yüz dervişiyle Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete gelen çağdaşı Seyyid Mahmud Hayrani’nin (bazı nüshalarda Karaca Ahmet Sultan’ın, Ahmet Bedevi’nin) bir aslana binmiş, eline aldığı yılanı kamçı gibi kullanarak keramet gösterisi yaptığı anlatılmaktadır. Bunu gören Hacı Bektaş Veli, “O canlıya binmiş biz cansıza binelim” diyerek, bir kızıl kayaya (ya da bir duvara; Hacı Bektaş üzerine nefesler yazmış ozanlar, onun cansız duvarlara binip yürüttüğünü sıkça vurgulamışlardır.) binip yürüterek onları karşılamış. Hatasını anlayan Mahmut Hayrani, aslandan inmiş ve yılanı da elinden atarak, dervişleriyle birlikte Hacı Bektaş Veli’nin eline ayağına düşmüştür.[89][31]

Cansız duvara binme keramet motifini Elvan Çelebi’nin Menakıbu’l Kudsiyye’sinde Dede Garkın için kullandığını görüyoruz. Hacı Bektaş’ın Küçük Asya’da el alıp börk giydiği Dede Garkın ile ve Seyyid Ahmed Küçük Rufai arasında geçen bu olağanüstü söylence ögesinin onun üzerinde yinelenmesi doğaldır doğal olmasına, ama maddi temelleri de farklı değildir; duvar yükseltip, yerleşmeye ve yurt tutmaya dayanıyor. Elvan Çelebi 1350’lerin şiir diliyle dört yüz halife sahibi Dede Garkın’ın bu kerametini şöyle anlatıyor:

130 Seyyidü’l-halk-hulkn şeyh-i kebir
Ol Rüfai ki gün gibi balkır
131 Mar-ı sengin elinde şir-i jiyan
Üzre binmiş gelür ki kanı fülan
132 Şeyh ister ki göre gösterde
Halvetinden revan çıkar Dede
133 Eyeri hadime işaret ider
Kor divar üzre hadim ata gider
134 Ata binmez Dede divara binür
Divar altında at gibi atılur
135 Dede Garkın kerametin görür bir
Biri divara biner yürir ol şir
136 Birbirine mukabil oldı bular
Yir ü gök toldı toptolu envar[90]
Elvan Çelebi’nin, bu kerameti anlatan sekiz beyitini özetle açıklarsak: Büyük şeyh ve güneş gibi parlayan, Seyyid Rüfai elinde yılan, kükremiş aslana binmiş gösterişle gelirken Dede Garkın duasını yeni bitirmiş halvetten çıkmaktadır. Onu görünce Dede seyisine, eyeri atın değil duvarın üstüne koymasını işaret eder. Dede üstüne binince duvar at gibi ileri atılır ve aslanı karşılar. Ve yer gök nur ile dolar. Daha sonraki beyitlerde Şeyh, Dede’den himmet diler ve devlet sahibinin kendisi olduğunu; dünya ve ahirette zahir ve bâtının onun aşkıyla aydınlandığını kabul eder.
Bizim düşüncemize göre cansız duvara binip yürütmek, duvarlar yükseltmek demektir, yani göçerliği bırakıp yerleşik düzene geçmektir. Sürekli konutlar yaptırıp, yaz-kış yer, değiştirmeden oturmak ve yabanıl yaşamı terk etmek yurt tutmak kök salmaktır.
Dede Garkın’ın dört yüz halifesini Elbistan ovasında topladığında, Rum diyarını (Anadolu’yu) son yurt edinme kararı alınmıştı. Böyle bir toplantıya gezginci göçerliğiyle meydan okuyarak katılan Şeyh-i Kebir Rüfai’ye, aslanı ve yılanı terbiye ederek onlara hükmetse bile, göçer yaşadıkça yabanlıktan kurtulamayacağı ve ev kurup, bir yerleri mesken tutması gerektiği gösterilmiştir.
Aynı olgu biraz farklı biçimde de olsa Hacı Bektaş ve Seyyid Mahmut Hayrani arasında geçmiştir. Hünkâr kendisinin Sulucakarahöyük’ü artık sürekli mesken tuttuğunu ve dergâhını kurduğunu, onun da gezginci dervişlik geleneğini terk edip yerleşmesini önermiştir.

Kaynakça

1. Woods, John E. and Ernest Tucker, History and historiography of post-Mongol Central Asia and the Middle East, (GmBh & Co., 2006), 31.
2. Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu Türk Sufiliğinde Yesevîlik, Ahmed-î Yesevî Geleneğinin Teşekkülü Milletlerarası Ahmed Yesevî Sempozyumu Bildirileri (26-27 Eylül 1991), Ankara 1992, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.79-80
3. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999
4. Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye’ye Tesirleri, Endülüs’ten İspanya’ya (TDV, İst. 1996)
5. Michel Chodkiewicz, The Diffusion of Ibn ‘Arabi’s Doctrine
6. Al Akbariyya (Sufi school)
7. The Muhyiddin Ibn Arabi Society
8. William C. Chittick, Hayal Alemleri, İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Mehmet Demirkaya, Kaknüs Yay., İstanbul 1999
9. Ahmet T. Karamustafa, Tanrının Kuraltanımaz Kulları: İslam Dünyasında Derviş Toplulukları (1200 – 1550), çev. Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007
10. Abdülbaki Gölpınarlı, Türk Ansiklopedisi “Kalenderiyye” maddesi
11. M.Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet
12. M.Fuad Köprülü, İlk Mutasavvıflar
13. Ocak, Ahmet Yaşar, Menâkıbu’l-Kudsiyye Fî Menâsıbi’l-Ünsiyye, (1995), Türk Tarih Kurumu, s. XLVIII.
14. Aşıkpaşazade Tarihi, s. 46.
15. Dursun Gümüşoğlu: Tâcü’l Arifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ Menakıbnamesi – Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri, Can Yayınları, 2006, s. 48
16. Tarihçi Hamza Aksüt’e göre, günümüzde Mardin il sınırları içerisinde yer alan Dedeköy’de yaşamıştı.
17. Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l Kudsiyye-Fi Menâsıbi’l-Ünsiyye” adlı eserinin ilk bölümü Dede Karkğın hakında günümüzde elde kalan en önemli kaynağı teşkil etmektedir.
18. Ocak, Ahmet Yaşar, XII yüzyılda Anadolu’da Babâîler İsyânı, sahife 83-89, İstanbul, 1980.
19. Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, I , İstanbul, 1327 -1330, 235-236; Il, 395-396.
20. Mağara ile ilgiler kaynak bilgiler Tokat İl Özel İdaresi dokümanlarından derlenmiştir ve de Tokat Kültür Araştırma Dergisi, Sayı: 15,Tokat, Valilik Yayınları, Ballıca Mağarası Araştırma Raporu’dan yararlanılmıştır.

21. Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kutsiyye Fi Menabıbı’l –Ünsiyye baba İlyas-ı Horasanî ve Sülalesinin Menkabevi tarihi,Haz. İsmail B. Erünsal,Ahmet Yaşar Ocak,TTK. Yay., Ank. 1995
22. Dr.İsmail Kaygusuz: “Baba Resul” Alev Yay. İst.2001
23. İbni Bibi; “Anadolu Selçuklular Tarihi”; Çev.: Prof.Dr. Mürsel Öztürk, I-II cilt, Kül.Bak, yay.Ank.1996
24. V. GORDLEVSKİ, : “ANADOLU SELÇUKLU DEVLET”İ, Çev.: Azer YARAN, Ankara, Onur Yay.
25. Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak: “Babailer İsyanı,Aleviliğin Tarihsel Altyapısı yahut Anadolu’da İslâm-Türk Heteredoksisinin Teşekkülü” 2.Bas. Dergâh Yay.1996 İst.
26. Dr.Mikail Bayram: “Baba İshak Harekakatının Gerçek Sebebi ve Ahi Evren ile İlgisi”, Diyanet Dergisi Cilt:18 Sayı:12 Mart-Nisan 1970 s.69-78 ve “Babailer İsyanı Üzerine”, Hareket Dergisi, Mart 1981 s.16-28
27. Dr.İsmail Kaygusuz: “Babailer ve Babai Ayaklanması”, Yol Dergisi Sayı:7, Eylül-Ekim 2000 Ank.
28. Gadi NASSİ: “İki Bizans Gizemci Hareketi ve Osmanlı Tasavvufunun Doğuşu”, Tarih ve Toplum Dergisi Sayı:111. Mart 1993 s.40-45
29. Gregory Abu’l Farac (Bar Hebraeus), Abu’l-Farac Tarihi cilt: I. ve II. Çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK. Yay., Ank.1987
30. Prof Dr.Osman Turan: “Selçuklulular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti” İst.1969
31. Prof.Dr.Faruk Sümer: “Oğuzlar” İst.l980
32. Prof.Dr.Taner Timur: “Kuruluş ve Yükseliş Döneminde Osmanlı Toplumsal Düzeni” 2.Bas.Turan Kit.Ank.1979
33. Prof.Dr.Fuat Köprülü: “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, TTK.yay.2.Bas.Ank.1984
34. E. Werner, Çev. O. Esen-Y. Öner: Büyük Bir Devletin Doğuşu. İstanbul 1986: 98V
35. V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran: Anadolu Selçuklu Devleti. Ankara 1988: 130, 132.
36. İ. Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 80-81.
37. Aşık Paşaoğlu Tarihi. Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara 1992: 164-165.
38. Hacı Bektaş Veli-Vilayetname. Haz. A.Gölpınarlı, İstanbul 1990: 18;
39. Hacı Bektaş Veli-Vilayetname. Haz. Esat Korkmaz, İstanbul 1995: 37-38.
40. Bedri Noyan: Alevilik Bektaşilik Nedir? 2.baskı, Ankara 1987: 510-511
41. Mehmet Şimşek: Hıdır Abdal Sultan Ocağı. İstanbul 1991: 68.
42. Aşık Paşaoğlu Tarihi. Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara 1992: 165.
43. Ocak, Ahmet Yaşar, Menâkıbu’l-Kudsiyye Fî Menâsıbi’l-Ünsiyye, Türk Tarih Kurumu, s. XLVIII, 1995.
44. İbn-i Bîbî, El-Evâmir’ûl-‘alâ’iyye.
45. Hüseyin Hüsamettin Efendi, Amas’ya Tarihi, Cilt 2, Sayfa 359.
46. Hayrullah Efendi, Hayrullah Efendi Tarihi, Cilt 1, Sayfa 29.
47. Dursun Gümüşoğlu: Tâcü’l Arifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ Menakıbnamesi – Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri, Can Yayınları, 2006, s. 48
48. TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 4, Sahife 368-369.
49. Balcıoğlu, Tahir Harimî, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, (Mukaddime ve Notlar: Hilmi Ziya Ülken), Ahmet Sait tab’ı, 271 sayfa, Kanaat Kitabevi, İstanbul, 1940.
50. Ocak, Ahmet Yaşar XII yüzyılda Anadolu’da Babâîler İsyânı, sahife 83-89, İstanbul, 1980.
51. TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 4, Sahife 373-374, İstanbul, 1991.
52. Araştırmacı, yazar ve tarikât uzmanı Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre ise “Kızılbaşlar” Hûrremîler’in ruhânî torunlarndan başka birşey değillerdi. (Kaynak: Roger M. Savory, Encyclopaedia of Islam, “Kizil-Bash”, Online Edition 2005)
53. Balcıoğlu, Tahir Harimî, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları – Anadolu Şiîliğinin çok mühim iki cephesi: Hurûfîliğin esâs âkaidi, Sayfa 198, Kanaat Kitabevi, 1940.
54. Ocak, Ahmet Yaşar XII yüzyılda Anadolu’da Babâîler İsyânı, sahife 83-89, İstanbul, 1980.
55. Balcıoğlu, Tahir Harimî, Türk tarihinde mezhep cereyanları, (Mukaddime ve Notlar: Hilmi Ziya Ülken), Kanaat Yayınları, Ahmed Sait tab’ı, İstanbul, 1940

[1] Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu Türk Sufiliğinde Yesevîlik, Ahmed-î Yesevî Geleneğinin Teşekkülü Milletlerarası Ahmed Yesevî Sempozyumu Bildirileri (26-27 Eylül 1991), Ankara 1992, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.79-80
[2] Prof.Dr. Mustafa Tahralı, Muhyiddin İbn Arabî ve Türkiye’ye Tesirleri, Endülüs’ten İspanya’ya (TDV, İst. 1996)
[3] William C. Chittick, Hayal Alemleri, İbn Arabî ve Dinlerin Çeşitliliği Meselesi, çev. Meh-met Demirkaya, Kaknüs Yay., İstanbul 1999
[4] Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu Türk Sufiliğinde Yesevîlik, Ahmed-î Yesevî Geleneğinin Teşekkülü Milletlerarası Ahmed Yesevî Sempozyumu Bildirileri (26-27 Eylül 1991), Ankara 1992, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.79-80
[5] Abdal Musa’nın dedesidir.
[6] Aslan, Namık(1999), Velayetnameye Göre Oğuzlar ve Osmanlı Ailesine Anadolu’da Uç Beylik Verilmesi,1.Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, Ankara, Gazi Üniversitesi Yayınları s.13-26
[7] Woods, John E. and Ernest Tucker, History and historiography of post-Mongol Central Asia and the Middle East, (GmBh & Co., 2006), 31.

[8] 1-Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1999 2-Ahmet T. Karamustafa, Tanrının Kuraltanımaz Kulları: İslam Dünyasında Derviş Toplulukları (1200 – 1550), çev. Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 20073-Abdülbaki Gölpınarlı, Türk Ansiklopedisi “Kalenderiyye” maddesi 4-M.Fuad Köprülü, Anadolu’da İslamiyet 5-M.Fuad Köprülü, İlk Mutasavvıflar

[9] Tarihçi Hamza Aksüt’e göre, günümüzde Mardin il sınırları içerisinde yer alan Dedeköy’de yaşamıştı. Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l Kudsiyye-Fi Menâsıbi’l-Ünsiyye” adlı eserinin ilk bölümü Dede Ğarkın hakında günümüzde elde kalan en önemli kaynağı teşkil etmektedir.
[10] Dursun Gümüşoğlu: Tâcü’l Arifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ Menakıbnamesi – Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri, Can Yayınları, 2006, s. 48
[11]Ocak, Ahmet Yaşar, Menâkıbu’l-Kudsiyye Fî Menâsıbi’l-Ünsiyye, (1995), Türk Tarih Kurumu, s. XLVIII.
[12] TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 4, Sahife 368-369.
[13] Aşıkpaşazade Tarihi, s. 46.
[14] Dursun Gümüşoğlu: Tâcü’l Arifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ Menakıbnamesi – Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri, Can Yayınları, 2006, s. 48
[15] Tarihçi Hamza Aksüt’e göre, günümüzde Mardin il sınırları içerisinde yer alan Dedeköy’de yaşamıştır;Elvan Çelebi’nin “Menâkıbu’l Kudsiyye-Fi Menâsıbi’l-Ünsiyye” adlı eserinin ilk bölümü Dede Karkğın hakında günümüzde elde kalan en önemli kaynağı teşkil etmektedir.
[16] Amasya’nın Çat (günümüzdeki İlyasköy) köyünde Baba İlyas’ın türbesi bulunmaktadır.
[17] Ocak, Ahmet Yaşar, XII yüzyılda Anadolu’da Babâîler İsyânı, s. 83-89, İstanbul, 1980.
[18] 10. E. Werner, Çev. O. Esen-Y. Öner: Büyük Bir Devletin Doğuşu. İstanbul 1986: 98V.: V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran: Anadolu Selçuklu Devleti. Ankara 1988: 130, 132.
[19] V. Gordlevski 1988: 162-164.
[20] Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Kardeşi ve Baba İlyas’ın Akdeniz Halifesi
[21]İ. Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam. İstanbul 1996: 80-81.
[22] Ernst Werner

[23] Mağara ile ilgiler kaynak bilgiler Tokat İl Özel İdaresi dokümanlarından derlenmiştir ve de Tokat Kültür Araştırma Dergisi, Sayı: 15,Tokat, Valilik Yayınları, Ballıca Mağarası Araştırma Raporu’dan yararlanılmıştır.
[24] Dursun Gümüşoğlu: Tâcü’l Arifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ Menakıbnamesi – Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri, Can Yayınları, 2006, s. 48
[25] Ocak, Ahmet Yaşar, Menâkıbu’l-Kudsiyye Fî Menâsıbi’l-Ünsiyye, (1995), Türk Tarih Kurumu, s. XLVIII
[26] Elvan Çelebi, Menâkıbu’l-Kudsiyye, sayfa 47-54.
[27] İbn-i Bîbî, El-Evâmir’ûl-‘alâ’iyye.
[28] Hüseyin Hüsâmeddin Efendi, Amasya Tarihi II, sahife 263-273.
[29] İbn-i Bîbî, El-Evâmir’ûl-‘alâ’iyye.
[30] Hüseyin Hüsamettin Efendi, Amas’ya Tarihi, Cilt 2, Sayfa 359.
[31] Hayrullah Efendi, Hayrullah Efendi Tarihi, Cilt 1, Sayfa 29.
[32] Hayrullah Efendi, Hayrullah Efendi Tarihi, Cilt 1, Sayfa 29.
[33] TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 4, Sahife 368-369
[34] Haydarilik :Kutb’ûd-Dîn Haydar ya da Baba Haydar (Haydar Gazi veya Haydar Sultan da denir). Hoca Ahmed Yesevî’nin dervişlerinden olup “Haydarîlik Tarikâtı” kurucusudur.Abdal Musa’nın atalarındandır. Mezarı, Elmalı, Antalya’dadır.

[35] Kalenderîlik ya da Kalender’îyye (Qalandar’iyyah, 10. yüzyılda İran’da, Horasan Melametiliği’nden kaynaklanan bir sufilik akımı olarak ortaya çıkan 12. yüzyılın sonunda Cemaleddin-i Savi adlı İranlı bir sufinin gayretiyle teşkilatlanarak Orta Doğu’da ve Orta Asya’da geniş taraftarlar toplayan bir tasavvuf akımıdır. Kalenderîler, mala, mülke ve şöhrete önem vermeyen, toplumdan önemli ölçüde kendilerini tecrid etmiş, kanaat anlayışına sahip bir topluluktu. Kalenderilik, yaşadığı toplumun nizamına karşı çıkararak dünyayı kaale almaya değer görmeyen ve bu düşünce tarzının günlük hayat ve davranışlarıyla da açığa vuran tasavvuf akımıdır.
[36] Çoşan M. Esad, Makâlât Ankara 1986
[37] Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Ethem Ruhi Fığlalı, sayı 23, 1996
[38] Atalay: 17
[39] (B. Atalay: 117-118)
[40] (Azbî / Ulusoy, 1986: 22)
[41] Ebu’l Vefâ el-Bağdâdî, el-Kâkes veya el-Kürdî lakaplarıyla da bilinen Ebu’l Vefâ Tâcü’l-Ârifîn Seyyid Muhammed bin Muhammed Azîz el-Bağdâdî (d. 1026 – ö. 9 Aralık 1107), Vefâ’îyye tarikâtının kurcusudur. “Menâkıbnâme”’sinde Ali el-Mûrtezâ’nın soyundan bir seyyid olduğu kaydedilmiştir. 1026 yılında Irak’ın Kusan köyünde doğdu, ama aynı zamanda Kalmina[1] adlı bir köyde kaldığı da bilinmektedir. Babası, Zebâle[2] ve Hayâsem[3] köyleri arasında sürekli olarak zülme maruz kalması nedeniyle dönüşümlü olarak yaşamak zorunda kalan ve İmam Hüseyin’in torunlarından Kürt aşireti Benî Nergis’e mensup olduğu öne sürülen Seyyid Muhammed Azizî, annesi ise yine bir Kürt olan Fatıma Ümmü Gülsüm’dür.[4] Menâkıbnâme-î Tacü’l Ârifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ adında bir eseri bulunan Ebu’l Vefâ 9 Aralık 1107’de ölmüştür. Vefâ’îyye Tarikâtı “Seyyid Muhammed bin Muhammed Azîz el-Bağdâdî” Vefâîyyenin tarikatının kurucusudur. Tâcü’l-Ârifîn lakabıyla ünlenmiştir. Tahsilinin önemli bir kısmını Bağdat’ta yaptıktan sonra Buhara’ya gitmiştir. Din ilimlerini öğrenerek tekrar Bağdat’a dönmüş ve burada Muhammed eş-Şembeki’ye intisap etmiştir. Uzun süre hizmetinde bulunduğu şeyhi kendisine gösterdiği vefa ve sadakatinden dolayı ona “Ebu’l Vefâ” künyesini vermiştir. Soyu 1. İmam Ali 2. İmam Hüseyin 3. İmam Zeynülabidin 4. Seyyid Hüseyin 5. Seyyid Yahya 6. Seyyid Hasan Faki 7. Seyyid Zeyd 8. Seyyid Hüseyin 9. Seyyid Muhammed 10. Seyyid Ali 11. Seyyid Zeyd 12. Seyyid Muhammed Kebir Azizî 13. Seyyid Ebû’l Vefâ Tâcû’l-Ârifîn Kaynakça:1- Nilüfer Bayatlı: XVI. Yüzyılda Musul Eyaleti (1999), s. 100.2-1530 Osmanlı kaynaklarında Harran’ın 10 Km. kuzeyinde yer alan “Zibâle Köyü”, Muhâsebe-i Vilâyet-i Diyâr-i Bekr ve ‘Arab ve Zü’l-Kâdiriyye Defteri (937/1530) I (1998), s. 131. 3- Bâb-î Hâysam (Ördekköy), Nilüfer Bayatlı: XVI. Yüzyılda Musul Eyaleti (1999), s. 1154-Dursun Gümüşoğlu: Tâcü’l Arifîn es-Seyyid Ebu’l Vefâ Menâkıbnâmesi – Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri, Can Yayınları, 2006, s. 38.
[42] Yurt Ansiklopedisi, cilt 8, İstanbul-1982-3, Maraş maddesi. s. 9, beyit 101.
[43] Agy, s. 10, beyit 117.
[44] Agy, s. 16-18; beyit 175, 179, 180, 208.
[45] Agy, s. 21, 23, beyit 240, 260.
[46] Vilayetname, Haz. Abdulbaki Gölpınarlı, s.20-21; Haz. E. Korkmaz, s.42-43.
[47] 14. yüzyılın sonu 15. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamıştır.
[48] Bilindiği gibi büyük Alevi Halk ozanı Yunus Emre de Taptuk’a bağlıydı.
[49] Her şeyi mubah sayan, yasak tanımayan
[50] Prof. Dr. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4. Baskı, Ankara, 1991, s 160-161.
[51] Menteş Akdeniz Halifesi olarak atandığında Ak Denizi toparlamak için yola çıktığında Sivas yakınlarında şehit ediliyor.
[52]Âşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. N. Atsız, 2. Basım, Ankara, 1992, s.164-165.
[53] Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, Çev.: Tahsin Yazıcı, C. 1, 4. basım, İstanbul, 1986, s. 284-5.
[54] Elvan Çelebi, Menakıbu’l Kudsiyye, Haz.: İsmail E. Erünsal-A. Yaşar Ocak, İstanbul, 1984, s. 169-171.

[55] Vefai Şeyhi Baba İlyas taraflarına Anadolu’da verilen isim.
[56] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 18; Haz. E. Korkmaz, s. 37-38.
[57]Doç. Dr. Bedri Noyan, Alevilik Bektaşilik Nedir?, 2. baskı, Ankara, 1987, s. 510-511; Mehmet Şimşek, Hıdır Abdal Sultan Ocağı, İstanbul, 1991, s. 68.
[58] Âşık Paşaoğlu, Agy, s. 165.

[59] Ernst Werner, çev. O. Esen-Y. Öner, Büyük Bir Devletin Doğuşu-Osmanlı Feodalizminin Oluşma Süreci İstanbul, 1986, s. 130-131.
[60] Agy, s. 165. Buradaki bozuk anlatımdan, sanki Hacı Bektaş Anadolu Bacıları arasından Hatun Ana’yı seçmiş gibi bir anlam çıkıyorsa da gerçek bu değil. Bu dönemde, olasılıkla en güçlü örgüt olarak Bacıyan-ı Rum’un seçilmiş olması söz konusudur. Özellikleri hakkında fazla bilgi olmamakla birlikte, F. Köprülü’nün dediği gibi, “Türkmen kabilelerinin müsellah silahlı ve cengâver kadınlarından” (Agy, s. 94) oluşan Bacıyan-ı Rum’un toplumsal, ekonomik ve askersel işlevlerde bulunan geniş üye tabanlı bir örgüt olduğu anlaşılmaktadır. Hatun Ana bu yıllarda, genç kız ve kadın olarak örgütün önde gelenlerindendir. Bacıyan-ı Rum’un askersel yanının 1350’li yıllara doğru, yani incelediğimiz dönemden yüzyıl sonra hala sürdüğünü Alman gezginin söylediklerinden anlıyoruz.

[61] E. Werner, Agy, s. 98.
[62] Elvan Çelebi, Menakıbu’l-Kutsiyye Fi Menabıbı’l –Ünsiyye baba İlyas-ı Horasanî ve Sülalesinin Menkabevi tarihi,Haz. İsmail B. Erünsal,Ahmet Yaşar Ocak,TTK. Yay., Ank. 1995
[63] Dr.İsmail Kaygusuz: “Baba Resul” Alev Yay. İst.2001 ve İbni Bibi; “Anadolu Selçuklular Tarihi”; Çev.: Prof.Dr. Mürsel Öztürk, I-II cilt, Kül.Bak, yay.Ank.1996 ve V. GORDLEVSKİ, : “ANADOLU SELÇUKLU DEVLET”İ, Çev.: Azer YARAN, Ankara, Onur Yay. adlı eserlere bakınız.
[64] Prof.Dr.Ahmet Yaşar Ocak: “Babailer İsyanı,Aleviliğin Tarihsel Altyapısı yahut Anadolu’da İslâm-Türk Heteredoksisinin Teşekkülü” 2.Bas. Dergâh Yay.1996 İst.
[65] Dr.Mikail Bayram: “Baba İshak Harekakatının Gerçek Sebebi ve Ahi Evren ile İlgisi”, Diyanet Dergisi Cilt:18 Sayı:12 Mart-Nisan 1970 s.69-78 ve “Babailer İsyanı Üzerine”, Hareket Dergisi, Mart 1981 s.16-28
[66] Dr.İsmail Kaygusuz: “Babailer ve Babai Ayaklanması”, Yol Dergisi Sayı:7, Eylül-Ekim 2000 Ank.
[67] Gadi NASSİ: “İki Bizans Gizemci Hareketi ve Osmanlı Tasavvufunun Doğuşu”, Tarih ve Toplum Dergisi Sayı:111. Mart 1993 s.40-45
[68] Gregory Abu’l Farac (Bar Hebraeus), Abu’l-Farac Tarihi cilt: I. ve II. Çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK. Yay., Ank.1987
[69] Prof Dr.Osman Turan: “Selçuklulular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti” İst.1969 ve Prof.Dr.Faruk Sümer: “Oğuzlar” İst.l980 ve Prof.Dr.Taner Timur: “Kuruluş ve Yükseliş Döneminde Osmanlı Toplumsal Düzeni” 2.Bas.Turan Kit.Ank.1979 ve Prof.Dr.Fuat Köprülü: “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu”, TTK.yay.2.Bas.Ank.1984 adlı eserlere bakınız.
[70] Aşık Paşaoğlu Tarihi. Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara 1992: 164-165.
[71] Hacı Bektaş Veli-Vilayetname. Haz. A.Gölpınarlı, İstanbul 1990: 18; Hacı Bektaş Veli-Vilayetname. Haz. Esat Korkmaz, İstanbul 1995: 37-38.
[72] Bedri Noyan: Alevilik Bektaşilik Nedir? 2.baskı, Ankara 1987: 510-511; Mehmet Şimşek: Hıdır Abdal Sultan Ocağı. İstanbul 1991: 68.
[73] Aşık Paşaoğlu Tarihi. Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara 1992: 165.
[74] A. Yaşar Ocak 1989: 71-72.
[75] Balcıoğlu, Tahir Harimî, Türk tarihinde mezhep cereyanları, (Mukaddime ve Notlar: Hilmi Ziya Ülken), Kanaat Yayınları, Ahmed Sait tab’ı, İstanbul, 1940
[76] Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, I , İstanbul, 1327 -1330, 235-236; Il, 395-396.; İbn-i Bîbî, El-Evâmir’ûl-‘alâ’iyye, s.498-499.
[77] Kut: Tanrı kelamı
[78] Mülhid: Dinsiz, imansız
[79] Hacı Bektaşı Veli ( Menteşin küçük kardeşidir.)
[80] Ak Libas: yakasız beyaz gömlek kefen olarak içe giyilir

[81] Dinî-Tasavvufi Türk Edebiyatında yer alan menâkebnamelerin en yaygın olanlarından birisidir. İş bu mühim eseri günümüz Türkçesine aktararak herkesin okuyup anlayacağı bir metin haline getiren Hamiye Duran Türk Kültür ve Edebiyatına hizmet etmiştir.
[82] Hacı Bektaş Veli, Fevaid, Haz. Mehmet Yaman, Ankara-tarihsiz, s. 17; 84
[83] A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, s. 229-230.
[84] Hacı Bektaş Veli, Fevaid, Haz. Mehmet Yaman, Ankara-tarihsiz, s. 17; 84.
[85] Bugün ki Nevşehir’in Hacı Bektaş Kasabası
[86] E. Werner, Agy,. s. 101

[87] Hacı Bektaş Veli, Fevaid, Haz, Mehmet Yaman, s. 53.
[88] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s.33-34; Yay. Haz. E. Korkmaz, s. 66-67.
[89] Vilayetname, Haz. A. Gölpınarlı, s. 49, 117; Haz. E. Korkmaz, s. 96.
[90] Elvan Çelebi, Agy, s. 11-12.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir