11. İmam Hz. Hasan-Ül Askeri – Mehmet Özgür Ersan

İmam Askeri lakabıyla da tanınan İmam Hasan- ül Askeri, 10. İmam Ali – el Naki’nin oğludur. Babasının şehit edilmesinden sonra onun vasiyeti ile 11. İmam oldu. Annesinin adı Hunes’dir. Muhtemelen 27 Ekim 846 veya 2 Aralık 846 tarihinde Medine’de dünyaya geldi. İmam Askeri de diğer ataları gibi bilge, bir İmam ve halk üzerinde ciddi bir etkisi olduğu için, 27 Eylül 873 veya 2 Ocak 874 tarihinde onu kendine bir tehlike gören Abbasi Halifesi Mütamid tarafından zehirlenerek[1] şehit edildi. Kabri babası İmam Naki’nin türbesinin yanında, Irak / Samara kentindedir.
İmam Askeri’nin İmameti döneminde uzunca süre Ehli Beyit bendeleri ile İmamın görüşmesi Abbasi Halifesi tarafından yasaklanmıştı. Sadece çok özel durumlarda görüşme olanakları vardı. Zaten Ehli Beyt’e bağlı olan önemli Alim ve şahsiyetler de ya göz hapsindeydiler, ya da çevreleri ile diyalogları yasaklanmıştı[2].
Ancak tüm bunlar bilginin ve sevginin diyalogunu engelleyemiyordu. Çok geniş halk kitleleri tarafından tanınan ve sevilen İmamların varlığı, Hilafet makamını ciddi bir biçimde huzursuz ettiği için, diğer İmamlar gibi, İmam Askeri de aynı şekilde uğradığı zulümlerin ardından şehit edildi.
Bağdat’ta yaşamış Peygamber soyundan olup, seyyiddir. On iki imamın on birincisidir. İsmi, Hasan olup, künyesi, Ebu Muhammed’dir. Zekî, Hâlis ve Sirâc lakaplarıyla bilinir. Samarra’da oturduğu El-Asker Mahallesine nisbetle El-Askerî diye meşhurdur. İmam-ı Ali Nakî’nin oğludur. Annesinin ismi Sûsen’dir. Babası annesine Hadis ismini vermiştir. 846 (H.232) senesinde Medine-i münevverede doğdu. 874 (H.261) senesinde Bağdat’ta vefat etti. Kabri Bağdat yakınlarındaki Samarra’da babasının türbesindedir.
Medine-i münevverede dünyaya gelen Hasan bin Ali Askerî, babasının ikamete mecbur tutulduğu Samarra’ya iki yaşındayken geldi. Çocukluğu ve gençliği orada geçti. Daha çocukluğunda diğer çocuklardan farklı yaratılışta olduğu belliydi.
Behlül isminde bir kimse yoldan geçiyordu. Küçük yaşta olan Hasan bin Ali Askerî de yolun kenarında oturmuş ağlıyordu. Behlül isimli kimse, onun diğer çocukların elindeki oyuncaklar için üzülüp ağladığını zannetti. Yanına yaklaşarak: “Çocukların ellerindeki oyuncaklardan sana da alayım.” dedi. Hasan bin Ali Askerî ona: “Ey akılsız kimse! Biz, oyun oynamak için yaratılmadık.” dedi. Behlül: “Niçin yaratıldık?” diye sorunca: “Biz ilim ve ibadet için yaratıldık.” dedi. Behlül: “Bu hususu nereden biliyorsun?” diye sorunca: “Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattık sanıyorsunuz. Bize dönmeyecek misiniz zan ediyorsunuz.” meâlindeki Mü’minûn sûresi 115. ayet-i kerimesini okudu.
Behlül, bu küçük çocuğun sözlerine ve hareketlerine hayret etti ve kendisine nasihat etmesini istedi. Hasan bin Ali Askerî bazı beyitler okuyarak nasihatte bulundu. Fakat o sırada aniden fenalaşıp bayıldı. Bir müddet sonra ayılıp kendine gelince, Behlül ona: “Sana ne oldu. Sen küçük ve günahsızsın.” dedi. Hasan bin Ali Askerî; “Ey Behlül: Annemi ateş yakarken gördüm. Büyük odunları tutuşturmak için küçük odunları yakıyordu. Ben de Cehennem’in küçük odunlarından olmaktan korkuyorum.” diye cevap verdi. Küçük yaştan itibâren ilim tahsil etmeye başlayan Hasan bin Ali Askerî zamanının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Farsça, Hintçe ve Türkçe lisanlarını öğrendi. Babası Ali Nakî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Büyük âlim ve olgun bir veli olup insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmaya başladı.
Babasının vefatı üzerine onun yerine geçip altı yıl üç ay kadar İmamet-i Kübrâ vazifesini yürüttü. İnsanların dünyada ve âhirette saâdete mutluluğa kavuşmaları için gayret etti. Birçok talebe yetiştirdi. Tasavvufa sayısız hizmetleri oldu. Güzel ahlâkı ve hoş sohbetleriyle insanların gönüllerini fethetti.
Doğruları söylemesi sebebiyle bazı hasetçi ve çekemez kimselerin de kışkırtmalarıyla zamanın devlet adamlarıyla arası açıldı. Bu sebeple hapse atıldı. Hapishanede bulunduğu sırada birçok kerametleri görüldü.
Ebu Hâşim Dâvud bin Kâsım el-Caferi anlattı: “Hapishanedeydim. Ben, Hasan bin Muhammed, Muhammed bin İbrâhim el-Ömerî’nin de bulunduğu beş altı kişilik bir grupla beraberdim. O sırada ansızın Ebu Muhammed Hasan bin Ali Askerî ve kardeşi Cafer yanımıza geldiler. Onların gelişiyle biz rahatladık. Hapishanenin vazifelisi Sâlih bin Yûsuf’tu. Hapishanede yanımızda yabancı bir kimse de vardı. Hasan bin Ali Askerî bize yönelerek gizlice buyurdu ki: “Eğer şu kimse olmasaydı, burada bulunanların, hangisinin ne zaman buradan kurtulacaklarını söylerdim. Bu kimse sizin hakkınızda halifeye bir mektup yazarak neler konuştuğunuzu, uygun olmayan hususları haber vermek istedi. Yazdığı mektup onun elbiseleri arasında gizlidir. O mektubu sizin bilemeyeceğiniz bir surette halifeye ulaştırmak istiyor. Onun şerrinden sakınınız.” buyurdu.
Ebu Haşim ve yanındakiler o kimsenin üzerini aradılar ve içerisinde uygun olmayan çeşitli hususların yazılı olduğu mektubu buldular ve elinden aldılar. Daha sonra da onun yanında bir şey konuşmaktan kaçındılar. Böylece Hasan bin Ali Askerî hazretlerinin kerameti sebebiyle kötü bir durumdan kurtuldular.”
Onu sevenlerden İsa bin Feth anlattı: “Biz hapishanedeyken Hasan bin Ali Askerî yanımıza girdi. Bana buyurdu ki: “Ey İsa; Senin ömrün altmış beş yaşını bir ay iki gün geçti.” Hakikaten doğum tarihim yazılı olan kâğıda baktığım zaman onun dediği gibi olduğumu gördüm. Bana: “Senin çocuğun oldu mu?” diye sordu. Ben de: “Hayır olmadı.” dedim. Ellerini açıp; “Allah’ım! Buna, kendisine kuvvet verecek hayırlı bir evlad ihsan eyle. Çocuk ne güzeldir.” diye dua etti. Ben: “Ey Efendim! Senin evlâdın var mı?” diye sordum. Buyurdu ki: “Allah ü Teâlâ’ya yemin ederim ki benim bir oğlum olacak ve yeryüzünü adâletle dolduracaktır. Fakat şu anda yoktur.” buyurdu. Daha sonra onun Muhammed Mehdî isminde âlim ve faziletli bir oğlu oldu.
İsmail bin Muhammed anlattı: Ebu Muhammed Hasan bin Ali Askerî’nin evinin kapısında oturdum. O kapıdan çıkınca kalkıp ona yönelerek, ihtiyaçlarımı bildirdim. İhtiyaç ve zarûret içinde olduğumu belirtip; “Vallâhî bir dirhemim dahi yoktur.” dedim. Hasan bin Ali Askerî hazretleri; “Sen yemin ederek bir dirhemin dahi olmadığını söylüyorsun ama filan yere gömdüğün iki yüz dinarın var. Bunu sana bir şey vermemek için söylemiyorum. Lâkin senin o iki yüz dinarı kaybedeceğinden korkuyorum.” buyurdu ve bana yüz dinar verdi. Ben ona teşekkür ettim. Fakat içime gömdüğüm iki yüz dinarın kaybolma korkusu düştü. Onu gömdüğüm yere gidip araştırdım. Aynen duruyordu. Başka bir yere naklettim. Yerini kimse bilmiyordu.
Bir müddet sonra o dinarlara ihtiyacım olunca, almak için yerine gittiğimde gömdüğüm yerde bulamadım ve üzüldüm. Oğlum paranın yerini bulup, almış ve onu harcamış. Ben ise o iki yüz dinarın hiçbir faydasını göremedim. Hasan bin Ali Askerî hazretlerinin dediği gibi oldu.
Talebelerinden birisi şöyle nakletti: “Zindana düşmüştüm. Zindan çok dar ve ayağımdaki zincirler de çok ağırdı. İmam-ı Askerî Hazretlerine bir mektup yazarak sıkıntımı anlattım. Mektuba geçim sıkıntımın da olduğunu yazacaktım, fakat utandığım için yazamadım. İmam-ı Askerî hazretleri, mektuba verdikleri cevapta: “Bu mektubu aldığın gün, öğle namazını evde kılacaksın.” diye yazmış. Hakikaten o gün öğle üzeri beni zindandan çıkarıp serbest bıraktılar.
Sevinç içinde evime geldim, namazımı kıldım. Kapım çalındı, kapıyı açtığımda İmam-ı Askerî hazretlerinin hizmetçisi ile karşılaştım. Bana yüz altın ile bir mektup bıraktı. Mektubu açtığımda şunların yazılı olduğunu gördüm: “Ne zaman bir ihtiyacın olursa iste! İstediğin şeye, Allah ü Teâlâ’nın izniyle kavuşursun.”
İmam’ı sevenlerden biri, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: “İmam-ı Askerî Hazretlerine bir mektup yazarak bazı şeyler sordum. Bahar hummasından da soracaktım. Fakat unutmuştum. Daha sonra suallerimin cevabı geldi. Suallerin cevabından sonra şöyle yazmışlar: “Bu suallerle beraber bahar hummasını da soracaktın, fakat unuttun. Onun cevabını da verelim. “Ey ateş! İbrahim’in üzerine soğuk ve emin ol.” ayet-i kerimesi yazılıp, hummalı hastanın boynuna asılırsa şifa bulur.” buyurdu. Dedikleri gibi yaptım. Hasta şifa buldu.”
Halife’nin huysuz bir atı vardı. Değil binmek, eyer bile vuramazlardı. Halife’nin hizmetçilerinden biri: “Bu atı İmam-ı Askerî görsün. Ya bu at onu öldürür veyahut at kullanılır hâle gelir.” dedi. İmam saraya çağrıldı. Sarayın bahçesine girince, doğruca o atın yanına gitti, ata elini sürünce hayvan terlemeye başladı. Sonra Halife, Hazret-i İmamın yanına gelerek, tâzimden sonra; “Efendim biz bu atı hiç kullanamıyoruz. Terbiye de edemedik. Buna bir eyer vurup eğitebilir misiniz?” dedi. İmam-ı Askerî hazretleri atın yanına vardı, eyerini vurdu.
Halife: “Bir de biner misiniz?” deyince, bindi. Sarayın bahçesinde koşturdu. At, en ufak bir serkeşlik yapmadı. Sonra attan inip halifenin yanına gelerek: “Bundan daha iyisini görmedim.” buyurdu. Halife çok hayret etti ve atı İmam-ı Askerî hazretlerine hediye etti.Hasan bin Ali Askerî hazretleri ömrünü İslamiyet’i öğrenmek, öğretmek ve yaşamak suretiyle geçirdi. Onun Nercis isimli hanımından Muhammed Mehdî isminde bir oğlu dünyaya geldi. Zamanının kutbu olan Muhammed Mehdî yüksek bir veli idi. Hasan bin Ali Askerî hazretleri 874 (H.261) senesi Rebîülevvel ayının sekizinci Cuma günü Bağdat yakınındaki Samarra’da vefat etti. Vefat haberi duyulunca, bütün Samarra halkı cenazesine koştu. Başta halife olmak üzere, devletin ileri gelenleri, kumandanlar, kadılar ve bütün halk onun cenaze namazında bulundular. Samarra’da babasının türbesinde kabrinin yanında defnedildi. Kabri, sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.Hasan bin Ali Askerî Hazretlerinin vefatından sonra da kerametleri görülmüştür.
Harputlu bir şahıs memleketine gitmek üzere Erzurum’dan yola çıkmıştı. Kemah’a bağlı Nezkep köyünü gece geçmesi gerekiyordu. Burası eşkıyalar yatağı ve tehlikeli bir yerdi. Bir dereye geldiğinde adamcağız korkudan gözlerini kapayıp Hasan-ı Askerî hazretlerinin rûhâniyetinden imdâd diledi. “Siz işlerinizde şaşırıp kaldığınız zaman kabir ehlinden yardım taleb ediniz.” hadis-i şerifinin mânâsı tecelli etti. İmam Hasan-ı Askerî’nin ruhâniyeti nûrânî bir şekilde karşısına çıkıp; “Korkma tehlikeli olan yerleri geçtin.” diye müjdeledi. Ona gideceği istikameti gösterdi.
Şibrâvî, Hasan bin Ali Askerî Hazretlerinin vefat ettikten sonraki kerametlerinden şunu nakletti: “1879 (H. 1296) senesinde Irak’ın kuzey taraflarındaki bir köyden Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. O köyde kadı olarak vazife yapıyordum. Benim için tayin edilen vakti tamamlamadan oradan ayrıldım. Bulunduğum köyde şiddetli bir kıtlık hüküm sürüyordu. Bir toplulukla birlikte Bağdat yakınlarındaki Samarra şehrine vardık. Orada bulunan Hasan bin Ali Askerî’nin kabrini ziyaret etmek üzere kabr-i şerifinin yanına vardık. Bu sırada benim üzerimde ruhânî bir hal meydana geldi. Böyle bir hal de Musul’da Yunus aleyhisselâmın kabrini ziyaret ettiğim zaman olmuştu. Kur’an-ı Kerim’den okudum ve duada bulundum. Sevabını rûhuna bağışladım. Bende hâsıl olan bu hâlin Hasan bin Ali Askerî hazretlerinin kerameti olduğunu anladım.”

Pasta Yerine Et Ye
Hasan bin Ali Askerî hapishanede bulunduğu sırada oruç tutardı. O iftar ettiği zaman diğer arkadaşları da onunla birlikte yemek yerlerdi. Ebu Haşim de onunla birlikte oruç tutmaya başladı. Aradan bir müddet geçince zayıf düştü. Oradaki vazifeliden pasta istedi. Vazifelinin getirdiği pastayı alan Ebu Haşim boş bir kenara çekilerek yedi. Daha sonra her zamanki bulunduğu topluluğun arasına döndü. O topluluktan hiç kimse Ebu Haşim’in bir kenara çekilip yiyip içtiğini bilmiyordu. Hasan bin Ali Askerî hazretleri Ebu Haşim’e tebessüm ederek yöneldi ve buyurdu ki: “Ey Ebu Haşim! Senin yiyip içmende bir mahzûr yoktur. Kendini zayıf hissettiğin ve kuvvetlenmek istediğin zaman pasta yerine et ye. Çünkü pasta insanı kuvvetlendirmez.” Ebu Haşim pasta yediğini kimsenin bilmediğini düşünerek, bunun Hasan bin Ali Askerî’nin kerameti olduğunu anladı.
Bizi Boş Çevirmez
Muhammed bin Cafer isimli bir genç anlattı: Geçim sıkıntısı içindeydik. Bir gün babam:”Oğlum gel İmam-ı Askerî Hazretlerine gidelim. Onun çok cömert olduğunu söylüyorlar. Bizi de boş çevirmez. Bir ihsânda bulunabilir.” dedi. Ben de: “Peki, baba sen onu hiç gördün mü?” deyince; babam: “Hayır” diye cevap verdi.
Daha sonra beraber yola çıkınca bana: “Beş yüz akçe verse, iki yüz akçesi ile elbise, iki yüz akçesi ile de un, geri kalanla da diğer ihtiyaçlarımızı alırız.” dedi. Ben de: “Bana da üç yüz akçe verse, yüz akçe ile elbise, yüz akçe ile yiyecek ve yüz akçesi ile de merkep alıp, Kûhistan tarafına gitsem.” dedim.İmam-ı Askerî hazretlerinin kapısına geldiğimizde, kapıya birisi çıkarak, babamı ve beni ismimizle çağırdı ve içeri girdik. İmam-ı Askerî Hazretleri: “Şimdiye kadar niçin gelmediniz?” diye sordu. Babam da: “Perişan hâlimizle yanınıza gelmeye utandık.” dedi.
Ziyaretten sonra çıkıp giderken, arkamızdan hizmetçi koşarak geldi ve bir kese babama vererek: “Bu kesede beş yüz akçe vardır. İki yüz akçesi ile elbise, iki yüzü ile un ve yüz akçesi ile çeşitli ihtiyaçlarınızı alırsınız.” dedi. Sonra bana dönerek bir kese de bana verdi ve: “Bu kesede üç yüz akçe vardır. Yüz akçesi ile elbise, yüz akçesi ile yiyecek, yüz akçesi ile de bir merkep alırsın, yalnız Kûhistan tarafına gitme.” dedi. Sonra meydana gelen hâdiselerden, oraya gitmemin benim için iyi olmayacağını anladım.

İmam Hasan –ül Askeri’den güzel sözler.
1. Münakaşa etme; yoksa değerin yok olur. Şaka yapma; yoksa başkaları sana karşı cür’et kazanır (heybetin sarsılır).
2. Kim mecliste makamından aşağı bir yerde oturmaya razı olursa, yerinden kalkıncaya kadar Allah ve meleleri ona salat ederler.
3. Affedilmeyecek günahlardan biri de, kişinin “Keşke, sadece bu günahımdan sorguya çekilsem” (yani, bu günah önemli değil) demesidir. Daha sonra şöyle buyurdular: İnsanlar arasında şirk, karıncanın karanlık gecede siyah bir deri üzerindeki ayak izinden daha gizlidir.
4. Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ın ism-i a’zam’ına, gözün siyahının beyazına olan yakınlığından daha yakındır.
5. İyilerin, iyileri sevmesi, iyiler için sevaptır. Kötülerin, iyileri sevmesi ise, iyiler için bir üstünlüktür. Kötülerin iyilere düşmanlığı, iyiler için bir ziynettir. İyilerin kötülere düşmanlığı ise, kötüler için bir aşağılanmadır.
6. Yanından geçtiğin herkese selam vermen ve mecliste makamından aşağıda oturman tevazudandır.
7. Musibetlerden biri de, gördüğü iyiliği gizleyen ve kötülüğü açığa vuran komşudur.
8. İbadet, çok oruç tutmak ve çok zikir etmek değildir; ibadet, Allah’ın yarattıklarının hikmetini çok düşünmektir.
9. İki yüzlü ve iki dilli olan kul ne de kötü kuldur; yüzüne karşı kardeşini över, arkasında ise dedikodu eder. Kardeşine bir nimet ulaşırsa onu kıskanır, bir belaya uğrarsa onu yalnız bırakır.
10. Öfke, her kötülüğün anahtarıdır.
11. En huzursuz insanlar, kin güden kimselerdir.
12. İnsanların en takvalısı, şüpheli olan işlere teşebbüs etmeyen kimsedir. İnsanların en abidi, farzları eda eden kimsedir. İnsanların en zahidi, haramları terk eden kimsedir. İnsanların en çok çaba göstereni, günahları terkeden kimsedir.
13. Şüphesiz, siz kısalan bir süre ve sayılı günler içerisinde yer almışsınız; ölümse ansızın gelir. Hayır eken, saadet biçer. Kötülük eken de pişmanlık biçer. Her ekici, ektiğine ulaşır. Ağır davranan, nasibinden mahrum kalmadığı gibi, haris de nasibinden fazlasını elde edemez. Kime hayır verilirse, o hayrı Allah bağışlamıştır. Kim de şerden korunursa onu da Allah korumuştur.
14. Mü’min mümine bereket, kafire ise hüccettir.
15. Ahmağın kalbi ağzındadır; hikmet sahibi olan kimsenin ağzıysa kalbindedir.
16. Garantilenmiş rızık, seni farz bir işten alıkoymasın.
17. Abdestli olduğunda haddini aşan, abdestini bozan kimse gibidir.
18. Hakkı terk eden her güçlü, zelil olur; hakka sarılan her zelil de, izzet kazanır.
19. Cahil ile dost olan ıstırap çeker.
20. İki hasletten üstün bir şey yoktur: Allah’a iman etmek ve kardeşlere faydalı olmak.
21. Evladın küçüklükte babaya karşı saygısızlığı, büyüdüğünde ona karşı gelmesine sebep olur.
22. Mahzun bir şahsın yanında, sevinçli olduğunu göstermek edepsizlik sayılır.
23. Hayattan daha iyisi, kaybettiğinde hayata nefret ettiğin şeydir. Ölümden daha kötüsü ise, başına geldiğinde ölümü arzuladığın şeydir.
24. Cahile nefsinin isteklerine karşı durmasını sağlamak ve bir şeye alışkan olanı alışkanlığından vazgeçirmek, mucize gibi bir iştir.
25. Tevazu, kıskanılmayan bir nimettir.
26. Bir kimseyi zahmete sokacak bir şeyle ona ikramda bulunma.
27. Kardeşine gizlide öğüt veren onu süslemiş, halkın önünde öğüt veren de onu kötülemiştir.
28. Allah’ın nimetiyle kuşatılmayan hiç bir bela yoktur.
29. Müminin, kendisini alçaltacak şeye ilgi göstermesi ne de kötüdür.
30. Tevfik veren Allah’tır, O bize yeterlidir ve O, ne güzel sahiptir.
31. İmamet konusunda delil isteyen bir kişiye “ Kim nişane ve açık bir delil isterse, istediği şey ona verilir. Daha sonra nişane ve delil istediği İmamdan yüz çevirirse, ona iki kat azap edilir. Kim sabrederse Allah tarafından te’yid edilir. İnsanlar, gönderilen semavi kitapların yolunu seçmek üzere yaratılmışlardır. Allah’tan doğruluğu niyaz ediyoruz. Sonuç, ya Hakka teslim olmaktır veya helak olmaktır.”
32. Allah, akıllı kimseleri muhatap almaktadır. İnsanlar benim hakkımda birkaç gruba ayrılmışlardır. Bir grup kurtuluş yolu üzere olan gerçeği bulan, hakka sarılan, aslın dalına tutunan şek ve şüphe etmeyen, benden başka sığınılacak bir önder tanımayan kimselerdir. Bir diğer grup ise, Hakk ehlinden olmayan kimselerdir. Bunlar deniz yolcusu gibidirler ki, deniz dalgalandığında sarsılır, sakinleştiğinde de sakinleşirler. Diğer bir grup da, Şeytan’ın kendilerine galip olduğu kimselerdir. Bunların işleri de kıskançlıklarından dolayı hak ehline itiraz edip karşı çıkmaktır. Öyleyse sen sağa-sola yönelen kimseyi terket. Çünkü çoban koyunlarını toplamak istediğinde onları az bir çabayla toplar. Sakın sırları[3] ifşa etme ve riyaset talep etme. Bunlar insanı helak olmaya götüren hasletlerdir.”
33. Sizlere Allah’tan korkmayı, dininiz hususunda şüpheli şeylerden kaçınmayı, Allah için çaba göstermeyi, doğru konuşmayı, size güvenip yanınızda emanet bırakan kimseye ister iyi olsun, ister kötü emanetini iade etmeyi, secdeleri uzatmayı ve iyi komşuluk yapmayı tavsiye ediyorum; işte Muhammed bunlarla gönderilmiştir. Onların, (hangi inançtan olurlarsa olsunlar) cenaze merasimlerine katılın, hastalarını ziyaret edin, (komşuluk) haklarını ödeyin.[4]
34. Sizden biri, dininde vefa’lı, doğru konuşan, emaneti sahibine veren ve halka karşı güzel ahlaklı olduğunda“. Bu ise bizi hoşnut eder. Allah’tan korkun, bizlere süs olun, utanç vesilesi olmayın. Muhabbetleri bize doğru çekin; her çeşit kötülüğü bizden uzaklaştırın. Çünkü biz, hakkımızda söylenen her iyiliğin ehliyiz ve hakkımızda söylenen her kötülükten uzağız. Allah’ın kitabında, bizim hakkımız, Hz. Resulullah’a yakınlığımız ve Allah tarafından da tertemiz (masum) kılındığımız açıklanmıştır. Bizden başka, hak olarak hiç kimse bu makamı iddia edemez.
35. Allah’ı ve ölümü çok anın. Kuran’a inanın ve ona uyun. Peygambere salavat getirin. Çünkü Peygamber’e salavat getirmenin on sevabı vardır. Size yaptığım tavsiyeleri unutmayın. Selamımı size ileterek sizi Allah’a emanet ediyorum.
Kaynaklar:
1) Nûru’l-Ebsâr; s.166
2) Sefînetü’l-Evliyâ; s.29
3) Vefeyâtü’l-A’yân; c.1, s.135, c.2, s.94
4) Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ; c.1, s.389
5) Mu’cemül-Müellifîn; c.3, s.261
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1083
7) Târih-i Bağdad; c.2, s.366
8) El-A’lâm; c.2, s.200
9) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.3, s.182

[1] İrşad-ı Müfid, s.315. Delail-ul İmame, s.223. Fusul-ul Mühimme, s.266-272. Menakıb- İbn-i Şehraşub,c.4,s.422.Usul-iKafi,c.1,s.503.
[2] İrşad-ı Müfid, s.324. Usul-u Kafi, c.1, s.512. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.429 ve 430.
[3] Alevilik inancı anlatım, aktarım ve yorumlanması 4 Kapı, 40 Makam bakış açısı ile yansıtılır. Bu Kapıların bir üstünün açılımları, daha iyi izah ve kavrama gerektirdiği için SIR olarak algılanır ve içeriği anlatılmaz. Başka bir deyimle mevcut veya bir alttaki Kapının hakkını ver(e)meyene bi rüst Kapı anlatılmaz. Alevilikte buna SIR denir. ’’Cevahiri ancak sarraf anlar’’ betimlemesi içinde buna ’’Sırrı saklamak’’denir ve bunu ihlal etmek Alevilikte yadırganır.
[4] İyi komşuluk, Kapı – komşu hakkı gibi aile ve inançla doğrudan ilgili olmayan yaşamın diğer yanları için Alevilikte Rıza Şehri / Medine Vesikası bölümü okunmalıdır. Burada sizden (sizin inancınızdan) olmasalar bile komşularınızla eşit hukuk ve eşit haklar içerisinde komşuluk yapmanız gerektiği vurgulanır. Rıza Şehri Beyannamesi 622 yılında Hicret sonrası Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından hazırlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir