Devriye Nefeslerindeki Sirlar ? Mehmet Özgür Ersan

Varoluş Çemberi
Nur (Sudur) Felsefesi
Alevi Bektaşi İnancında Devr- Devriyelere Örnek

Devriye Örnekleri

1.Gufrani (Devriye)
2-Yunus Emre (Devriye)
3-Nesimi (Devriye)
4. Noksani(Devriye)
5.Şah İsmail Hatayi(Devriye)
6. Âşık Veysel Şatıroğlu (Devriye)
7.Sultan Mehemmet (Devriye)
8.Bektaş Çelebi (Şiri) Devriye
9.Edip Harabi Baba(Devriye)
10. Sıdkı Baba (Devriye)

Devir sözcüğü dönmek dolanmak bir şeyin kendi çevresinde dönmesi ya da yörüngesi üzerinde dolanması zaman, çağ anlamlarına gelir. Tasavvufta devir terimi insanın yaradılışı konusunda geliştirilen kuramın adıdır.
Mutasavvıflara göre insan evrenin özüdür, evrenden süzülmüştür. Var olan âlemlerin en alt basamağındaki madde âlemine düşen varlık önce ( su, ateş, hava, toprak) sonra mahlûkat, bitki, hayvan ardından insan biçiminde görünür. Ama devir burada bitmez, insan belirli aşamalardan geçerek ‘İnsan-i Kâmil’ olur. Sonrada kendi varlığından geçerek yokluk içinde varlığı bulur. Yani tanrısal güce ulaşır. Kısacası yine aslına başlangıç noktasına ulaşır. Sözden öze, ayrılıktan vuslata, şeriattan hakikate, kulluktan sultanlığa ulaştığında,
Yunus Emre Der ki;

“Benem ol aşk bahrisi denizler hayran bana
Derya benim katremdir zerreler umman bana”

Devr(varoluş) felsefesi nefeslerde Devr-i Daim olarak işlenir. Devr inancını konu edinen şiirlere devriye denir. Devriyeler; nefes, ilahi biçiminde yazılmış olabileceği gibi işlenen konu açısından da kümelendirilebilir. Devriye şiirlerinde konu karmaşık ve egemen dünya görüşüyle çatıştığı için bu alanda örnek sayısı çok azdır.
Alevi – Bektaşi inancında varoluşu açıklamak üzere oluşturulmuş döngü. Dünyaya gelirken izlediği yol haritası ‘hayrül beşer’ diye bilinen ayın üç şekli, (yarım ay, dolunay, hilal ay),güneş ve zühre yıldız’ıdır gelişin tarihi de âdemle ayni yaş olduğu çağdaş zamandır.
Anasır-i Erbaa; toprak, hava, ateş, su ( hak, bad, nar, ab) demektir. Anasırdan bir libasa bürünmek de bu dört ana elementten bir elbise giyinmektir. Yani ‘devr felsefe’sindeki aşağıya inişin kademeleri anlatılmaktadır.
Nesimi’de
Ger aslım sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Ve katre idim simdi han oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim.

Böylece en aşağıya inen varlık, çeşitli biçimlerde tecelli ederek yaratılmışların en onurlusu olan insana döner ve derece derece yükselip tanrıya vararak varlık dairesi ya da varoluş çemberinin yükselen ikinci yarısını oluşturur. Buna yükselen eğri (devre-i arşiye, kavs-i nuzul) denir.
“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”

Renkten renge boyanır Yunus o durakta… Kâh Âdem’le Cennet’ten kovulur, kâh Nuh’la gemiye biner. Miraca çıkar kimi zaman… Ateşte İbrahim olur, kimi zaman da ateş olur İbrahim’ e… Mansur’la asılır; ama ona urgan olan da kendisidir…Her sözün aşktan dile geldiğini, kendisinin ne kara ne de akı okuduğunu bildirir. Bazıları, bu sözlerden okur yazar olmadığı mânâsını çıkarırlarsa da o ,
“Dört kitabın mânâsın okudum hâsıl ettim
Aşka gelince gördüm, bir uzun hece imiş”

Yunus Emre diyerek, bütün bilgilerini aşk ateşinde yakıp yok ettiğini anlatır.
Varoluş Çemberi
Arştaki bir kandilden yani nur’dan başlatılmaktadır. Bu da ilk akıl ile serüvenine başlamıştır. Kademe kademe dolaşmaktadır. Hak’tan sudur eden ilk cevher yani Hakikati Muhammedi’ye; Nuru Muhammedi, Ruhul Azam, Ruh-u Muhammedi, Akl-ı kül, Akl-ı Muhammedi, Kalem, Nefsi Muhammedi inancı bütün Alevi–Bektaşi ulu ozanlarınca dile getirilirken Yer, gök ve her ne var ise bu kaynaktan hayat bulmaktadır. Bu kaynak Hak’tan kopmuş ve bu önsüz ve sonsuz kaynağa dönecektir.
Yunus Emre;

“Evvel benim ahır benim
Canlara can olan benim
Ağ üstünde kara dizen
Ol yazılan Kur’an benim”

Nur; Hak’tır, Delil’dir. Çerağı’dır, Fitil’dir. Ocak’tır, Alev’dir, Mum’dur. Hem sembol olarak yaşatılır hem gerçek olarak kutsanır. Karanlığın karşıtıdır. Hem doğa olarak aydınlıktır, hem düşünce olarak aydınlıktır. Zifiri karanlığın bile karanlığını bir ufacık mum ışığı bozup aydınlatabilir.
1-Varlık dairesinin en üst aşamasından aşağıya doğru iniş;

a)Başlangıç
-Aklı evvel – (ilk akıl)
-Ukulu tısa – (Akıllar)
-Nüfusu tısa – (Şekiller)
-Felek-i Azam – (En üst gök katı)

b)Burçlar
-Zuhal – (Satürn )
-Müşteri – (Jüpiter)
-Merih – (Merih)
-Şems – (Güneş)
-Utarit – (Merkür)
-Kamer – (Ay)

c)Karşıtlar
-Keyfiyatı hararet – (sıcaklık)
-Burudet – (kuruluk)
-Rutubet – (yaşlık)
-Yubuset – (soğukluk)

d)Ana elementler (Anasır-i Erbaa)
-Küre-i har – (Ateş)
-Küre-i hava – (Hava)
-Küre-i ma – (Su)
-Küre-i hak – (Toprak)

2-Varlık dairesinin en altı (Kavs-i Nuzul) ve yükselen eğrinin başlangıcı

a)Mahlûkat
-Cevheri Mercan
-Maaden Ahcar
-Maaden Mukantere
-Tayri Lezec

b)Nebatat
-Nebatat bi-tohum
-Ascari Musmüre
-Nahilli hurma

c)Hayvanat
-Enva-i hayvanat
-Nesnas Maymun
-Mertebi İnsan

3-Varoluş dairesinin son aşaması
-İnsan-i Kamil
-Hakka ulaşmak (Enel Hak)
devir-carki

Nur, Tasavvuf inancında Gerçek’tir, Hakikat’tir, işte o yüzden cemlerde önce çerağ uyandırılır, sonra sırlanır. (On iki hizmetten delilci hizmeti,)“Delil, sırlandıktan sonra (süpürgeci hizmeti) ile devam ettirilir. Üç defa postun önü ayinle ilgili olarak „Nur ola sır ola, nur ola sır ola, nur ola sır ola“ denilip süpürülür.
Geçmiş tarihlerde cem ayinlerinde mum yakılmıyordu çıra ve benzeri kolayca yanıp aydınlatan odunlar seçiliyordu, süpürülende ateşin külleridir. (Sırrı kal eyleyen ser’den gelmek ) ateşin külünün izah edilişidir. Odun kömürü sonradan tekrar yakılarak ateşe çevrilebilir. İşte bu yüzden ozanlarımızca dile getirilen (sırrı kal eyleyen ser )kömür ve külleridir.
Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin Hırka dağındaki ateşin küllerini savurması da yaşamın başlangıcı olan ateşin, nur’un, ışığın, evrenin özüyle, özdeşleşmesi için doğaya savrulmasıdır. Yaşam karbon’la başlamıştır. Hırka dağı ise eski bir sönmüş yanardağ’dır. Bilim adamları 19. yy. da varoluş fosillerini araştırırken yaşamın karbonla başladığını buldular. Yaşam kimyasal değişimler gösteren tabiata bağlı olarak organik oluşumların tamamlanması ile karbon gazının kimyasal bileşimlerinden oluşmuştur.
Nur (Sudur) Felsefesi
İlk ışık kademesi olan hakk’tan, hemen her şeyin ondan yaratıldığı kabul edilen ilk akla (akl-i Evvel’in Nuru, Muhammedi, Ruhul Azam, Ruh-u Muhammedi, Akl-ı kül, Akl-ı Muhammedi, Kalem, Nefsi Muhammedi’ye yansımasına) denilir. Böylece cevrimin kutsal kökenden (âlem-i gayb) duyularla algılanabilir, bilgiyle ulaşılabilir dünyaya (âlem-i şuhud) alçalan eğri’sinin dönüşümü başlamış olur.

“Ben bir kitap okudum, kalem onu yazmadı
Mürekkeb eyleyeydim yetmeye yedi deniz.”

Yunus Emre burada okuduğu kitap Hakk’ın yazdığı kâinatın kitabıdır. Allah; Hu, hay ve sonrasında Hakk olup potansiyel kazandıktan sonra „dönüşümler“ geçirerek, yani kendine „yabancılaşarak“ kendinden daha az şeyler içeren daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alarak, doğal element’e saf cevher’e değin iner.

Yunus Emre;
“Ölür ise ten ölür,
Canlar ölesi değil “

Derken böylece inançta „varoluş çemberi“ olarak algılanan „çevrim “in, kutsal köken ’den çıkıp görünür evrene doğru inen alçalan evresinin son durağında hareketi tamamlamış olur.
Varoluş Çemberi’nin bu ilk yarısı tümüyle bir inanç ürünüdür. Gönül Bilgisi’yle (sezgisel akıl)’la ulaşılan, batıni bilince öncelik verilerek açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan, nesnel dünyaya göre „değişmez, kalıcı ve ebedi“ bulunan bu idealist düşünce „Metafizik aydınlanma“nın doğadan önce var olan ve diyalektik yöntemle gelişerek „kainatlaşan“ ve insan bilincinde kendini bulan „mutlak düşünce“ sinden başka bir şey değildir.
Yunus Emre;
“Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun
Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun!”

Önce „mutlak bir düşünce“ vardı, yani mana her şey bu mutlak düşünceden oluştu, diyen metafizik aydınlanmacılarla önce „mutlak hiçlik“te bir tanrı vardı, her şey O’nun kendine yabancılaşmasıyla, yani diyalektik „dönüşüme“ uğramasıyla „görünür gerçekler“ durumuna geldi diyen; Horasan’dan Anadolu’ya gelen Erenlerin inancı, tam bir örtüşme gösterir. Onun içinde gerçek bilgi ne idealizmin anlattığı gibi tek bütün ruh ne de materyalizmin anlattığı gibi maddedir; tasavvufta sırlı olan kâinatın ruhu ve maddesiyle yaşayan canlı bir organizmadır.
Edip Harabi ;
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz ani var edip ilan eyledik
Hakk’a hiç bir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiç bir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik

Hakk’tan en uzak nokta olarak beliren doğal element, saf cevher ’den çıkıp yabancılaşmadan uzaklaşacak her adımda daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçiren yükselen eğrinin (kavs-i uruc) hareketi ile başlar.
Tasavvuf felsefesinde manadan- maddeye inilmesiyle birlikte, Varoluş Çemberinin yükselen eğrisinin hareketi bütünüyle başlangıcı itibariyle idealist felsefenin ruh, boşluk olarak bulunan yapı bir başlangıç noktasında sonra ise materyalizm zemininde maddeci düşünce üzerinde yürür. Farkı bunun materyalistler kendiliğinden olduğuna inanır. Tasavvuf ise bunu bir Yaratıcı tarafından yaratılıp başlangıcın onun ‘Kün fe kün’ demesiyle ‘Ol deriz Olur’ Nesnel-toplumsal evren tanrısal özün görünüşe çıkan bir „yaratısı“ olarak algılanmasına karşın; gerçekte bir öncel yaratıcıdan başka bir şey değildir. İdealistler ise olanın maddi yapısının hiç olmadığına inanır. Oysa kâinat ruhu yani canı ile yaşayan bir organizmadır.
Yabancılaşmanın son noktasında en az Allah olan ‘Şey’in nesnelleşmesi olduğu için doğal element/saf cevher ya da bunun akli, ruhu, Allah’ın da Allah’lığını yapamayacağı bir nur (sudur) aşamasını simgeler. Burada çıkarılacak sonuç şu olmalıdır. Manadan maddeye geçen yapı vahdetten kesrete düşmüş bütünsel yapısı Hak olsa da parçalarının her biri bütünden Hakk’ın yansıması olduğu için bütünden ayrı gayrı bir şey de yapamaz bütünün gösterdiği kül halinde bütünsel yeti ve güçleri yani Esmaların tamamının gücünü yapamaz belli ölçülerde Kemalete erdikçe bazı kabiliyetler kazanır.
Bu noktada ilkçağ Aydınlanmacılığı’nın canlı-cansız doğanın kurucu ilkeleri olarak öne çıkardığı „toprak, su, hava, ateş“ nesneleri yakalanır. Ve idealizm ve materyalizm diye kırılan bu iki akım, tanrının bilgisi, yönlendirilmesi dışında kendi yasaları, kuralları içinde adım adım yabancılaşır ve gerçekten uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olurlar. Oysa kâinat idealistlerin dediği gibi sadece bir mana düşünce ya da ruh değil, yine materyalistlerin dediği gibi yalnızca madde olan bir yapı değil yaşayan, nefes alan, her an yenilenen ruhu, canı olan canlı bir yapıdır.

insan-devri-daimi

Varoluş çember’inde „yükselen eğri“nine dönüşümleri giderek soyuttan somuta evirilir. Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve çember yayını izleyen hareketin soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde dokuz ruh, dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekânlar olarak Atlas, Burçlar, Zühal, Müşteri, Merih, Zühre, Utarit, Güneş, Ay biçiminde somutlanır. Bu dokuz gök katından özelde nesnel süreci, yaşamı önceleyen ve karşıtlıklar biçiminde varlığını gösteren (zıtların birliği) nitelikler olarak ‘Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne)’ Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz, öğüt alır düşünürsünüz’ yani böylece ‘„sıcaklık-soğukluk“, „kuruluk- yaşlık“vb. Öğeler belirir.
Burada Çin, Hint, Iran, Yunan-Anadolu düşüncelerinin bir bileşimi „İlkçağ aydınlanma“ felsefesinin bire bir izlerini görürüz. Çünkü gönderilen 124 bin Peygamber ile her topluma aslında kendi meşrebince Hak dilince seslenmiştir. Biz Buda’nın Şaman’ın ya da Zerdüş’ün Peygamber olmadığını bilmeyiz. Görünen sonsuz çeşitliliğin kuru-yaş, aydınlık-karanlık, sıcaklık-soğukluk, boşluk-doluluk, artı-eksi vb. karşıt güçler taşıdığı; gelişmenin, değişmenin „itici“ gücünün bu olduğu sezisi Tasavvuf felsefesinde önemli yer tutar. “Tanrı-Kainat-İnsan“ Varlık birliği-Vahdeti Mevcut) kutsal üçlemesini, „tez-antitez, sentez“ biçiminde besleyen de bu yaklaşımdır.
Önsüz, sonsuz olarak algılanan bu öğe ve niteliklerin ilişkisinden „üç âlem“ yani „cansızlar âlemi“, „bitkiler âlemi“, „hayvanlar âlemi“ ortaya çıktı. Çevrimde yükselen eğri’nin son halkası „hayvanlar âlemi“ derece derece yükselerek Hakk’a ulaşan ve eksiksiz insani temsil eden „İnsan-i kâmil aşamasıyla son bulur.
Büryanî Baba bir deyişinde,
Canlı cansız cümlemiz bir nesneden
Var oluyor bu bir hikmet sultanım

Alevi Bektaşi İnancında Devr- Devriyelere Örnek

Alevi Bektaşi inancının içinde en önemli nefesler devriye adı verilen kâinatın oluşum sebebini anlatan nefeslerdir. Bunların en güzel örneklerinden birisi de Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından Bektaş Çelebi(Şiri)’nin ‘Cihan var olmadan ketm-i âdemde’ devriyesidir.

“Urum diyarını ben irşâd ettim
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben”

Bektaş Çelebi (Şîri) 1710-1761 Hacı Feyzullah Çelebi’nin büyük oğludur. Babası’nın ölümünde 49 yaşında bulunan Bektaş Çelebi, Mustafa III tarafından verilen bir fermanla Hacı Bektaş Veli Dergahı’na postnişin olarak atanmış, iki yıl kadar bu görevde kalmıştır.Çok güçlü bir şair olan Bektaş Çelebi, şiirlerinde Şîri mahlasını kullanmıştır. Bektaş Çelebi 1761’de ölmüş Hacıbektaş Bâlâ mahallesinde bulunan özel türbesinde toprağa verilmiştir.
Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişinlerinden Şir’i Bektaş Çelebi, Devriye adlı şiirinde şöyle diyor:
Cihan var olmadan ketm-i ademde
Hakk ile birlikte yektaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü ol demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

Henüz Âdem, kâinat-evren yok iken ben Hak ile birlikte idim; Hakk’ın, evrene hayat veren varlığın özünde idim ve kâinat-evren varlığımızdan var oldu. Onu nakış gibi işleyen, biçimlendiren bendim.
Varlık tanrıdan taşan bir ışıktır. Mutlak varlıktan çıkan bu ışık akıllar aracılığı ile maddenin dört öğesine (toprak, su ,hava ,ateş) değin inerek varlık dairesi yada var oluş çemberinin aşağı doğru inen ilk yarısını oluşturur. Buna alçalan eğri (devre-i fersiye, kavs-i nuzul) denir.

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar-u, bad-ü, ab-ı Hâk’ten göründüm
Hayr’ül-beşer ile dünyaya geldim
Âdem ile bile bir yaş idim ben

“Devr-i daim ile ateş, hava, su, toprak” dört ana elementten vücut buldum. Canlıların içerisinde aklı, fikri, yaratıcı özelliği olması itibarıyla en hayırlısı idim ve Âdem var iken ben de var idim” diyor.
Âdem’in sulbünden Şit oldum geldim
Nuh-u Nebî olup Tufan’a daldım
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yaptım Beytullah’ı taş taşıdım ben

İsmail göründüm bir zaman ey can!
İshak, Yakup, Yusuf oldum bir zaman
Eyyüp geldim çok çağırdım El’aman
Kurt yedi vücudum kan-yaş idim ben

Âdem’den Şit olarak doğan ben idim, Nuh Nebi, Beytullah’ı yapan İbrahim ben idim. İsmail, İshak, Yakup, Yusuf ben idim. Vücuduna kurtlar düşen, Eyyüp Nebi ben idim diyor. Onların içindeki Muhammedi Cevherin hep aynı öz olduğu o özün Hak’tan olduğu anlatıldığı gibi tüm peygamberlerin felsefi açıdan yüzyıllar önce yaşayan peygamberlerin hem akraba oluşu bir sülbten tertemiz rahimlere aktarılarak ilk yaratılan batın âleminde Muhammed’in nuru olduğu Adem’in bu nura kap olduğu, hem de bu gelen tüm peygamberlerin özünden anlayıp, onların insanlığa verdiği hizmeti bugün de kendisinin vermeye çalıştığını ve mânâda onlarla bütünleştiğini söylüyor buna da Vahdet diyoruz. İnançsal açıdan da Viranî Baba’nın bir beytinde şöyle derken,
Bin bir dondan baş gösterdi Mürteza
Biz bir bildik dedik Allah-Eyvallah

Şah-ı Merdan Ali’nin zahirde farklı zaman, mekân, don (beden) ve isimlerde gelen, ama gerçekte bir olan Hakk’ın varlığını temsil ettiğini anlatıyor. Hak-Muhammet-Ali birdir.

Şu fena mülküne çok gelip gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urum diyarını ben irşad ettim
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben

Şir’î burada, fiziğin de konusu olan, “Evrende hiçbir madde yok olmaz, yoktan da var olmaz” ilkesine dayalı “Maddenin Korunumu Kanunu”nu öngörüyor. Bu dünyaya çok defa gelip gittim, bedenimin eridiği toprağa düşen yağmur ve o topraktan çıkan ot ben idim. Anadolu’yu irşat eden Horasan’dan gelen Hünkâr Hacı Bektaş Veli ben idim derken de mânâda aynı düşünceyi paylaşmasını, içselleştirmesini ifade ediyor.

Şimdi hamdülillah Şir’î dediler
Geldim, gittim, zatım hiç bilmediler
Kimseler bu remzi fehm etmediler
Her gelen mahlûka kardaş idim ben

“Şimdi (dünyada bulunduğum anda) bana Şir’î dediler. Bu dünyaya çok geldim, gittim, ama sırrımı kimseler düşünüp, tefekkür edip bilemedi. Her gelen varlığa kardeş idim.”
Bilim adamları, “Evren başlangıçta bir ışık ya da enerji kütlesiydi. Bazı koşullar sonrasında büyük bir patlama oldu ve o enerjinin çözülmesi sonucunda da bütün canlı ve cansız varlıklar evrimleşerek hayat buldu” derler. Şir’i Bektaş Çelebi, bu noktayı işaret ederken aynı zamanda bütün varlıkların Hakk’ın bir tezahürü (görünür hali) olduğunu, dolayısıyla O’ndan var olduğunu söylüyor.

Devriye Örnekleri

1.Gufrani (Devriye)
Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kimbilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kimbilir.

Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakir
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç defterde kaç dürüldüm kimbilir

Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç defa cenneti alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kimbilir

Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balcık olup kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum kaç kuruldum kimbilir

Dünyayı dolaştım hep kara batak
Görmedim bir karar bilmedim durak
Üstümü kaç örtü bu kara toprak
Kaç serildim kaç dirildim kimbilir

Gufrani’yim tarikatım bos değil
İyi bil ki kara bağrım tas değil
Felek ile hiç hatırım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kimbilir

2-Yunus Emre (Devriye)
Tehi görmen siz beni dost yüzün görüp geldim
Baki devr-i rüzgigar dost ile sürüp geldim
Oldur söyleyen dilde varlık dostundur kulda
Varlığım hep ol ilde ben bunda garip geldim

Bezirganam mataım çok dest-girim ustadım Hak
Ziyanım assıya cümle anda değişip geldim
Yer u gök yaratıldı aşk ile bünyad oldu
Toprağa nazar kıldı aksırdı durup geldim

Gördüm yedi tamusun anda sekiz uçmağın
Korkudan günahımı anda sızdırıp geldim
İsi oldum kudretten bahanem bir avretten
İnayet oldu Hak’tan ölü dirgörüp geldim

Adem olup durmadan nefsin boynun burmadan
Yanıldım buğday yedim uçmaktan sürülüp geldim
Musayla Tur’a çıktım binbir kelime dedim
Bu Hak bizi ne bilsin anda bilinip geldim

Nuh oldum tufan için çok duruştum din için
Duymayanın tagadan suya boğdurup geldim
Yalan değildir sözüm bak yüzüme aç gözün
Dah’örtülmedi izim uş yoldan erip geldim

Çerçiş oldum basıldım Mansur oldum asıldım
Hallac pamuğu gibi bunda atılıp geldim
Eyyüb oldum tenime cefa kıldım canıma
Çağırdım Sübhanıma kurtlar duruyup geldim

Zekerya oldum kaçtım erdim ağaça geçtim
Kanım dört yana saçıp tepem deldirip geldim
Yalınız Sübhan idi peygamberler can idi
Yunus hod pinhan idi suret değişip geldim

3-Nesimi (Devriye)

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türap olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim

Ezelden evveli bir Hakk’ı bildik
Hakk’dan nida geldi Hakk’a Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem taharet yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatayı eydür senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel Şah’ım sana bin canım kurban
İstemez kurbanı kestim de geldim

Ger aslım sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Katre idim şimdi ummanlar oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim

Ben “Kalu Bela” da buldum izimi
Döndürmedim bir dem Hakk’tan yüzümü
Ateş-i aşkına yaktım özümü
Halil İbrahim’le nardan gelirim
Sual eylerisen benim sırrımdan
Cümlemizi var eyledi varından
Yarattı Muhammed Ali nurundan
Hakk ile hak olan sırdan gelirim

Cebrail çerağı alır eline
Seyretmeye gelir dostun iline
Hayranım şakıyan dudu diline
Rıdavan kapı açtı şardan gelirim

Teni sual etme ten kuru tendir
Can anın içinde gevher-i kandır
Bu ilim deryası bahri ummandır
Sırrı kal eyleyen serden gelirim

Mansur ile varıp dara çekildim
Yusuf ile kul olup bile satıldım
Şam’da İsa ile göğe çekildim
Musa ile dahi Tur’dan gelirim

Mahkemede sual sordu kadılar
Kitapları orta yere koydular
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Üstadımdan aldım pirden gelirim

Nesimi’yim ikrarımla belliyim
Gerçek erenlerin kemter kuluyum
Ali bahçesinin gonce gülüyüm
Münkir münafıka Hakk’tan gelirim

4. Noksani(Devriye)
La mekan elinden bir nişan iken
Meni zuhur etti ol kan içinde
Üç yüz altmış altı şehirden gelip
Özüm katre oldu umman içinde

Bir zaman ummanda cansız yatırdı
Cana ceset verip vücut yetirdi
Gıda verip kalp içinde oturttu
Rızkımı yarattı ol kan içinde

Tekmil vücudumla saldı cihana
Tasvir verip iki babdan ayana
Gözümde nur oldu baktım cihanda
Nice bencileyin bu han içinde

Bir zaman anadan şir emdim kandım
Tez vakitte dahi ondan usandım
Diş bitirdim ab u nana dayandım
Vücudum besledim cihan içinde

On beşe girince kemali buldum
Nefse uyup isyan bahrine daldım
Bir zaman uğraştım otuza geldim
Her dem gezer idim güman içinde

Çok ilim okudum aklım yetmedi
Çok amel kazandım fayda etmedi
Çok cehd ettim kimse elim tutmadı
Hor zelil gezdim ben devran içinde

İlm-i ledün dersin kamilden aldım
Okudum fehmettim sırrını bildim
Hakikat şehrini arzedip geldim
Bir kamile yettim irfan içinde

İptida nefsimden okuttu beni
Lütfundan diriltti bu ölmüş teni
Merhamet eyledi ol gönlü gani
Özüm kande idi umman içinde

Noksani’yem cismimdeki can olan
Gönlümün evine hem sultan olan
Okutup dinleyen hemi söyleyen
Daim gelir gider her can içinde

5.Şah İsmail Hatayi(Devriye)

Lâmekân ilinden misâfir geldim
Şu fenâ mülküne bastım kademe
Nerenin selâmın getürdün dersen
Şu fenâ mülküne gelüb bu deme

Şu fenâ mülküne gelüb giderken
Sarvân olub bin bir katar yederken
Yoğurub çamurum balçık ederken
Şecerimle su taşıdım Âdem’e

Âdem’den ön âdem çok geldi gitti
Mülk sâhibi bu cihânı halk etti
O yuğurdu yaptı hem o yarattı
Yedi kez emeğim geçti bu deme

Ben bu dam içinde ırmağ akıttım
Celâlimden âdemoğlun kakıttım
Muhkem tuttum kab evimi berkittim
Anın içün İblis girmez kubbeme

Şu fenâ mülküne gelüb yetmeden
Ekilüben can tohumu bitmeden
Kaldırub binâsın tamâm etmeden
Arş altında yönüm döndüm kıbleme

Ben kıblemi kıblem beni bilübdür
Evliyâ enbiyâ andan olubdur
Ben bilürem anam benden gelübdür
Ol vakitte nikâh kıydım babama

Ben hocamı kucağımda büyüttüm
Kudret meyin emzik verüb avuttum
Ders verüben ben hocamı okuttum
Dört kitabdan ders verirdim hocama

Ben obam içinde mekânda iken
Muhammed’le bile mi’racda iken
Mûsâ’la doksan bin kelâmda iken
Doksan bin ilmi koydum abama

Ben obam içinde bâkî can idim
Ali idim, din idim, imân idim
Kendisi Hakk idi ben zindân idim
Şimdi gelmiş sultan olmuş obama

Şükr olsun Hatâyî sırdır sözlerim
Aşk âteşin derûnumda gizlerim
Günden ayan aslâ görmez gözlerim
Âhır kârdan bu yazıldı adıma

6. Âşık Veysel Şatıroğlu (Devriye)
Göklerden süzüldüm tertemiz indim
Yere indim, yedi renge boyandım
Boz bulanık bir sel oldum yürüdüm
Çeşit çeşit türlü renge boyandım

Azgın azgın çağlayarak akarak
İnsafsızca tahrip edip yıkarak
Ne utandım ne kimseden korkarak
Kusur günah kirli renge boyandım

Bir kuru sevdanın peşine düştüm
Nice kayalardan taşlardan uçtum
Irmağa kavuştum kendimden geçtim
Utandım da kirli renge boyandım

Yüzlerimi yere vurdum süründüm
Çok dolandım ırmak olup göründüm
Eleklerden geçtim yundum arındım
Kamilane karlı renge boyandım

Irmak olup kavuşunca denize
Dalgalandık coştuk taştık biz bize
Çok zaman seyrettim aya yıldıza
Aydın parlak nurlu renge boyandım

Veysel yoktan geldim, yok olup geçtim
Ben diyenler yalan, gerçeği seçtim
Bir buhar halinde göklere uçtum
Kayboldum o sırlı renge boyandım

7.Sultan Mehemmet (Devriye)

Yine felek yıktın bağı bendimi
El atıp güllerim solmadan yetiş
Sen irşat edersin cümle âlemi
Cesette canımı almadan yetiş

Kazanım kuruldu suyum ılıdı
Şu zayıf bedenim yıkandı yundu
Yakasız yensiz bir gömlek geldi
Üç beş arşın beze sarmadan yetiş

Kavim kardeş tabutumu çattılar
Aldılar meftimi yüksek tuttular
Eğersiz yularsız ata attılar
Musalla taşına koymadan yetiş

Bir yel eser şu sineme dokunur
Kemiklerim turaplara dökülür
Örterler üstümü duaz okunur
Karanlık kabire koymadan yetiş

Canlar gelir dualarım verilir
Şahmetimden kabristanlar yarılır
Yedi yerde komşu hakkı sorulur
Münker nekir sual sormadan yetiş

Sultan Mehemmet’im özünü birle
Özünü birle de sözünü söyle
Pirin eşiğine bir niyaz eyle
Cehennem narına yanmadan yetiş

8.Bektaş Çelebi (Şiri) Devriye
Cihan var olmadan ketm-i ademde
Hak ile birilikte yekdaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar-ü bad-ü Ab-ü hak’dan göründüm
Hayrülbeşer ile dünyaya geldim
Adem ile bile bir yaş idim ben

Ademin sulbünden Şît olup geldim
Nuh-ğ Nabi oldum tüfana daldım
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yaptım Beytullah’ı taş taşıdım ben

İsmail göründüm bir zaman ey can
İshak Yakup Yusuf oldum bir zaman
Eyyub geldim çok çağırdım el-aman
Kurt yedi vücudum kaç kaş idim ben

Zekeriyya ile beni biçtiler
Yahya ile kanım yere saçtılar
Davud geldim çok peşime düştüler
Mühr-ü Süleyman’ı çok taşıdım ben

Mübarek asayı Müsaya verdim
Rühü-l Kudüs olup Meryam’e erdim
Cümle evliyaya ben rehber oldum
Muciz murh-ı şebi hüffaş idim ben

Sulb-i pederimden Ahmed-i Muhtar
Olup da cihana geldim aşikar
Ali ile çok takındım Zülfekar
Kul iken zat ile sırdaş idim ben

Tefekkür eyledim ben kendi kendim
Mucize görmeden imana geldim
Şah-ı Merdan ile Düldül’e bindim
Zülfekar bağladım tığ taşıdım ben

Sekahüm hamrinden içildi şerbet
Kuruldu ayn-i cem ettik muhabbet
Meydana açıldı sırr-ı hakikat
Aldığım esrara sırdaş idim ben

Hidayet erişti bize Allah’dan
Biat ettik cümle Resullah’dan
Haber verdi bize seyr-i fillah’dan
Selman-ı pak ile yoldaş idim ben

Şükür matlübumu getirdim ele
Gül oldum feryadı verdim bülbüle
Cem olduk bir yerde ehl-i beyt ile
Kırklar meydanında ferraş idim ben

İkrar verdik cümle düzüldük yola
Sırrı faş etmedik asla bir kula
Kerbela’da İmam Hüseyin’le bile
Pak ettim demeni gül taşıdım ben

Şu fena mülküne çok gelip gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urûm diyarını ben irşad ettim
Horâsan’dan gelen Bektaş idim ben

Gâhi nebi gâhi veli göründüm
Gâhi uslu gâhi deli göründüm
Gâhi Ahmet gâhi Ali göründüm
Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben

Hamdü’llâh şimdi ŞİRİ dediler
Geldim gittim zatım hiç bilmediler
Kimseler bu remzi fetmetmediler
Her gelen mahluka kardaş idim ben

9.Edip Harabi Baba(Devriye)
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik

Allah ile burda birleştik
Nokta-i amaya girdik yerleştik
Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik

Aşikar olunca zat ü sıfatı
Kûn dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kainatı
Nam ü nişanını cihan eyledik

Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kainat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik

Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaatlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik

Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik

Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman
Boş kalmasın diye bu kevnü mekan
Ademin halkını ferman eyledik

İrfan olan bilir sırrı müphemi
İzhar etmek için ism-i azamı
Çamurdan yoğurduk yaptık ademi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik

Adem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik

Adem ile Havva’dan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu mümayan
Yüzbin kere doldu boşaldı cihan
Nuh Naciyullah’a tufan eyledik

Salih’e bir deve eyledik ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik

Bir zaman Eshab-ı Kefh’i uyuttuk
Hazreti Musa’yı Tur’da okuttuk
Şit’i çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris’e biçtirip kaftan eyledik

Süleyman’ı Dehr’e sultan eyledik
Eyyub’a acıdık derman eyledik
Yakub’u ağlattık nalan eyledik
Musa’yı Şuayb’a çoban eyledik

Yusuf’u kuyuya attırmış idik
Mısır’da kul diye sattırmış idik
Zeliha’yı ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik

Davut peygambere çaldırdık udu
Kazadan kurtardık Lût ile Hûd’u
Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud’u
İbrahim’e bağ u bostan eyledik

İsmail’e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halil ür rahman
Balığın karnını bir hayli zaman
Yunus peygambere mekan eyledik

Bir mescide soktuk Meryen Ana’yı
Pedersiz doğurttuk orda İsa’yı
Bir ağaç içinde Zekeriya’yı
Biçtirip kanına rızan eyledik

Beyt-i Mukaddes’te Kudüs şehrinde
Nehri Şeria’da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya’yı, İsa’yı üryan eyledik

Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebi’y-yi zişan getirdik
Anın her nutkunu Kur’an eyledik

Küffarı Kureyşi ettik bahane
Muhammet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza’yı ona ihvan eyledik

Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler şahıdır Hakk’ın habibi
Biz anı Nebi’y-yi ihsan eyledik

Hak Muhammed-Ali ile birleştik
Hep beraber Kabe-kavseyn’e gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerel esrayı seyran eyledik

Bu sözleri sanma her insan anlar
Kuş dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sırrı müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik

Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elest’te Kalubeli’de
Mekan-ı Hüda’da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı degil Hazreti Süphan
Bunu Kur’an ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Hak’tır
Her nereye baksan Hakk’ı mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırrı Harabi bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

10 .Sıdkı Baba(Devriye)

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
Lâl ü mercan inci dür’e düş oldum

Ol derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf u nun suresin okudum o an
Arş-Kürs binasında yâre düş oldum

Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Âdem’e can olup Sit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâra düş oldum

On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıtkı ismin buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

SITKI’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum

Aşk ile… Hu… Eksik Noksan Afola

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir