Küntü Kenz ve Elezmü Bezmi

Yaratılışın sırrı Aşk’ta gizlidir. Aşk, Alevi/Bektaşi inanç ve öğretisinin derinliğinin temel niteliği, varılmak istenilen en son durak olan fenafillah, yani varlıkta yok olma, yani kesretten vahdete ulaşma ki, bu vuslata erme makamıdır.
Aşk, sonsuz-sınırsız gönlün göz kamaştıran ışığıdır. Gönüldeki hazine ancak bu ışık ile meydana çıkar, görülür. O’na ayna olur. O, aynada kendini seyreder mest olur.
Evrende bir zerre iken Küntü Kenz (Gizli hazine) esrarının sırrını çözerek zaman içindeki evren olur. Coşar zamandan taşar, evren O’nda yok olur.
Var olan her şey üçünde olur. Üçü bir olur, O olur. O an zaten her an var olduğunu bilir ve En’el Hakk der.” İlmin kitabı Aşk’tır. Aşk, natık olandır. Dile gelince ilmi anlatır. Gönül coşunca ilim dillenip taşar.
Güneşin sıcağında buharlaşıp bulut olan okyanusun, fırtınalar yaratarak okyanusu coşturup sağanak halde yağması gibidir. Gönül Muhammed, ilim Hakk, Aşk İmam Ali’dir. Aşk olmazsa gönül coşmaz, gönül coşmazsa ilim kendinden habersiz kalır. Bilinmek isteyen ilmin, sırrının açığa çıkması için üçünün bir olması gerekir.
Bundan dolayıdır ki, Aşk makamına ermeyince Hakk’ın sırrına erilmez. İlim şehrinin kapısı bulunmaz bilinmez ise şehre girilmez. İlim şehrine giremeyen ilimden, ilim de kendinden habersiz kalır.”

“Evvel benim ahir benim canlara can olan benim
Azıp yolda kalmışlara Hızır meded eren benim

Çün deminden katre uran bir nazarda dünya duran
Kudretinden han döşeyip aşk nöbeti uran benim

Düz döşedim bu yerleri çöksü urdum bu dağları
Sayvan eyledim gökleri geri tutup duran benim”
(…)
“Ol kaadir-i Kün-feyekün lütfedici Rahman benim
Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim

Nufteden adem yaratan yumurtadan kuş üreten
Kudret dilini söyleyen zikreyleyen Sübhan benim

Bu yeri göğü yaratan bu arşı kürsü durduran
Binbir adı vardır Yunus ol sahib-i Kur’an benim”

Zuhûr-ı kâinatın madenisin ya Resulallah,
Rumuz-ı küntü kenzin mahzenisin ya Resulallah

Peygamberimizin “Adem, su ile balçık arasındayken ben peygamber idim” hikmetinin hakikatinde burada gizlidir.İnsanoğlunun varoluşunun bir yatay, bir de dikey tarih vardır. Yatay tarih, yaygın olarak bilinen anlamıyla kronolojik tarihtir. Kronolojik tarihe baktığımız zaman insanlık tarihi, ilk insan ve ilk peygamber olarak Hz. Âdem’le başlar, başlatılır.
Yatay tarih, kronolojik tarih gözüyle, Hz. Âdem diğer peygamberlerin ve insanların babasıdır. Biyolojik anlamda baktığımız zaman da Hz. Peygamber’in de babasıdır, atası ve dedelerinden biridir.
Ancak bir de dikey tarih vardır. Dikey tarih açısından baktığımız zaman, kimin hakikati, kimin nuru daha önce yaratıldı noktasında, Hz. Peygamber Efendimizden nakledilen bazı rivayetler vardır.
Bu rivayetlerde söylenen şudur: “Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nurumdur”, “ruhumdur”, “aklımdır” veyahut “kalemdir” diye farklı rivayetler halinde gelen bu nebevi sözde Hz. Peygamber Efendimizin, manevi/ruhani anlamda ilk yaratılan olduğu sonucunu çıkarmaktayız.
Ancak bu gözle bakıldığında Hz. Peygamber Efendimizin; “Ben nebi idim, daha Âdem’in hamuru karılmamıştı.” Yani “Âdem daha yaratılmadan evvel ben nebi idim” sözü bir anlama kavuşmaktadır.
Hiç
ey insan
bir yüzün var­
taştan oyulmuş­
kanın sudan ve topraktan­
çamurunu karan ay ile güneş
ırmaklardan gelmişsin­
çağlayıp duran­
ne varsa oyup topladığın­
sana dair seni anlatan­
savurur atarsın­
denizlere­
yüreğinde karanlık­
derin bir sessizlik­
içine düşmüş sözcüklerden­
hiçlik deryasından atılmış bir oksun­
birlikten çokluğa bölünen­
birliği arayan­
karanlıksın­
sessizlik içinde gürleyen­
sesi dinleyip aydınlanan­
ve sesi gibisin­
aydınlığın
nur içinde nurun­
türküsüsün ateşin­
düşüşü
bir elmanın­ boşluğa
kapı aralığında­
bir bebeğin çığlığı­
hiç eksilmeyen­
değişmezsin­
karanlıksın­
o karanlık­
şarap mahzeni­
gibi
bir çocuğun yalnayak­
düşüsün
o karanlık odasın­a düştüğü
o eski avluda günün­
birden aydınlanıverdiği
sonra biz korkaklar­ın
fısıltılı akşamı­
kırmızı­
kirli ışıkların
altında tutsak kaldığı
bu hırpalanmış
dünyanın kulusun
yaşadık
öğrendik
kopardık kollarımızdan­
şavkıyan zincirleri­
sustuk­
belki yıllarca
ama kan­ yuttuk
yürüdü yüreklerimize­
özgürlüğün kanı
artık ne yumuşaklık­
ne de koyvermek kendimizi­
yürüdük
ırmak boyundaki yollara­
tutsak değildik artık­

yesari baba der
yalnız ve diri­
topraksın ve ölümsüzlük sen­
özgürce ey insanoğlu
elez hitabından beri
İlk kez bu demde
mehdi’nin safında

Mehmet Özgür Ersan kadıköy 01.06.2016 01.19
Ekberî irfan geleneği bu hakikati nasıl yorumluyor?Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn-i Arabi çizgisinde bu konu Hakikat-i Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi ve Akl-ı Muhammedi kavramlarıyla izah edilmiştir.
Aslında; “Allah’ın ilk yarattığı şey nedir?” sorunsalı dinde, felsefede ve bütün metafizik ilimlerde tartışılan bir husustur. Bu konuda birçok görüşler vardır. İlk madde nedir? Heyula nedir, vb. gibi. İslam tasavvufunun modellemesine baktığımız zaman -ki İslam tasavvufu bir bakıma ezoterik bir felsefedir- “Prima Materia” yani “İlk Madde” Hakikat-ı Muhammediyye’dir. Bir başka ifadesiyle “Heyula”, bu manada Hakikat-ı Muhammediyye’dir. Hülasa-i kelam, sufiler Allah’ın ilk yarattığı şeyin Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hakikati olduğunu söylerler.
Lakin O hakikat, bir aşk neticesinde yaratılmıştır. Allah; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi diledim, arzuladım, bunun olmaklığını sevdim ve bunun üzerine mahlûkatı yarattım” deyince kendisini bilecek, kabul edecek ve bu arzusuna, bu iradesine karşılık verecek bir oluşum gerçekleşti. Yaratılış mitolojilerindeki ayna motifiydi bu adeta.
Ya da kutsal matematiğin “Birden Bir Çıkması” hadisesi. Dolayısıyla kâinatın zuhura gelmesi, evrenin yaratılması bir meşiet-i ilahiye neticesinde, Allah’ın, Efendimiz’in Nurunu yaratmasından sonra meydana gelmiştir. İlk yaratılan, O’nun nurudur. “Var” olan O’dur. Gerisi bir yansımadır sadece… Ama onun bir bedenli varlık olarak zuhur âlemine gelmesi, ahir zamanda olması ayrı bir sebebe binaendir. Fakat nur itibariyle, ilk yaratılan O’nun nurudur. “Zuhur-ı kâinatın ma’denisin ya Resulallah!” diyen Niyaz-i Mısri benzeri birçok sufi şairin şiirlerini süsleyen, bu ana fikirdir.
Bu düşünceye göre âlemin madde/fizik gerçekliğinde de Hakikat-ı Muhammediyye’den izler vardır. Yani bir sufi bir gülden, bir çiçekten, bir kuşun ötüşünden, havadan, hâsılı bütün partiküllerden
Muhammed’in(s.a.a) kokusunu alıyorsa bunun sebebi; varlığın temelinde, atomlarında, zerrelerinde yatan o Hakikat-ı Muhammediyye tohumudur. Bundan dolayı sufiler der ki ister mümin, ister kâfir, ister Müslüman, ister putpereset, ne olursa olsun bütün kâinat tabiaten ve fıtraten Muhammed’in(s.a.v.) ümmetidir. Buna “ümmet-i davet” derler. Ümmet-i davet, bütün insanlığı kuşatır, çünkü hepsi
Muhammed’in(s.a.v.) zerrelerini içlerinde taşımaktadır. Fakat bazı insanlar, sahip oldukları bu Hakikat-ı Muhammediyye’den perdelenmiş olduklarından dolayı onu inkâr ederler. Böylece aslında kendi asıllarını inkar etmektedirler.Kendi öz benliğinizde de, nice ibretler, alametler var. Hâlâ bunları görmüyor musunuz? [Zâriyat:21]

Edib Harabi’nin Vahdetname adlı bu şiiri adeta bizler için manifesto niteliğindedir.

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik

Allah ile burda birleştik
Nokta-i âmâya girdik yerleştik
Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik

Aşikâr olunca zat ü sıfatı
Kûn dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kâinatı
Nam ü nişanını cihan eyledik

Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kâinat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik

Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaatlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik

Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik

Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman
Boş kalmasın diye bu kevnü mekân
Âdemin halkını ferman eyledik

İrfan olan bilir sırrı müphemi
İzhar etmek için ism-i azamı
Çamurdan yoğurduk yaptık âdemi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik

Âdem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekân bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik

Âdem ile Havva’dan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu mümayan
Yüzbin kere doldu boşaldı cihan
Nuh Naciyullah’a tufan eyledik

Salih’e bir deve eyledik ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik

Bir zaman Eshab-ı Kefh’i uyuttuk
Hazreti Musa’yı Tur’da okuttuk
Şit’i çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris’e biçtirip kaftan eyledik

Süleyman’ı Dehr’e sultan eyledik
Eyyub’a acıdık derman eyledik
Yakub’u ağlattık nalan eyledik
Musa’yı Şuayb’a çoban eyledik

Yusuf’u kuyuya attırmış idik
Mısır’da kul diye sattırmış idik
Zeliha’yı ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik

Davut peygambere çaldırdık udu
Kazadan kurtardık Lût ile Hûd’u
Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud’u
İbrahim’e bağ u bostan eyledik

İsmail’e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halil ür rahman
Balığın karnını bir hayli zaman
Yunus peygambere mekân eyledik
Bir mescide soktuk Meryem Ana’yı
Pedersiz doğurttuk orda İsa’yı
Bir ağaç içinde Zekeriya’yı
Biçtirip kanına rızan eyledik

Beyt-i Mukaddes’te Kudüs şehrinde
Nehri Şeria’da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya’yı, İsa’yı üryan eyledik

Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebi’y-yi zişan getirdik
Anın her nutkunu Kur’an eyledik

Küffarı Kureyşi ettik bahane
Muhammet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza’yı ona ihvan eyledik

Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler şahıdır Hakk’ın habibi
Biz anı Nebi’y-yi ihsan eyledik

Hak Muhammed-Ali ile birleştik
Hep beraber Kâbe-kavseyn’e gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerel esrayı seyran eyledik

Bu sözleri sanma her insan anlar
Kuş dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sırrı müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik

Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elest’te Kalubeli’de
Mekân-ı Hüda’da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik

Vahdet âlemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı değil Hazreti Süphan
Bunu Kur’an ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Hak’tır
Her nereye baksan Hakk’ı mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırrı Harabi bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

Mehmet Özgür Ersan kadıköy 01.06.2016 01.19

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir