Hz. Ali Şahı Velayet Emir’ul- Muminin – Mehmet Özgür Ersan

Hz. Ali , Resûlullah’ın vâsisi, halifesi ve on iki imamın ilkidir. Hz. Ali (a.s), Amm’ul- Fil’in 30. yılının on üçüncü günü, bazı rivayetlere göre Zilhicce ayının yedinci günü Kâbe’de dünyaya geldi.
Değerli babası, Ebu Talib, annesi ise Esed kızı Fatıma’dır. Zeyd ve Haydar da onun diğer mübarek isimlerindendir. İki meşhur künyesi de Ebu’l- Hasan ve Ebu Tûrab’dır. Hazretin hiç kimsenin ortak olmadığı kendisine has lakabı ise “Emir’ul- Muminin”dir; Murtaza, Hâdi, Sıddık, Faruk, Veli, Şahid…de onun yüzlerce lakaplarından sadece bir kaç tanesidir.
Emir’ul- Muminin Hz. Ali’nin çocukluk dönemi, Resulullah’ın çocukluk döneminin geçtiği evde geçmiştir; o evde büyüyüp olgunlaşmıştır. Bu büyük şahsiyetlerin her ikisi de Ebu Talib’i bir baba ve yönetici olarak tanıyorlardı; Esed kızı Fatıma’ya da anne diyorlardı.
Bu iki yüce şahsiyet arasındaki köklü ailevi bağlılık, Resulullah’ın Hz. Ali’yi iyi eğitmesi ve onu özel lütuflarından yararlandırması için uygun bir zemin hazırlamıştı.
Hz. Ali’nin kendisi o değerli lütufları şöyle anıyor: “Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı;… beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi… Ben de her an, devenin yavrusu, nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim; o her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.”
On üç yıl böylece geçti, Resûlullah İnzar ayetinin nazil olmasıyla kendi akrabalarını İslam’a davet etmekle görevlendi. Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:“Resulullah beni çağırdı ve şöyle buyurdu: “Ya Ali! Allah-u Teâlâ, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarmamı) emretmiştir. Sen bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.”
Ben de Resûlullah’ın emri üzere onları bir araya topladım, Resûlullah onlara hitaben şöyle buyurdular: “Allah-u Teâlâ, sizi O’na davet etmekle beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor?” Orada bulunanların hepsi sustular. Onların hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; “Ya Resûlallah! Ben senin yardımcın olmak istiyorum” dedim. Resûlullah elini benim boynuma koyarak şöyle buyurdu: “Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.”
Böylece İslam’ın şanlı tarihinde, Emir’ul- Muminin Hz. Ali ilk Müslüman olarak tanınmış oldu. Nitekim Zeyd bin Erkam ve İbn-i Abbas’ın tanıklığıyla Hz. Peygamber’in aleni davetinden önce de Hz. Ali Müslümandı.Buna ilaveten Hz. Ali’nin hilafet ve vesayeti, “Gadir-i Hum” günü diğer Müslümanlara da açıkça beyan edildi.
İslam’ın aşikâr olmasıyla Kureyişlilerin Resulullah’a karşı eziyetleri de başladı, bu baskı ve eziyetler hicret zamanına kadar devam etti. Tarihin tanıklığıyla bu müddet içerisinde Resulullah’ın en büyük yardımcı ve destekçisi, Hz. Ali’nin babası Ebu Talib olmuştur. Ebu Talib Kureyşin büyüğü olmasına rağmen hiçbir zaman Resulullah’ı Kureyişlilere teslim etmedi. Oğulları Ali ve Caferi ve kardeşi Hamza’yı ona yardımcı olmaya ve sürekli onun yanında bulunmaya davet etti.
Ebu Talib’in ölümüyle, Kureyşin Müslümanlara olan baskı ve eziyetleri daha da arttı. Resulullah’a küstahlık yapmaya başladılar ve defalarca onu öldürmek istediler. Nihayet her kabileden bir kaç genç toplanıp hep birlikte ansızın Hazrete saldırarak onu kılıçla öldürmeyi kararlaştırdılar.Resûlullah, İlâhi vahiy ile onların bu komplosundan haberdar oldu ve gece vakti Mekke’yi terk etmesi emredildi. Bu yüzden Hz. Ali’yi çağırarak o gece (Leylet’ul- Mebit) kendi yerinde yatmasını ondan istedi. Hz. Ali de canı gönülden kabul edip onun yerinde yattı.

Kureyş gençleri sabaha doğru yalın kılıçla Resulullah’ın evine saldırdılar. Ama içeriye girdiklerinde Hz. Ali’yi, Peygamber’in yatağında gördüler. Bu esnada çok sinirli olduklarından dolayı Hz. Ali’yi Mescid’ul- Haram’a çekip kısa bir tutuklamadan sonra serbest bıraktılar.Allah-u Teâlâ bu eşsiz fedakârlığı takdir ederek şu ayeti nazil etti: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.”
Bu ayet Ehl-i Sünnet müfessirlerinin görüşüne göre Hz. Ali (a.s)’ın fedakârlığı ve makamı hakkında nazil olmuştur. Resulullah (s.a.v)’in Medine’ye hicretinin peşine, Hz. Ali (a.s) da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimet’üz- Zehra ile evlendi. Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (a.s) dünyaya geldi.
Medine’de İslami bir toplumun oluşmasıyla İslam’la küfür arasında çok önemli savaşlar oldu. O önemli savaşlardan ilki Bedir savaşı idi. Bu savaş hicretin on sekizinci ayında vuku buldu. Ondan sonra da Uhud, Hendek, Hayber, Tebük vb. savaşlar baş gösterdi.Tarih kitaplarının yazdığına göre, Emir’ul- Muminin Hz. Ali, Tebük savaşı hariç bu savaşların hepsinde İslam ordusunun sancaktarı idi.
Hz. Ali Bedir savaşında düşman ordusundan yirmi bir kişiyi öldürdü. Öldürdükleri kişiler arasında Muaviye’nin dedesi Utbe, dayısı Velid ve kardeşi Hanzele de vardı. Uhud savaşında ise (örnek olarak diyoruz) Kureyş’in meşhur savaşçılarından dokuz kişiyi yere serdi. Bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar Hz. Peygamberi savundu. Oysa İslam ordusundan bir kaç kişi hariç diğerleri firar edip dağa sığındılar. Cebrail (a.s), Hz. Ali’nin bu fedakârlığını görünce bir kaç defa: Lâ Fetâ illâ Ali lâ Seyfe illâ Zülfikâr! “Zülfikardan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”dedi.
Hendek gazvesinde, Arapların ünlü kahramanı Amr bin Abduved’i ağır bir darbeyle yere serdi. Bu çok değerli zaferle, düşman ordusunun kalbine büyük bir korku saldı. Resulullah o darbeyi şöyle değerlendirdi: “Ali’nin Hendek günündeki darbesi, ümmetimin kıyamete dek bütün amellerinden daha üstündür.” Hayber savaşında, bayrağı ilk önce Ebu Bekir, sonra da Ömer eline alıp meydana çıktı; ama bir zafer elde etmeksizin geri döndüler. Resûlullah çareyi, bayrağı Hz. Ali’ye vermekte gördü. Bu yüzden şöyle buyurdu:
“Yarın bayrağı öyle bir kişiye vereceğim ki, o Allah’ı ve Resûl’ünü seviyor; Allah ve Resûl’ü de onu seviyorlar.” Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle diyor: Biz o kişinin kim olduğunu görmemiz için ayağa kalktık. Bu esnada Resûlullah şöyle buyurdu: “Ali’yi benim yanıma çağırın.” Hz. Ali gözleri ağrıdığı halde Peygamber’in yanına geldi. Hz. Peygamber, ağzının mübarek suyunu onun gözlerine sürerek bayrağı onun eline verdi. Allah-u Teâlâ Hayber’i, onun eliyle fethetti.
Nihayet Hz. Ali’nin hayatının en kritik anları olan hicretin 10. Yılı Zilhicce ayının 18. günü yetişti. O gün Hz. Peygamber, yüz bin kişiyi aşan büyük bir toplulukla Haccet-ul Veda yolculuğundan dönüyordu. Gadir-i Hum’a vardıklarında şu Tebliğ ayeti nazil oldu: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.”
Bu kader belirleyici ayetin nazil olmasıyla 130 bin kişiden oluşan kervanın durdurulması emredildi. Onların hepsi, Resulullah’ın çevresinde toplandılar. Resulullah namaz kıldıktan sonra fasih bir hutbe okudu. Sonra Hz. Ali’nin elinden tutup kaldırarak şöyle buyurdu: “…Ben kimin Mevlâsı isem, Ali de onun Mevlâsıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.”
Müslümanlar grup grup Hz. Ali’yi kutlamak ve ona biat etmek için yanına müşerref oluyorlardı. Ömer de İmam’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Ebu Talib oğlu Ali! Ne mutlu sana! Sen benim ve her müminin Mevlâsı oldun.”
Daha sonra Allah-u Teâlâ İkmal ayetini indirdi: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.”
Hz. Ali’nin imamet yıldızı, üç halife döneminde de öyle parladı ki, Ebu Bekir yaptığından pişmanlık duydu. Ömer ve Osman; “Eğer Ali olmasaydı helak olurduk” diyerek onun ilahî makamını itiraf ettiler.
Osman’ın hilafeti döneminde, hilafet tezgâhında zulüm ve fesadın artması, halkın incinmesi ve rahatsızlığına yol açtı; öyle ki, bu yüzden Hicri 35’de Osman’ın evini muhasaraya alıp onu öldürdüler. Sonra Hz. Ali’nin kapısına gelerek, onun hükümeti kabul etmesini ısrarla istediler. Hz. Ali hilafete gelme olayını şöyle anlatıyor:
“…Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki, kalabalıktan Hasan’la Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar, bu kargaşada elbisem bile yırtılmıştı…
Ama şunu da bilin ki, andolsun tohumu yarana, bu topluluk biat için toplanmasaydı, Allah’ın, zalimin doyup zulmetmemesi, mazlumun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki, şu dünyanızın değeri, bir dişi keçinin aksırığındaki burnunun sümüğünden de değersizdir bence.”
Emir’-ul Muminin Hz. Ali, halkın isteğini kabul ederek zahiri hilafet makamını üstlendi; halk da ona biat etti. Sonra valilerini şehirlere gönderdi, Zübeyr ve Talha da şehirlere gönderilecek olan valilerdendi, ama memur oldukları yere gönderilmeden makamlarını kaybettiler. Çünkü onlar, Hz. Ali’nin elinden valilik makamı hükmünü aldıklarında; “Bu sıla-i rahimden dolayı Allah sana mükâfat versin” dediler. İmam bu sözden rahatsız olup; “Müslümanların önderliğinin sıla-i rahimle ne ilişkisi vardır” diyerek valilik hükmünü onlardan geri aldı.

Talha ve Zübeyr artık kendileri için bir yer ve makam görmeyince, Allah’ın evini (Kâbe’yi) ziyaret etmek bahanesiyle Aişe’nin oturduğu Mekke şehrine gidip Aişe’yi, Osman’ın kanını Hz. Ali’den almaya tahrik ettiler.
Onlar bu iş için Basra’yı seçtiler, kendileriyle birlikte büyük bir topluluğu da oraya çektiler. Hz. Ali muhaliflerin hareketinden haberdar olunca, yaranlarından dört yüz kişiyle birlikte o şehre gidip savaş çıkmasını önlemek için çok çaba sarf etti. Ama onlar Hz. Ali’nin sözünü kabul etmeyerek Hicretin 36. yılının Cemadi’l- Evvel ayında Cemel savaşını başlattılar.
Nakisin’lerin (biatlerini bozanların) bu savaşı, Cemel savaşı olarak adlandı. Çünkü Aişe’nin tahtırevanı bir devenin üzerinde idi. Onun taraftarları, onun etrafını sarmışlardı. Nihayet Aişe’nin devesi yere düşürülerek ordusu dağılıp Aişe mağlup oldu. Hz. Ali’nin emriyle, Aişe Medine’ye gönderildi. Ama İmam’ın kendisi Medine’ye gitmedi. Hicretin 36. yılının Recep ayında Kufe şehrine döndü.
Bu savaştan sonra, Hicri 37’de vaki olan Sıffin savaşına hazırlandı. Bu savaşı Kasitin (zalim)lerin baş elemanı olan Muaviye başlattı. Muaviye ikinci halife zamanından itibaren Şam hükümetinin valisi idi. Hz. Ali ’nin zâhirî hükümeti döneminde onunla biat etmekten kaçındı ve kendi adına halktan biat aldı. O, Osman’ı mazlum halife tanıtarak kendisini onun kanının sahibi olarak göstermeye çalıştı. İmam hakkında öyle bir tebligat yaptı ki, Sıffin’de Şamlı bir genç, Hz. Ali’nin namaz kılmadığını söylemişti.
Velhasıl, Hz. Ali, Muaviye’nin ordusuna karşı koymak için Kufe’den ayrıldı. Fırat nehri, Kerbela, Sabat, Enbar ve Rıkka şehirlerinden geçerek Şam topraklarından olan Sıffin’e ayak bastı, orada savaş ateşi tutuştu ve bu savaş dört ay sürdü. Bu savaşta Hz. Ali’nin ordusu Muaviye’nin ordusuna galip geldi; öyle ki, Muaviye atını alıp kaçmak istedi. Amr bin As ona; Nereye? diye sordu. Muaviye; “Durumun nasıl olduğunu görüyorsun, şimdi düşüncen nedir? dedi. Amr bin As cevaben şöyle dedi: “Bir yoldan başka kurtuluş yoktur; o da şudur ki, Kur’an’ları kaldırıp onları Kur’an’a davet etmelisin.” Muaviye’nin ordusu Kur’an’ları kaldırıp; “Sizi Allah’ın kitabına davet ediyoruz” dediler. Emir’ul- Muminin Ali; “Bu bir hiledir, bir aldatmadır, onlar Kur’an ehli değillerdir, Nâtık Kur’an benim.” buyurdular.
Bununla birlikte Amr bin As’ın hilesi, Hz. Ali’nin ordusundan bazıları arasında etkili oldu. Onlar Emir’ul- Muminin Ali’nin hakemiyeti kabullenmeye mecbur ettiler. Hz. Ali tarafından (bir grup ashabın tahmiliyle) Ebu Musa Eş’ari, Muaviye tarafından ise Amr bin As savaşın kaderini belirlemek için tayin edildiler. O ikisi birbiriyle istişare ettikten sonra Hz. Ali ve Muaviye’yi kendi makamlarından uzaklaştıracaklarını kararlaştırdılar. İlk önce Ebu Musa’yı minbere çıkardılar, o cehaletle Hz. Ali’yi makamından azletti. Sonra Amr bin As minbere çıkıp aldıkları kararın aksine şöyle dedi: “Ben bu yüzüğü parmağıma taktığım gibi Muaviye’yi kendi yerinde baki bırakıyorum. Amr bin As’ın hilesi ile halkın içerisinde tekrar kargaşa ve ihtilaf çıktı; bu iki şahıs Kur’an hükmüyle hakemlik yapmadılar diyerek kavga edip dağıldılar.
Hakemiyeti Hz. Ali’nin tahmil eden grup, bu planlarının suya düştüğünü görünce tekrar İmama karşı muhalefet etmeye kalkıştılar; Hz. Ali’ye; “Allah’ın emrine dönmemiz için neden kılıçla bizi doğrultmadın?!” diye itiraz etmeğe başladılar; “La hükme illa lillah” (Hüküm verme ancak Allah’a aittir) diyerek slogan attılar. Hz. Ali onların bu sözünü duyunca şöyle buyurdu: “Hakk bir sözdür; ama onunla bâtıl kastediliyor.”
Kendilerine “Havariç” veya “Marikin” (dinden çıkanlar) denilen bu grup, Kufe’den çıkıp Kufe’nin yakınında yer alan “Harvra” denilen bir köyde toplandılar. Onlar Hz. Ali’nin emirlerine karşı çıktılar. İmam’ın dostu ve memuru olan Abdullah bin Habbab ve onunla birlikte olanları katlettiler. Nihayet hicretin 39. yılında, alevi hükümeti karşısında “Nehrevan” savaşının ateşi körüklendi. Bu savaşta on kişi hariç onların hepsi kılıçtan geçirildi. Ama İmam’ın ordusundan sadece bir kaç kişi şehit düştü.
Bu fitneden sonra, Havariç’den üç kişi Mekke’de toplanıp Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı sinsi müzakerelerden sonra, Hz. Ali, Muaviye ve Amr bin As’ı öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Ali’yi öldürmeyi üstlendi; bu uyumsuz komployu uygulamak için Kufe’ye doğru hareket etti. Ramazan ayının 19. Gününün şafak vakti zehirli kılıcıyla Hz. Ali ’nin kafasına ağır bir darbe indirdi.
İmam Zeyn’ul- Abidin’in buyurduğuna göre o darbe, İmam secdegahta iken onun mübarek başına indirildi.Emir’ul Muminin Ali (a.s), o mel’unun darbesinin isabetinden sonra şöyle buyurdu: “Fuztu ve Rabb’il Ka’be!” (Ka’be’nin Rabbine andolsun ki, kurtuluşa erdim!)İmam Ali iki gün kendi evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının yirmi birinde şahadete erişti.
Hz. Ali ’den birçok konularda, çok değerli hikmetli sözler nakledilmiştir. Nehc’ul- Belağa kitabı o sözlerden sadece bir bölümüdür. Nehc’ul- Belağa kitabı üç bölümden ibarettir: Hutbeler, Mektuplar ve Hikmetler (Kısa sözler). Bu kitap edebiyat kitaplarının en seçkinlerindendir. Nehc’ul- Belağa’ya 210’dan fazla şerh ve açıklamalar yazılmış ve bugünün çeşitli dillerine tercüme edilmiştir.
Hz. Ali’nin çocuklarının sayısını, otuz üç, otuz iki, yirmi dokuz, yirmi sekiz ve yirmi yedi yazmışlardır. Elbette o çocuklar çeşitli annelerden dünyaya gelmişlerdir.Hz. Fatıma (a.s)’dan beş çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: Hasan, Hüseyin, Zeyneb, Ümmü Gülüsüm ve Muhsin. Muhsin, mel’unlar tarafından anne karnında öldürülmüştür.
Ümm’ül- Benin’den de Kerbela’da şehit düşen dört çocuğu olmuştur. Adları şunlardır: Abbas, Cafer, Osman ve Abdullah. Havle-i Hanefiyye’den de Muhammed-i Hanefiyye dünyaya gelip değerli babasının yaranlarından sayılmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir