Edip Harabi -Harabi Baba (Ahmet Edip)

Harabi’nin doğum ve ölüm tarihlerinden anlaşılacağı üzere Ahmet Edip, 19. yüzyılda divan şiiri ve tekke şiiri geleneğine bağlı kalarak şiirler kaleme almıştır. Hem son dönem divan şiiri anlayışını temsil etmesi hem de Bektaşi şiir geleneğini temsil etmesi açısından divan şiiri ile tekke şiiri arasında bir köprü vazifesi görmektedir.
Şüphesiz ki Alevi Şiiri’nin en büyüklerinden birisi Edip Harabi yani Ahmet Edip’tir. Bazı şiirlerinde adı Edip olarak geçer. Harabi sonradan şiirlerinde kullandığı mahlastır.
O Deyişleriyle yıllardır kopuza ve bağlamaya can vermiştir. Onun şiirleri ince eleştiriler içerir. Ve o eleştirilerden doğan asıl anlam ise Harabi’nin büyük ustalığıdır.
Onda Pir Sultan’ı, Nedim’i bulmak mümkündür. Günümüzde bazı kesimler tarafından onun şiirleri Tanrıtanımaz şiirler olarak değerlendirilir. Aslında kabuğun içindeki anlam çok derindir. Onu anlamak ise tasavvufa yakın olmaktan geçer.
1853 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmet Edip’tir. Şairin annesinin adının Hatice olduğu ve 2 Nisan 1319/1901’de vefat ettiği bilgisi divanda yer almaktadır. Şairin divanının sonuna kendi el yazısıyla düştüğü kayıttan çocuklarının isimleri, doğum tarihleri ve vefat yerleri de bu bölümde paylaşılan bilgiler arasındadır.
Buna göre, kızı Zeynep Samiye Hanım 17 Rebiülevvel 1307/19 Teşrinevvel 1305/1887 günü Sisam Adası Tifani Limanı’nda doğmuş; Fatıma Belkıs Hanım 11 Ağustos 1308/1890’da Şehremini Saray Meydanı Mahallesi’nde doğmuş ve 1315/1897’de çocuk yaşta hayata gözlerini yummuştur.[1]
Şairin memuriyet hayatında karanlık kalan bazı noktalar da bu incelemede aydınlığa kavuşmuştur. Bu noktalara baba adının İsmail olarak ortaya çıkarılmasını, görev yaptığı adalar ve rütbeleri de örnek olarak göstermek mümkündür. Denizcilikle ilgili görevlerde bulunan şairin görev yaptığı adalar ve rütbeleriyle ilgili bilinmeyen noktaları aydınlatan araştırmacının titiz bir araştırmaya imza attığı görülmektedir. Çanakkale ve Preveze’de memurluk, Bahriye’de uzun yıllar gemi kâtipliği yaptı. Harabi’nin İttihat ve Terakki Partisi’nin ilişkisinin ve İttihat ve Terakki’ye olan yakınlığı, Enver Paşa’ya karşı beslediği sevgi bilinmektedir. Harabi’nin İttihat ve Terakki için kaleme aldığı gazele de burada konsepti tamamlayacak şekilde yer verildiği görülmektedir. II Abdülhamit’in Bektaşiliğe karşı tavır alması, bunun sonucu Bektaşilerle İttihat ve Terakki’nin yakınlaşması ve Harabi’nin İttihat ve Terakki sevgisi değerlendirilmiştir. [2]
Harabi ömrünü İstanbul ve Rumeli’de geçirmiştir. 17 yaşında Bektaşiliğe giren Harabi Hakka yürüdüğü yıl olan 1918’ye kadar bu yolun sadık bir bendesi olmuştur. Birinci dünya savaşının bütün sıkıntılarını yaşayan Edip Harabi, son yıllarını hastalıkla geçirmiştir. 1918 yılında İstanbul Fatih’te vefat etmiştir.[3]
Şairin 15 Cemaziyelahir 1317/8 Teşrinevvel 1315/1891’de Davutpaşa’da İsmail Feridun adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. Divanda böyle bir bilgiye rastlamamakla birlikte Rıza Tevfik, Harabi’yi ziyaret ettiğinde onun altı yaşında Hüseyin isminde bir oğlunun olduğunu belirtmektedir.[4]
Tasavvufla tasavvuf üstatlarının eserleri ile yakından ilgilenmiş, hece ve aruzla yazdığı veya irticalen söylediği deyişlerle koca bir divan meydana getirmiştir. Yunus’un sevgi ve birlik duygusuna, Nesimi’nin sertliğine, Kaygusuz Abdal’ın hiciv ve istihzasına, Pir Sultan’ın cesaretine bu dünyadaki deyişlerde bol bol rastlamak mümkün.
Ahmet Edip çeşitli mahlaslar kullanmış olsa da en çok Harabi mahlasıyla tanınmıştır. Harabi yanında Ahmet Edip ve Edip mahlaslarını da tercih etmiştir. Harabi kelimesinin, diğer âşık geleneğinde olduğu gibi sadece mahlas olmadığı söylenmektedir. Çünkü Alevi Kızılbaş kültüründe nasip almak manevi âleme ikinci doğum olarak kabul edildiği için, ikinci doğum için ikinci bir isim genellikle verilir.
Harabi isminin Mehmet Ali Hilmi Dedebaba tarafından verildiği tahmin ediliyor. On yedi yaşlarında Merdivenköy Şahkulu Dergâhı şeyhi Mehmed Ali Hilmi Dede Baba’ya mürid oldu. Ancak herhangi bir kimseden icâzetnâme almadan babalık yapmaya kalkıştığı için İstanbul Bektaşîleri arasında pek sevilmez, hatta Bektaşî tekkelerine kabul edilmezdi. Daha çok Bektaşî olmayan rindmeşrep kişilerle ve şairlerle düşüp kalkar, evinde âyinler düzenlediği söylenirdi.
Hatta Rıza Tevfik bile başlangıçta ondan el almıştı. Edib Harâbî’nin, “Kâf u nûn hitâbı izhâr olmadan/Biz bu kâinatın ibtidâsıyız” matla‘lı meşhur nefesi bütün Bektaşîler tarafından ezbere bilinir ve dergâhlarda okunurdu. Edib Harâbî velûd bir şairdir. Kendisini yakından tanıyanlar, zaman zaman irticâlen dahi kolaylıkla şiir söyleyebildiğini belirtirler.
Aruz ve hece vezinlerini son derece rahat kullanan Edib Harâbî’nin şiirleri devrinde büyük bir ilgi görmüştür. Özellikle Bektaşî düşüncesini yansıttığı ve sade bir dille kaleme aldığı şiirlerinde hiciv unsuru ağır basmaktadır. Sadettin Nüzhet Ergun ondaki Melâmîlik etkisi üzerinde de durur.
Harabi’nin kendi el yazısı ile meydana getirdiği divan 570 sayfalıdır. Bu divani inceleyen Nejat AN arkadaşımız söyle yazıyor: “Edip Harabi Divani İstanbul’da Süleymaniye kütüphanesinde, Ihsan Mahfi kitapları arasında 98 numarada kayıtlı bir yazmadır. Şiirlerin yazılı olduğu defter arada bir sahifeleri başka renkte olan, ilk otuz sahifesi dış kenarından fare yeniğine uğramış, kalın bir defterdir. Şiirler gelişi güzel bir sırayla yazılmıştır. Sonda bir fihrist var.
Bu fihristte, şiirlerin ilk mısraları ile bunların hizalarından: âşıkanedir, rindanedir, hezeldir, nefestir, kafiranedir, mersiyedir, hicvamizdir, felekten şikâyettir, vahdet-i ilahidir, berayi latife söylenmiştir, hakimanedir, duadan ibarettir… Gibi izahlar var.
Şiirleri aruzla ve hece vezni ile yazılmıştır. Şairin bu iki vezne de çok alışık olduğu hâkimiyetinden anlaşılıyor. Uyakları kimi zaman göz için, kimi de kulak içindir. Rediflere rağbeti vardır. Nazım şekillerini maksadına göre seçmekte ustadır.
Edip Harabi, tasavvuf konularında olduğu kadar hiciv alanında da usta ve tecrübeli bir şairdi. Hicviyelerinin üstünde, kime niçin ve ne zaman yazıldığını gösteren notların bulunması; onların ilginçliğini artırmaktadır. Bu arada şairi coşturan, kızdıran sebeplerin belli olması, onun hayati hakkında da epey bilgi vermektedir.

Harabi gördüğü eğitimden dolayı, dilini çok iyi kullanan bir Bektaşi dervişidir. Din dışı konularla ilgili yazdığı şiirlerde mükemmel bir üslup kullanmıştır. Alevi Bektaşi Kültür ve Edebiyatı üzerine yapılmış hemen hemen her çalışmada Edip Harabi’ye ait bir nefes örneği muhakkak zikredilmiştir. Özellikle Vahdet-i Vücut olarak bilinen ve iradenin tekliğini ifade eden tasavvufun ileri merhalesine ilişkin analizler içeren birçok mühim şiir üretmiştir.

Bektaşilik Felsefesine Geçişi

Çok genç yaşında, Merdiven Köyü Bektaşi tekkesinde ‘Muhammed Ali Hilmi Dede Baba’dan nasip alıp tarikata giren Harabi hayatinin sonuna kadar bu ikrara sadik kalmış, şiir ve nefesleri ile Bektaşi edebiyatının en kudretli üstatlarından biri olmuştur.
Harabi bütün Bektaşiler gibi bir mürşide ikrar vererek yeniden doğuşa ermiş ve hayatına yeni bir yön vermiştir. Bu doğuş 17 yaşında olmuştur. Bir nefesinde de şöyle söyler;

Berzahtan kurtuldum çıktım aradan
On yedi yasında doğdum anadan
Muhammed Hilmi Dede Babadan
Çok şükür hamdolsun geldim imkâna

Bu yeniden doğuş ona yeni düşünceler yeni inançlar getirir ve ona su mısraları yazdırır:

Allah idi muradım
Gece gündüz onu aradım
Derlerdi hiç bulunmaz
Çünkü o lamekândır

Miraca nail oldum
Bir haylice zamandır
Hariç değildir Allah
Me’vasidir o dergâh

Harabi artık medrese ve mescit softalığından tamamen kurtulmuş, kendisine yeni bir kıble bulmuştur. Âdem ona göre her şey ve her şeyin yaratıcısı olan tanrı âdemdedir. Ve gerçek Kıble âdemdir:

Veçhi Harabiye gel eyle dikkat
Hakkin cemalini eylersin rüyet

Bu, Harabiye has bir fikir değildir. Harabi’den önce de çok söylenmiştir. Mesela, ondan 500 yıl önce Nesimi de ayni inancı şu mısralarla dile getirmiştir.

Âdemde tecelli kildi Allah
Kil âdeme secde olma gümrah
Âdemdir iki cihanda maksut
Secde etmeyen ona oldu merdud
Haccı ekber kılmak istersen gel ey zahid beru
Aşıkın kalbi içinde sen bu beytullahi gör

Hünkar Hacı Bektaş Veli de bu konuda şöyle der:

Hararet nardadır sacda değildir
Keramet sendedir taçta değildir
Her ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac ‘da değildir

Seyyit Nizamoglu’nun divanında da yer yer bu fikre rastlamaktayız:

Bende Cennet bende tuba bendedir
Alem-i vahdette yoktur gayri hiç
Cümle mevcudat-i eşya bendedir
Ger dilersen hakki görme Seyfiya
Gel beru gel Tur-u Musa bendedir

Edip Harabi’nin Vahdetname’sinden

‘’Daha Allah ile cihan yok iken, Biz ani var edip ilan eyledik, Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken, Hanemize aldık mihman eyledik.’’
İlk bakıldığı zaman bu sözleri okuyan Harabi’yi Tanrıtanımaz olarak algılayabilir. Ama sözlerin özüne indiğimizde durumun tam tersi olduğunu görürüz. Harabi bu dizelerde aslında şunu demek istemiştir; Kalü Bela gününden önce Allah’ın varlığını idrak edemeyecek ruhlar Kalü Bela gününden sonra onu tanımış ve ona secde etmişlerdir. Harabi’nin ilk dizedeki ‘’Daha Allah ile Cihan yok iken..’’ sözlerinin tam açıklaması budur. İkinci dizeyi Harabi şu hadisten yola çıkarak yazmıştır. ‘’Evrene sığmadım ama inanan kulumun gönlüne sığdım’
Harâbi’nin Kuran Kelamımızdır şiirinden bir dizeyi ele alalım.
‘’Duvara karşı secde etmek bize ne hacet, Bizim namazımızda Allah imamımızdır.’’
Burada ilk bakışta derine inmediğimiz zaman namaz kılmaya karşı bir eleştiri var. Harabi aslında burada Neyzen Tevfik’in şu şiiriyle benzerlik gösterir. ‘’Kabe’den maksat varmaktır yâra, kör gibi tapınma kara duvara.’’ Bu iki şiirde de asıl anlatılmak istenen nereye secde edersen et ya da nereye yönelirsen yönel Allah hep oradadır. Önemli olan niyetin ve kalbinden geçendir.
Alevi Şiirine böyle bakmalıyız. Tabi ki içinde çokça eleştiri vardır. Ama asıl kabuğun içine bakmak gerekir. Mesela Bayezid Bestamî ”Cübbemin altındaki Allah’tan başka bir şey değildir.” Derken ya da Hallac-ı Mansur ‘’Enel Hak’’ derken kendilerinin Tanrı olduğunun mu söylüyor. Tabi ki hayır. Kendilerinin Allah’tan bir parça olduklarını dile getiriyorlar ve biz onun görüntüsüyüz diyorlar. Şiire ve edebiyata bakarken biraz derin düşünmek gerekir. Kabuğu anlamsız görünebilir ama meyvesi gerçekten hoştur.

Bektaşi edebiyatı bu çeşit örneklerle doludur. Her şeyde Hakki görmek ve mevcut olan her şeyde birlik ve beraberlik bulmak haline eskiler vahdet-i vücut adı vermişlerdir. İşte, Harabi vahdet-i vücuda cani gönülden inanmış ve bağlanmış bir sairdir.

Çok genç yasında, Merdiven Köyü Bektaşi tekkesinde Mehmet Ali Hilmi Dede Babaya ikrara verip tarikata giren Harabi hayatinin sonuna kadar bu ikrara sadık kalmış, şiir ve nefesleri ile Bektaşi edebiyatının en kudretli üstatlarından biri olmuştur.
Bektaşi olmadan önceki halini söyle anlatır: “Abdestimi alır, tastan duvara karşı bir kalkar bir yatardım. Savm’ı salatı bırakmazdım. Cennetle huri, gılman sevdası vardı gönülde. Beş vakte beş katardım, çok namaz kılardım, camileri gezerdim. Allaha vasıl olmak böyle olur sanırdım.”
Harabi ilk şiirlerini Saadet gazetesinde yayınlamaya başlamıştır. Yayınlanmış veya yayınlanmamış şiirleri Bektaşiler arasında çabucak yayılmış, bestelenmiş, sazla ve sözle Türkiye’nin her tarafında söylenir hale gelmiştir. İzmirli Hüseyin Hüsnü Erdikut’u yazdığına göre Rıza Tevfik’in de mürşidi olmuştur.
Harabi hakkında ilk defa geniş bilgi veren ve onun şiirlerinden mühim birkaç numune yayınlayan Saadettin Nüzhet Ergun olmuştur. 1930 yılında devlet matbaasında basılıp Maarif Vekâletince yayınlanan Bektaşi sairleri adındaki kitabin 79-115 sayfaları Harabi’ye ayrılmıştır.
Saadettin Nüzhet Ergun’nun bu kitabi sonradan Maarif Kütüphanesi tarafından Bektaşi-Kızılbaş-Alevî Sairleri ve Nefesleri adi ile yayınlanmış ve 2 basım ve 3 ciltte 251-265 sayfalar Harabi’ye ayrılmıştır.
1950 yılında, İzmirli H. Hüseyin Erdikut “Edip Harabi’nin Divani” adi ile 74 sayfalık bir kitap yayınlamıştır. Bilgi Matbaasında basılan bu kitaptaki kısa ön sözünde Harabi’den söz açarken rahmetli Hüsetin Hüsnü Baba söyle yazmaktadır: “Vaktiyle bu fakire hediye etmiş olduğu kendi elyazısı ile divançesinde 115 kadar es’ari mevcut olduğundan ve şimdiye kadar bu zatin eserleri pek az neşredildiğinden, ihvani basafaya ve muhterem okurlara küçük bir hizmette bulunmak ve muhterem şairin ruhunu şad etmek maksadıyle bu vazifeyi mukaddes addederek iş bu divançenin tab ve intisarina haddim olmayarak cür’et eyledim.”

Şiirlerinin bir kısmı Saâdet ve Yeni Mecmua gibi devrin gazete ve dergilerinde de yayımlanan Edib Harâbî, Nâmık Kemal’in bazı şiirlerini tahmis etmiş, ayrıca Servet-i Fünûncular’ı alaya alan bazı manzumeler de yazmıştır. Nefes, koşma, kalenderî, mersiye ve gazellerle bazı önemli olaylara düşürdüğü tarihlerden oluşan oldukça hacimli divanının kendi el yazısı ile olan nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (İhsan Mahvî Balkır, nr. 98). Divanın iki defterden ibaret diğer bir nüshası ise İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır (K. 541). S. Nüzhet Ergun Bektaşî Şairleri’nde hece ve aruzla elli bir şiirini neşretmiş (s. 82-115), divanından seçmeler ise Hüseyin Hüsnü Erdikut’un Edib Harâbî’nin Divanı (İzmir 1950) ile Sefer Aytekin’in derlediği Harâbî, Hayatı ve Deyişleri (Ankara 1959) adlı kitaplarda yayımlanmıştır..[5]

Edib Harabi Eserleri Edebi Kişiliği Şiirleri Özellikleri

Edib Harâbi’nin asıl adı Ahmed Edib’dir. O, şiirlerinde mahlas olarak bazen Harâbi, bazen de Edip isimlerini kullanmıştır. Bir süre Bahriye Birlik Kâtipliği de yapan Edib Harabi, 17 yaşında son devrin Bektaşî büyüklerinden Mehmed Ali Hilmi Dede Baba’ya mürit olur. Fakat buradan Babalık icazeti alamadığı için, İstanbul Bektaşîleri arasında pek sevilmez, hatta dergâhlara bile kabul edilmez idi. Evinde Bektaşî ayinleri düzenlediği, hatta önceleri Rıza Tevfîk’in bile ondan el aldığı söylenir.
Edib Harabi’nin;
“Kâf u nûn hitâbı izhar olmadan evvel”
Mısraıyla başlayan nefesi bütün Bektaşîler tarafından ezbere bilinir. Aruz ve hece vezniyle gayet rahat şiir söyleyebilen Edib Harâbî’nin şiirleri, devrinde büyük bir takdir toplar ve Bektaşîlik esprisiyle kaleme aldığı şiirlerinde ise hiciv yanı ağır basan şiirler söylerdi.
Rıza Tevfik; Edib Harabi’yi,“Asrî bir terbiye görmemiş olmakla beraber, söz söylemek ve düşünebilmek kabiliyeti ile doğmuş ve kendi mesleğinde herkesten çok şiir söylemiş Tekke şairlerinden biri; lâubalî Bektaşî diliyle çok sade ve çok güzel şiirler de söyleyen; ‘Yaratıcı muhayyilesi herkesten üstün ve parlak, ifade tarzlarında orijinal şekiller icat etme kabiliyeti var olan; birçoklarından da farklı ‘şahsî bir mevhibeye sahip bulunan önemli şairlerden birisi olarak” vasıflandırmaktadır.
Sadettin Nüzhet Ergun ise onun için:“Bir manzumesinde kendisini Bektaşî-Melâmî olarak tanıtmak isteyen şair, mutlak surette birtakım Melâmîlerin tesiri altında kalmıştır.” demektedir.
Nefeslerinin bir kısmı devrin gazete ve mecmualarında da yayınlanan Edib Harâbî’nin Divân’ının kendi el yazısı ile olan nüshası Üsküdar Selim Ağa Kütüphanesi’nde İhsan Mahvî Kitapları (nr. 81) arasında bulunmaktadır.

Edib Harabi eserlerinde; ayet ve hadislere, ya aynen, ya telmihen, ya da Türkçesi ile çok yer vermiştir. Bu sebeple onun eserlerini, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı içinde değerlendirerek ondan birkaç örnek vermeye çalışalım:

“Bize takdîr olmuş Kalû Belâ’dan
Anınçün sâkin-i meyhâneyiz biz
“Sakahüm” hamrını tâ ezelîden
İçtik dost elinden mestâneyiz biz

Hakk’ı her bir şeye kadir biliriz
Dünya vü uhrâya nâzır biliriz
Her nereye baksak hâzır biliriz
Sâcid-i Kâbe vü büthâneyiz biz

Harâbî sen bizi divane sanma
Özünü fehm etmez mestâne sanma
Yıkılmış çürümüş kâşâne sanma
Gencîneler dolu vîrâneyiz biz” [6]

Dursun Gümüşoğlu’nun 2008 yılında Ahmed Edip Harabi Divanı Yaşamı ve Tüm Şiirleri, 2. Baskısı yapan Can Yayınlarından İstanbul basımlı divanı incelenirse; “Harabi’nin Şiirlerinin Sınıflandırılması” başlıklı bölümün sonunda Harabi’nin bestelenen eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Araştırmacı Bektaşi babaları ile görüşüp şairin nefeslerini derlemeye çalışmış, Kemal Yıldız Dede tarafından Harabi’nin yirmi kadar nefesinin bestelenip uzun zaman Alevi-Bektaşi çevrelerinde icra edildiğini tespit etmiştir. Turgut Koca, Güldeste adlı eserinde Harabi’nin “Kâf ü nun hitabı izhâr olmadan” adlı nefesini notasıyla birlikte kaydetmiştir. “Ey zâhid şaraba eyle ihtiram” diye başlayan nefesi, İ. Hakkı Demircioğlu ve Erkan Oğur’un yorumuyla geniş kitlelere yayılmıştır.
Araştırmacının Elmas Atar Baba’dan derlediği “Hak yoluna doğru giden” diye başlayan nefesi de Ahsen ve Doğan Tanırcan’ın katkılarıyla notaya alınmıştır. Ayrıca Harabi’nin iki şiirini Feyzullah Çınar, beş şiirini de Ali Rıza Albayrak ile Hüseyin Albayrak bestelemiştir (Gümüşoğlu 2008: 48). İnceleme kısmında “Harabi’nin Yakın Dostları” başlığı altında (Gümüşoğlu 2008: 49–53) onun İhsan Mahvi Balkır, Kesriyeli Mehmet Sıtkı Akozan ile dostluklarına yer verilmiş, böylece Harabi’yi daha iyi tanımak ve anlamak için onun yakın çevresi ortaya konmaya çalışılmıştır.

“Harabi Hakkında Yazılan Makale, Kitap ve Tezler” başlığı altında herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın Rıza Tevfik Bölükbaşı (s. 54–60), Saadettin Nüzhet Ergun (s. 61–62), Vahit Lütfi Salcı (s. 62–70), Halit Bayrı (s. 70–77), Herbert Jansky (s. 77), Abdülbaki Gölpınarlı (s. 78), Turgut Koca (s. 79–80), Şevki Koca (s. 80-87) ve Bedri Noyan Dedebaba (s. 87)’nın makale ve yazılarından alıntılara yer verilmiştir.
Daha sonra “Harabi Hakkında Yapılan Tezler” başlığı altında aynı şekilde yorum yapılmadan alıntılar verilmiştir. Bu tezler Fikret Yörükoğlu, Abdullah Boğaz ve Hasan Şahin ile Kemal Üçüncü’nün çalışmalarından oluşmaktadır (Gümüşoğlu 2008: 91-109).
Araştırmacı, divan metnine geçmeden önce “Harabi’nin Yetiştiği Şahkulu Dergâhı’nın Tarihçesi” başlıklı bölümde Bedri Noyan’ın Şahkulu Dergâhı ile ilgili bir tanıtımına yer vermiştir.

Divan metninden önce “Sonuç” başlığı altında Harabi’nin Türk şiiri içindeki önemine değinilmiştir (Gümüşoğlu 2008: 114-115). Araştırmacı, Rıza Tevfik’in tekke şiiri ve Bektaşi geleneğini temsil etmesi açısından Harabi’yi anlattığı bir yazısını alıntı yapmak suretiyle okuyucuya sunmuştur. Bu bölümde onun şiirinin genel özellikleri ve işlediği konular yer almaktadır. Harabi hem aruz hem de hece veznini ustalıkla kullanan şairlerimizden birisidir. Onun şiirlerinin bazılarında Muhyiddin Arabi ve Mevlana’nın etkisi az da olsa hissedilmektedir (s. 115).

Harabi Naciye ve Zehra mahlaslarını kullanarak iki nefes yazmış, kadınların erkeklerden aşağı bir seviyede olmadığını söylemiştir. Bu şiirler dönemi içinde kadına verdiği önem açısından dikkat çekicidir. Bu bölümde Harabi’nin Bektaşi tekkelerine gidemediğine dair ortaya atılan iftiranın yanlış bir bilgi olduğuna da değinilmiş, onun Allah ve iman hakkındaki görüşleri ortaya konmuştur. Şairin tarih beyitleri de üzerinde durulan bir başka konudur. Harabi tarih beyitlerini eş, dost dediğimiz yakın çevresinin isteği üzerine kaleme almıştır. Harabi’nin tarih beyitleri yukarıda da değindiğimiz gibi çocukları ve ailesi hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır.

Eserin ikinci bölümünü Harabi divanının yeni harflere aktarılmış metni oluşturmaktadır. Divan iki bölüm hâlinde verilmiştir. Birinci bölüm “Harabi Divanı” başlığı altında beyit, gazel, murabba/koşma, muhammes, müseddes şeklindeki şiirlerden oluşmaktadır (Gümüşoğlu 2008:121-582). Divan metninin ikinci bölümünde “İlk Defa Yayımlanan Şiirler” başlığı adı altında yine aynı tarzdaki şiirler yer almıştır. Şiirlerin altında günümüz okuyucusuna yabancı gelen kelime ve Arapça ibarelerin sözlük karşılığı verilmiştir. Bazı şiirlerin yazım sebebi hakkında Edip Harabi’nin eklediği notlar dipnot olarak gösterilmiştir.

İkinci bölümdeki şiirlerin iki tanesinin altında yazım tarihleri bulunmaktadır. Bunlar 11 ve 12 Teşrinisani 1303 tarihini taşımaktadır (s. 614-615). Divan metninin sonunda Edip Harabi’nin Bursa’daki bir yakınına Rıza Tevfik Bölükbaşı hakkında yazdığı bir mektubuna da yer verilmiştir (s. 648-649). Araştırmacı divan metninin sonuna her şiirin ilk mısrasını esas alarak şiirlerin sayfa numarasını gösteren bir dizin eklemiştir. Eserin sonundaki kaynakça kitaplar, makaleler, yayımlanmamış tezler, el yazmaları, salnameler şeklinde düzenlenmiştir.

Kaynakçadan sonra Harabi’nin memuriyeti ile ilgili bilgileri ortaya çıkaran Salname-i Bahriye’nin ilgili sayfalarının fotokopisi, Harabi’nin Rodos’a sürülmesine dair belge, Harabi divanının Süleymaniye’deki kendi el yazısıyla oluşturduğu divanı ile Taksim Atatürk Kitaplığı, Çorum Hasan Paşa Kütüphanesi, Mısır Kaygusuz Abdal Dergâhı’nda bulunan bir cönkteki şiiri ve son olarak Abdullah Uçman arşivindeki bir mektubun eski harfli orijinal metinlerinin tıpkıbasım örnekleri yer ver almaktadır.

DEYİŞLERİ

1
Ey zahit şaraba eyle ihtiram
Müslüman ol terk et bu kılükalı
Ehline helaldir na-ehle haram
Biz içeriz bize yoktur vebali

Sevaba girmek çün içeriz şarap
İçmezsek oluruz duçar-i azap
Senin aklin ermez bu başka hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemali

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakki göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali

Sen münkirsin sana haramdır bade
Bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma HARABI bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali

2
Enbiya içinde şah kül kamerim
Icrasi ahmed-i muhtara mahsus
Çekip Zülfikar’ı fethi Hayber-i
Cenabı Haydar-ı Kerrar’a mahsus

Ne erler halketti cenabı bari
Kimi şirre bindi gem etti mari
Velakin yürütmek cansız duvarı
Hacı Bektaş Veli Hünkara mahsus

Men arif sırrını idrak eylemek
Mansur’un “enel hak” nutkun söylemek
Mürşid-i kamilin pendin dinlemek
HARABİ vakıf-i esrara mahsus

3
Peder ve valdem oldu bahane
Merecel bahriyani yeltekiyane
Bin ikiyüz altmış dokuzda kane
Eriştim zahiren geldim cihane

Berzahtan kurtuldum çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed ali hilmi dede babadan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane

Namım EDİP idi HARABİ oldum
Erenlerin ayak turabi oldum
Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşkolsun okuyan ehli irfane

4
Herkesin mâtlûbu bir gül olurdun
Bu gülşenden gonca dermiş olaydın
Aynelyakiyn görüp Hakk’ı bulurdun
Bezm-i erenlere ermiş olaydın.

Kendini bileydin Hakk’ı bilirdin
Eğri yoldan doğru yola gelirdin
Bir sofraya konsan belki yenirdin
Böyle çiğ kalmayıp pişmiş olaydın.

HARABİ seninle düştü davaya
Daha âla idi öbür dünyaya
Giriftâr olmazdın derd-ü belâya.
Ey Şâni postunu sermiş olaydın

5
Kimsenin hatasın göremez idin
Kendi noksanını bilmiş olaydın
Her bir söze cevap veremez idin
Benlik davasından geçmiş olaydın

Kulağın olaydı sözüm duyardın
İrfanın olaydı bana uyardın
Ayağın ısırıp kana boyardın
Bir kelbin ağzında on diş olaydın

Ben nerye kaçsam görecek. idin
Defter-i amalim dürecek idin
Bilirim Şani`yi sürecek idin
Dervişan üstüne teftiş olaydın

Gazeller yaparsın lafların çoktur
Lakin o sözlere karnımız toktur
Gerçi hiddetine sözümüz yoktur
Ey HARABİ biraz geniş olaydın

6
Sofi nefret mi verir meclis-i rindane sana
Yoksa siklet mi verir sohbet-i mestane sana.

Mese-i hamr-i Hudadan haberin yok zira
Saki-i bezm-i ezel sunmadı peymane sana.

Cura-i cam-i ilahiden eger içse idin
Bir olurdu o zaman mescid ü meyhane sana.

Sana göstermeyecek sahid-i maksud-u cemal
Çünkü ta kalû belide dedi bigane sana.

Eyleme gebr ü müsülmani Harabi tefrik
Çünkü birdir bilürüz kabe vü puthane sana.

7
Ey derviş açlıktan etme şikâyet
Tekkeyi bekleyen çorba içermiş
Derya kenarında kalma nihayet
Atı alan Üsküdar`ı geçermiş

Bir insanın doğru özü olursa
Hakkı ispat eder sözü olursa
Kendini görecek gözü olursa
Pirincin taşını görüp seçermiş

Hazreti peygamber bak ne söylemiş
HARABİ de ona iman eylemiş
Dünya mezrea-i ahiret imiş
İnsan ektiğini mutlak biçermiş

8
Didar-ı âdemde hazreti süphan
Hudut u müphemi tastir eylemiş
Nüsha-i kübradır vücut u insan
Maye-i hikmetle tahmir eylemiş

Kabe kavseyn yazmış ebruvanına
Serahen vehhaben dü çeşmanına
İki gamze ile hep müjganına
Sure-i fetahna tahrir eylemiş

Kuranda buyurmuş hallak-ı ezel
İnsandan yok imiş bir nesne güzel
Ey HARABİ resmini ressam-ı ezel
Hame-i kudretle tasvir eylemiş

9
Cahiller çekemez ehli kemali
Zira sözlerinin hikmeti vardır
Nasıl anlatayım bilmem bu hali
Ehli dilin şan ü şöhreti vardır

Vücudu mürdemi kamil ü irfan
Sızdırılmış altın gibidir her an
Her nereye gitse olsa numayan
İtibar ederler kıymeti vardır

Kamillerin ilm ü irfanı malum
Aklı fikri fazlı irfanı malum
Sözü özü doğru vicdanı malum
Her müşkili halle kudreti vardır

Bir insan cahil ü nadan olursa
İnsan suretinde hayvan olursa
HARABİ’ye karşı düşman olursa
Mutlak onda haset illeti vardır

10
Zühd ü riya ile olan ibadet
Hatadır hazret-i settar`a karşı
Böyle namaz ile olamaz ümmet
Hiç kimse Ahmed`i muhtar`a karşı

Tarikatsız mümin olamaz kimse
Nuru nübüvvetle dolamaz kimse
Hak’kı Peygamber’i bulamaz kimse
Yatıp kalkmak ile divare karşı

Allah gözlerine çekmiş bir perde
Yok dersin Allah`ı gökte ve yerde
Gösterelim gel de gör Hak`kı nerde
Secde eyleyesin didara karşı

Ebsem ol HARABİ sen nasıl ersin
Halli müşkül böyle sözler söylersin
İçtinab et belki hata edersin
Haydar`ı kerrar`e hünkâra karşı
KAYNAK:Bektaşi Şairleri , sf. 262

11
Varlık deryasına dalma ey kardeş
Kardaşlıkta birlik dirlik isterler
Benlik davasından geç yavaş yavaş
Muhiplikte birlik dirlik isterler

Er ol Hakkıyla geçir bu demi
Berzaha düşürür benlik âdemi
Resulullah dedi “Lahmike lahmi’
Dervişlikte birlik dirlik isterler

HARABİ kemteri söyleten Haktır
Senlik benlik lafzı burda yasaktır
Kendini beğenmek çıkmaz sokaktır
Hak erenler birlik dirlik isterler.

13
Şer-i şerif inkâr olunmaz amma
Şeriat var şeriattan içeri
Tarikatsız Allah bulunmaz amma
Tarikat var Tarikattan içeri

Gördüğün şeriat şeriat değil
Gittiğin Tarikat Tarikat değil
Hakikat sandığın Hakikat değil
Hakikat var hakikatten içeri

Veçhi HARABİ ye gel eyle dikkat
Hakkın cemalini eylersin rüyet
Sade Hak var demek değil Marifet
Marifet var Marifetten içeri

14
Bize takdir olmuş Kalu Bela’dan
Anınçün sakin-i meyhaneyiz
Sakahüm hamrını ta ezeliden
İçtik dost elinden mestaneyiz biz

Hakk’ı her bir şeye kadir biliriz
Dünya vü uhraya nazır biliriz
Her nereye baksak hazır biliriz
Secde-i Kabe ye puthaneyiz biz

HARABİ sen bizi divane sanma
Özünü fehm etmez mestane sanma
Yıkılmış çürümüş saray sanma
Hazineler dolu viraneyiz biz

15
Ey zahit sen bizi sanma günahkar
Günahımız yoktur sevabımız var
Gördüğümüz demi hoş görür Settar
Bu sırra Kuran’la cevabımız var

Fiilimizi bais-i azap sanma
İçtiğimiz haram bir abdır sanma
Sana haram olan şaraptır sanma
Cennet ırmağından şarabımız var

Elest bezmindeki ahd ü peymandan
Ayrılmayız asla biz o imandan
İsmail’e nazil olan kurbandan
Soframızda meze kebabımız var

Hakk’tan bize her dem hidayet olur
Muhammed Ali’den inayet olur
Saz çalsak Allah’a ibadet olur
Davud peygamberden rebabımız var

Bu ana değin ta kalu beladan
Haberimiz vardır her maceradan
HARABİ’ ye ihsan olmuş Hüda’dan
Okuyoruz işte kitabımız var

16
Ey zahid, getirmez seni Cennet’e
Aldığın abdestle, bu savm ü salât
Gel bihüde yere girme zahmete
Cübbeyi, tespihi, seccadeyi at

Zemzemi terkeyle, nûş eyle şerab
Aklın ermez senin bu başka hesab
Bir pir-i mugaana eyle intisab
İhsan etsin sana iç ab-ı hayat

Cennet’i, Huri’yi, Gılman’ı terkit
Sıdk ile gönlünü Allah’a berk it,
Cami’lere gitme put haneye git
Alla’a vasıl ol, Allah’la kalk yat.

Mermerin üstüne ne eksen bitmez
Zühd ü riya ile yol Hakk’a gitmez
Bizim indimizde beş para etmez
Meta-ı va’zını başkasına sat

İncitme Allah’ın derdimendini
Gönül kırma asla sakın kendini
Dinle HARABİ’nin nush-u pend’ini
Yorganına göre ayağını uzat.

17
Musa Haktan sordu Turu Sinada
Yarabbi yok iken bu kevni mekan
Seninle bir kimse yoktu arada
Ne suretle nasıl oldun nümayan

Görüyorum laşek kudretle oldun
Seni kim yarattı nasıl var oldun
Sen bu Allahlığı nereden buldun
Beyan et kalbimde kalmasın güman

Bizim üstümüze Haklanıyorsun
Gah varlanıp gahi yoklanıyorsun
Niçin bizden böyle saklanıyorsun
Göster cemalini gel işte meydan

Hak dedi ben yarattım seni insan
Kendimi kendimde eyledim pinhan
Sırrımı cahile etmedim ayan
Arifibillaha eyledim ihsan

Hak Musa’ya böyle etti hitabı
Beni görmekliğin budur sevabı
Tıpkı bana benzer kulum HARABİ
Git anı ziyaret eyle her zaman

18
Kaf u nûn hitabı izhâr olmadan
Biz bu kâinatın ibtidasıyız
Kimseler vasıl-ı didar olmadan
Ol “kabe kavseyn”in “ev edna”sıyız

Yoğ iken Adem’le Havva alemde
Hak ile Hak idik sırr-ı mübhemde
Bir gececik mihman kaldık Meryem’de
Hayret-i İsa’nın öz babasıyız

Bize peder dedi tıfl-ı Mesiha
“Rabbi erini” diye çağırdı Musa
“Len terani” deyen biz idik ana
Biz Tûr-ı Sina’nın tecellasıyız.

“Künt-ü kenz” remzinin olduk ağahı
Hakka’l-yakin gördük cemalullahı
Ey hoca bizdedir sırr-ı ilahi
Biz Hacı Bektaş’ın fukarasıyız.

Zahida şanımız “İnna fetahna”
HARABİ kemteri serseri sanma
Bir kılkırk yarar kamiliz amma
Pir Balım Sultan’ın budalasıyız.

19
Ya rab senin mekânın yok
Yatağın yok yorganın yok
Hem dinin hem imanın yok
Her bir şeyden münezzehsin

Sesin çıkmaz avazın yok
Abdestin yok namazın yok
Hiçbir yere niyazın yok
“Kul hüvallahu ahad”sın

Kapın büyük açan yoktur
Seni kapıp kaçan yoktur
Anan yoktur baban yoktur
Ya Rab “Allahüssamed”sin

Elmasın yok boncuğun yok
Aban keben gocuğun yok
Karın kızın çocuğun yok
“Lem yelid ve lem yüled”sin

Derya senin sahra senin
Dünya senin ukba senin
Bu gördüğün eşya senin
Velem ye küllahüü küfüven ehadsin

Her bir şeye kudretin var
Akla sığmaz hikmet”in var
Yetmiş iki milletin var
Sen hallak-ı “kün fekan”sın

Sağın da var solun da var
Eğri doğru yolun da var
Bir Harabi kulun da var
Sen hallak-ı “kün fekan”sın
Zahid senin kitabın

Zahid senin kitabın
Mızraklı ilm-i haldir
Vaz geç sen o kitabından
Zira o kil u kaldir

Cenetde hurilerle
Zevk(u) safayı ta’lim
Etmek sana ayıp hem
Abesle iştigaldir

Bal şerbeti ile süt
Irmaklarından içmek
Me’mül edersin amma
Yok aslı hiç hayaldir

Beyhude etme zahmet
Savmı, salatı terk et
Firdevs içün ibadet
Etmek büyük vebaldir

Cehd eyle gir bu günkü
Cennet-i arifane
Hakk’ı bulursun anda
Lahuti bir visaldir

Gel eyle terk-i mescid
Divare olma sacid
Allah’a secde eyle
Hakk kıblesi cemaldir

Zemzem suyu ne hacet
Nuş et şarab-ı vahdet
Hak neşesi var anda
Baki vü layezaldir

Bu söz değil muhalif
Kur’an-ı izz u şane
Laşşek kelam hakdır
Ayet-i zülcelale

Esrar-ı küntü kenzi
Faş eyleme HARABİ
Bu bahre yok nihayet
Diller bu sırada lal’dir

20
Kardeş muhabbeti niçün bozarsın
Hakk erenler buna ka’il olur mu?
Âdâb u erkândan yoldan azarsın
Bu hal ile âdem kâmil olur mu?

Meyvesiz gölgesiz sen bir şecersin
Haddinden ziyade dolu içersin
Her sözün önüne durmaz geçersin
İnsan muhabbete ha’il olur mu?

Bu yolda hak ile yeksan olanlar
Kadeh tek boşalub yine dolanlar
Hep kendi özünde Hakk’ı bulanlar
Senin gibi Hakk’dan gafil olur mu?

Tabib-i hâzik bul gel, kalma sersem
Savuştur yaranı var iken merhem
Kelam-ı Hakk’ı fehm eden âdem
Hiç kendi sözüne ma’il olur mu?

21
Ne çare zahida Kızılbaş olduk
Da’ima bade-yi gülfam süzeriz
Bezmimize mahbub bir saki bulduk
Anın içün böyle sarhoş gezeriz

Bektaşiyiz yahu etmeyüz inkâr
Ne mahz söylenir dillerde her bar
Bizlere bir mahbub olursa şikâr
Kırk kişi ile anı heman düzeriz

HARABİ nedir bu melâmet hali
Efsane söyleyüb uzatma kali
Zahid ağzı bizce torba misali
Çekince yuların ağzın büzeriz.

22
Aşkın ocağını yandırmak için
Haktan ihsan olmuş yelpazem vardır
Kaleyi irfanı hem ölçmek için
İdris peygamberden endazem vardır

Hayli mürşitlere oldum vehnuma
Ölmeden öldürür ey bedi mihya
Sırrı mute kalbe entemutaya
Mashar olmuş pek çok cenazem vardır

Sureti zahirde HARABİ’yim ben
Fakat hakkın başka hesabıyım ben
Cümle erenlerin kitabıyım ben
Bozulmaz çözülmez şirazem vardır

23
Ya Hü Burda Olan Muhibbana bak
Öyle Sarga Burga Kardaş Değildir
Edebinle Otur Yahut Burdan Kalk
Herkes Senin Gibi Kalleş Değildir

Hak Yüzüdür Burda Gördüğün Yüzler
Velakin Göremez Kör Olan Gözler
Bezm-İ Erenlerde Söylenen Sözler
Hakkın Esrarıdır Haşhaş Değildir

Muhibim dervişim demesi güçtür
Demirden leblebi yemesi güçtür
Tarikat libasın giymesi güçtür
Çünkü o ipekli kumaş değildir

Putperest Yahudi Hıristiyan olan
Ayrı gayrı değil nümayan olan
Hakka iman edip Müslüman olan
Yeşilbaş Kızılbaş akbaş değildir

Söylenen Sözlerin Cümlesi Hoştur
Dolulara Dolu Boşlara Boştur
HARABİ Kemteri Sanma Sarhoştur
Yer İçer Zevk Eder Ayyaş Değildir

24
Ey vaiz sen bize vazedemezsin,
Çünkü her bir ilmin deryasıyız biz
Bizim yurdumuza hiç gidemezsin,
Hakikat Kaf’ının Anka’sıyız biz

Tur’da biz Musa’yı irsad eyledik,
İsa’yı çarmıhtan azad eyledik
Çıkardık göklere imdat eyledik,
Bunların sebebi ihyasıyız biz

Haberdar olaydın sirri suphandan,
Feragat ederdin küfr-ü imandan
Birsey anlamadın sen magzi Kuran’dan,
Kuran’in esrar-ü manasıyız biz

Kafü-nun’ dan daha insan yok iken,
Bu görüp bildiğin cihan yok iken
Hakka sığınacak mekân yok iken,
Bizde gizlenmişti anasıyız biz

Biz tertip eyledik Kabe-kavseyn’i,
Kurbu ev ednada kurduk ayini
Fehm eyleyemezsin sen o mabeyni,
Mirac’in Leyletel esrarıyız biz

İbrahim’e narı gülzar eyledik,
“Tecri mintahtihel’enhar” eyledik
Yok iken HARABI biz var eyledik,
Bu kevn ü mekânın Hudasıyız biz

25
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz ani var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik

Allah ile burda birleştik
Nokta-i âmâya girdik birleştik
Sirr-i Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik

Aşikâr olunca zat ü sıfatı
Kün dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kâinatı
Nam ü nisanını cihan eyledik

Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kâinat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik

Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaidlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik

Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kildan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik

Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Ars-i Kürsü gezdik durduk bir zaman
Bos kalmasın diye bu kevnü mekân
Âdemin halkını ferman eyledik

İrfan olan bilir sirri müphemi
İzhar etmek için ism-i azami
Çamurdan yoğurduk yaptık âdemi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik

Âdem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekân bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik

Âdem ile Havva’dan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu nümayan
Yüz bin kere doldu boşaldı cihan
Nuh Naciyullah’a tufan eyledik

Salih’e bir deve eyledik Ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik

Bir zaman Eshabikefhi uyuttuk
Hazreti Musa’yı Tur’da okuttuk
Siti çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris’e biçtirip kaftan eyledik

Süleyman’ı dehre sultan eyledik
Eyyub’a acıdık derman eyledik
Yakup’u ağlattık nalan eyledik
Musa’yı Şuayb’a çoban eyledik

Yusuf’u kuyuya attırmış idik
Mısır’da kul diye sattırmış idik
Zeliha’yi ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik

Davut peygambere çattırdık udu
Kazadan kurtardık Lut ile Hud’u
Bak ne hale koyduk nar-i Nemrut’u
İbrahim’e bağ u bostan eyledik

İsmail’e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halilürrahman
Balığın karnini bir hayli zaman
Yunus peygambere mekân eyledik

Bir mescide soktuk Meryem Anayı
Pedersiz doğurttuk orda İsa’yı
Bir Ağaç içinde Zekeriyya’yi
Biçtirip kanına rizan eyledik

Beyti mukaddeste Kudüs şehrinde
Nehri Seria’da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya’y’i ‘Isa’y’i ‘üryan eyledik

Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok is bitirdik
Başka bir Nebiyyizisan getirdik
Anin her nutkunu Kur’an eyledik

Küffarı Kureysi ettik bahane
Mehmet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza’yi ona ihvan eyledik

Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler sahidir Hakk’ın habibi
Biz ani Nebiyyi-ihsan eyledik

Hak Muhammed Ali ile birleşti
Hep beraber kabekavseyne gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerelesrayi seyran eyledik

Bu sözleri sanma he insan anlar
Kus dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sirri müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik

Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elestte Kalubelide
Mekân-i Hüda’da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik

Vahdet âlemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı değil Hazreti Süphan
Bunu Kur’an ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Haktır
Her nereye baksan Hakki mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına giren için
Hakki heykelyakin görenler için
Bu sirri HARABİ bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

26
Mecma-ül Bahreyne vardığım zaman
Hızrı bulup candan gulamı oldum
Ledün ilmin bana eyledi İhsan
Sırrı Sırrullahın tamamı oldum

Hayat abın cana gıda eyledim
Vadi-i Eymen’de dua eyledim
Geldim ehl-i aşka sala eyledim
Salatı irfanın tamamı oldum

Can kulağı ile beni dinleyin
Ey Arifler ehli Hakka söyleyin
Birleşerek beni tavaf eyleyin
Çünkü lâ mekânın mekanı oldum

Her bir tarikattan istifa ettim
Tarık-ı Hüda’ya iltica ettim
Ey HARABİ Hakka iktida ettim
Şükür Bektaşiyyül Melami oldum

27
Ey vaiz sen bize vaazedemezsin
Çünkü her bir ilmin deryasiyiz biz
Bizim yurdumuza hiç gidemezsin
Hakikat Kaf’inin Anka’siyiz biz

Haberdar olaydin sirri suphandan
Feragat ederdin küfr-ü imandan
Birsey anlamadin sen magzi Kuran’dan
Kuran’in esrar-ü manasiyiz biz

Biz tertip eyledik Kabe-kavseyn’i
Kurbu ev ednada kurduk ayini
Fehm eyleyemezsin sen o mabeyni
Mirac’in Leyletel esrariyiz biz

Tur’da biz Musa’yi irsad eyledik
Isa’yi çarmihtan azad eyledik
Çikardik göklere imdat eyledik
Bunlarin sebebi ihyasiyiz biz

Kafü-nun dan daha nisan yok iken
Bu görüp bildigin cihan yok iken
Hakka siginacak mekan yok iken
Bizde gizlenmisti amasiyiz biz

Ibrahim’e nari gülzar eyledik
“Tecri mintahtihel’enhar” eyledik
Yok iken HARABI biz var eyledik
Bu kevn ü mekanin Hudasiyiz biz
28

Enbiya içinde sah kul kamerim
Icrasi ahmed-i muhtara mahsus
Zülfikar-i Düldül Feth-i Hayber’in
Cenabi Haydar-i Kerrar’a mahsus

Ne erler halketti hazreti bari
Kimi sire bindi gem etti mari
Velakin yürütmek cansiz duvari
Haci Bektas Veli Hünkar’a mahsus

Men arif sirrini idrak eylemek
Mansur-u vech en el hak nutkun söylemek
Mürsid-i kamilin pendin dinlemek
Harabi vakif-i esrara mahsus

29

Mezhebinden sual olunsa zahit
Dersin ki mezhebim Ebu Hanife
Zerre kadar senin imanin olsa
Imam demez idin böyle herife

Hasa sümme hasa imam degildir
Vallahi imam-i azam degildir
Imamlik bertaraf Islam degildir
Kulak asma böyle bir er caife

Hazreti cenab-i nebi-i ihsan
Evladina oldu bu herif düsman
Harabi sen Imam Cafer’e baglan
Baska mezhepleri etme vazife
30
Ey hace sen bizi cahil mi sandın
Biz ledün ilminin ulemasıyız
Bizi mezhebine dahil mi sandın
Biz Beni İsrail enbiyasıyız

Gerçi okuyorsun levlâke Levlâk
Fakat perdesini edemezsin çak
Cahilsin bizi de etmedin idrak
Biz o küntükenz”in muammasıyız

Mecma-ül -bahreyni abad eyledik
Hazr”a ab-ı hayat imdad eyledik
Tur”da biz Musa”yı irşad eyledik
Biz Hacı Bektaş”ın hulefasıyız

Sakın Harabi”yi divane sanma
Bakup sözlerine efsane sanma
Hasılı sen bizi bigane sanma
Biz Allah”ın halis akrabasıyız[7]

31

Hayder-i Kerrar”a canım fedadır
Çünki kendileri Şah-ı veladır
Bazı müfsidlerin sözü heabdır
Söylüyorlar haşa Allah Ali”dir

Sırr-ı Hakk”a bunlar agah değildir
Hakk”a gidenlere hemrah değildir
Ali Hak”dır fakat Allah değildir
Böyle zannedenler mutlak delidir

Ali”nin pek büyük kerameti var
Kerametten büyük velayeti var
Halik deyen erin delaleti var
Zira hak Muhammed Ali celidir

Dinle bu söz vaiz pendi değildir
Bneden hak söylüyor indi değildir
İman-ı Harabi şimdi değildir
Ta bezm-i Elest ü kalu beli”dir[8]

BİBLİYOGRAFYA:

Sadettin Nüzhet [Ergun], Bektaşî Şairleri, İstanbul 1930, s. 79-82; a.mlf., “Edib Harabî”, Millî Mecmua, X/109, İstanbul 1928, s. 1751-1753; Rauf Yekta, Bektaşî Nefesleri, İstanbul 1933, s. 153; Fikret Yürükoğlu, Edib Harabî, Hayatı ve Eserleri (mezuniyet tezi, 1945), İÜ Ed.Fak. Ktp., nr. 1129; Abdülbâki Gölpınarlı, Alevî-Bektaşî Nefesleri, İstanbul 1963, s. 12; Vahit Lütfi Salcı, “Edib Harabi”, YT, nr. 78 (1938), s. 218-221; Rıza Tevfik Bölükbaşı, “Edib Harabî Erenler”, Yeni Sabah, nr. 2216, 21 Temmuz İstanbul 1944; H. Jansky, “Der BektaşîDichter Edip Harabi”, WZKM (1960), s. 87-98; Nail Bayraktar, Atatürk Kitaplığı’na Yeni Bağışlanan Yazma Kitapların İndeks Kataloğu, İstanbul 1991, I, 15; “Edib Harabî”, TDEA, II, 450-451

KAYNAKÇA:
1. Bölükbaşı, Rıza Tevfik (1944): Yeni Sabah Gazetesi, 21.07.1944, s. 2.
2. Ergun, Saadettin Nüzhet (1930): Bektaşî Şairleri, Maarif Vekâleti Yayınları, İstanbul.
3. Ergun, Saadettin Nüzhet (1926): “Edip Harabi”, Millî Mecmua, C. 10, S. 109, s. 1751.
4. Prof. Dr. Abdurrahman GÜZEL, Türk Halk Şiiri
5. Harabi ve Deyişleri, Haz. Sefer Aytekin, 1959
6. Saadettin Nüzhet Ergun Maarif Kütüphanesi Bektaşi-Kızılbaş-Alevî Sairleri ve Nefesleri 2 basım ve 3 ciltte 251-265 sayfalar Harabi’ye ayrılmıştır.
7. İhsan Mahvî Balkır, nr. 98). Divanın iki defterden ibaret diğer bir nüshası ise İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır (K. 541).
8. S. Nüzhet Ergun Bektaşî Şairleri’nde hece ve aruzla elli bir şiirini neşretmiş (s. 82-115), divanından seçmeler
9. Hüseyin Hüsnü Erdikut’un Edib Harâbî’nin Divanı (İzmir 1950)
10. Sefer Aytekin’in derlediği Harâbî, Hayatı ve Deyişleri (Ankara 1959)
11. Şevki Koca ve Dursun Gümüşoğlu Can yayınları “Ahmet Edip, Harabi Divanı, Yaşamı ve Tüm Şiirleri” (2003).
12. Gümüşoğlu, Dursun (2008): Ahmed Edip Harabi Divanı Yaşamı ve Tüm Şiirleri, 2. Baskı, Can Yayınları, İstanbul.

Dipnotlar:

[1] Gümüşoğlu, Dursun (2008): Ahmed Edip Harabi Divanı Yaşamı ve Tüm Şiirleri, 2. Baskı, Can Yayınları, İstanbul.
[2] Gümüşoğlu 2008: 23–31
[3] Ergun, Saadettin Nüzhet (1930): Bektaşî Şairleri, Maarif Vekâleti Yayınları, İstanbul
[4] Bölükbaşı, Rıza Tevfik (1944): Yeni Sabah Gazetesi, 21.07.1944, s. 2.

[5] Harabi ve Deyişleri, Haz. Sefer Aytekin, 1959

[6] Güzel 2009: 760

[7] Beni İsrail Enbiyası: Burada, Hz.Peygamberin: “”Benim ümmetimin alimelri İsrail oğullarının peygamberi gibidir”” hadisine işaret ediliyor.

[8] Bektaşi Şairleri, sf.258

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir