İMAMETİ ZORUNLU KILAN NAKLİ DELİLLER


Kur’an’da İmamet

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda imamet makamının aynen nübüvvet makamı gibi ilahi iradeden kaynaklanan bir makam olduğunu görmekteyiz. Şöyle ki; Kur’an-ı Kerim sadece İslam ümmetinde değil, geçmiş ümmetlerde de imamın bir ilahi sünnet olarak bizzat Allah Teâla tarafından tayin edildiğini beyan etmektedir.
Kur’an-ı Kerim, bazı ayetlerinde, nübüvvet makamının yanı sıra imamet makamını da, bir hakikat olarak ortaya koymuştur. İlahi iradeyle kişilerin bu makama getirildiğini, hatta bazı peygamberlerin ancak bir takım zor imtihanlardan geçtikten sonra bu makama gelme liyakatini kazandıklarını ve bu makamın ilahi bir ahit olarak, zalimlere ulaşmayacağını beyan buyurmuştur.
Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde de, bazı peygamberlerin bizzat Allah tarafından imamet makamına tayin edildiğinden söz edilmiştir. Bu ayetler, imamet makamına gelecek kişinin bizzat Cenab-ı Hak tarafından seçildiğini açıkça göstermektedir. Şimdi bu ayetlerden bazılarına kısaca bir göz atalım.

1- Hz. İbrahim’in İmamet Makamına Tayin Edilişi

Hz. İbrahim (a.s)’ın imamet makamına tayin edilişini açıklayan ayetler imamet makamının ilahi bir makam olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Allah Teala bu konuda şöyle buyuruyor: “Rabbi İbrahim’i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, “seni insanlara önder kılacağım” demişti. O “soyumdan da” deyince, “zalimler benim ahdime erişemez” buyurmuştu.”[1]
Görüldüğü üzere, Cenabı Hak Hz. İbrahim’i bir takım zor imtihanlardan geçirdikten ve o Hazret de o imtihanlardan başarıyla geçtikten sonra böyle bir makama getirmiştir. Hz. İbrahim’in o makamı kendi zürriyeti için talep etmesinin cevabında da, bu makamın kendi ahdi olduğu ve zalim sayılan kimselerin (günah ehli olan kimselerin) böyle bir makama gelemeyeceğini açık ve net olarak o Hz. İbrahim’e bildirmiştir. Bunun anlamı şudur: “Ancak senin gibi zor imtihanlardan geçerek senin derecende olan kimseler böyle makama gelebilir. Senin gibi olmayanlar ise, bu makama layık değil ve ulaşamazlar.”
Bilindiği üzere, mezkûr ayette geçen Hz. İbrahim’in imtihanlarından maksat, Hz. İbrahim’in ateşe atılması, Şam’dan Hicaz’a hicret ederek kendi ailesini yalnız başına Allah’ın emri gereği o kuru çölde bırakması ve ihtiyar yaşında oğlu İsmail’i Allah yolunda kurban etmeye gitmesi gibi zor imtihanlardır.
Bütün bu imtihanlar, Hz. İbrahim’in nübüvvet makamına ulaşmasından sonra gerçekleşmiştir. Demek ki, Hz. İbrahim nübüvvet makamına ulaştıktan sonra bu gibi zor imtihanlardan geçmek suretiyle imamet makamına liyakat kazanmıştır. İşte bu ayet, imamet makamının önemini ve imamet makamına ulaşacak kimselerde hatta nübüvvet makamında aranan şartlardan daha ağır şartlarının arandığını göstermeye yeterlidir.
Zaten bizim de iddiamız imamet makamının aynen nübüvvet makamı gibi ağır bir ilahi makam olduğu ve o makama gelenlerde nübüvvet makamına gelen kimselerde aranan şartların arandığıdır. İşte bu ayet hem başlangıcı hem de sonu itibariyle bunu tam anlamıyla ortaya koymaktadır.

2- Bazı Peygamberlerin Allah Tarafından İmamet Makamına Getirildiğini Açıklayan Ayetler

Kur’an-ı Kerimde bazen de imamet makamından hilafet makamı olarak söz edilmiş ve bu makama gelen kimseyi de Allah Teâlâ’nın kendisinin tayin ettiği belirtilmiştir. Hz. Davud’un imamet makamına getirilişi bunun bir örneğidir.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Davud (a.s)’dan şöyle söz edilmektedir: “Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Öyleyse, sen insanlar arasında hak ve adalet ile hükmet.”[2]
Görüldüğü üzere, bu Ayet-i Kerimede masum olup, nübüvvet makamına ulaşmış olan Hz. Davud’u bizzat Allah Teâlâ’nın kendisi imamet ve hilafet makamına tayin ettiğinden bahsedilmektedir. O halde bu ayet de bizim, imamın masum olması ve Allah tarafından tayin edilmesi gerektiğine dair olan inancımızı doğrulamaktadır.
Keza, Hz. Talut’un imamet makamına bizzat Allah Teâlâ tarafından tayin edildiğini açıklayan ayetler, imamet makamının ilahi bir makam olduğunu ve o makama getirilecek kişide ilahi ilim sahibi olmak gibi özel şartlar arandığını açıkça gözler önüne sermektedir.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Peygamberleri onlara: “Allah size şüphesiz, Talut’u hükümdar olarak gönderdi” dedi.
Onlar: “Nasıl o bize hükümdar olabilir? Oysa biz iktidara daha lâyığız, o zengin de değildir” dediler.
Peygamberleri: “Doğrusu Allah onu sizin içinizden seçkin kıldı. Ona fazla ilim verip, vücutça güçlü kıldı” dedi. Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah, imkânları bol olan ve sonsuz ilim sahibidir.”[3]
Görüldüğü üzere, bu ayet-i kerimede Hz. Talut’un bizzat Allah Teâlâ tarafından imamet makamına seçildiği ve bunun sırrının da, o Hazret dışındakilerin imamet makamına gelecek kişilerde aranan şartlardan yoksun olmaları olduğu kaydedilmiştir.
Ayrıca, bu ayetten önceki ayette açıklanan; o zamanın İsrailoğulları’nın kendilerine imam tayin edilmesi için peygamberlerine müracaat etmeleri, imamet makamına ancak ilahi tayin ile gelinebileceğinin ayrı bir kanıtıdır.
Çünkü imamet makamına halkın kendi seçimi veya ümmetin ileri gelenlerinin kararı ile gelmek caiz olsaydı, onlar bu hususta peygamberlerine müracaat etmez ve kendi kendilerine bir önder tayin ederlerdi. Özellikle de, onların Hz. Talut’un imamete seçilmesine karşı çıkıp kendilerini bu makama daha evla görmeleri, bu doğrultuda hareket etmeye daha yatkın olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla eğer, bir ilahi zorunluluk olmasaydı, onlar peygamberlerine müracaat ederek, ayette görüldüğü üzere, başlarını ağrıtacak kararla karşılaşmayı hiç istemezlerdi.

3- Her Ümmetin Bir De Hidayetçisi Olduğunu Belirten Ayet

Allah Teâlâ’nın “Sen ancak bir uyarıcısın. Her milletin bir yol göstereni vardır” [4] ayeti imamet makamının ilahi bir makam olduğu hakikatini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu ayet-i kerime peygamberlik makamı ile imamet makamının ayrı şeyler olduğunu açıkça belirttiği gibi, hiçbir toplumun ilahi hüccet olan imamdan yoksun olamayacağı hususunu da gözler önüne sermiştir.
Nitekim hem Ehl-i Sünnet, hem de Ehl-i Beyt kaynaklarında Hz. Resulullah (s.a.a)’dan nakledilen hadislerde bu ayet-i kerimede geçen hidayetçiden maksadın Hz. Ali (a.s) olduğu mütevatir olarak nakledilmiştir. Bu durumda işbu ilahi naslara karşı ayrı bir düşüncenin ortaya konmasının doğru olmadığı açıkça ortadadır.
Hadislere gelince, onların da, özellikle de Ehl-i Beyt kanalından gelen hadislerin bu ayetleri doğrular nitelikte olduklarını ve imamet konusunda farklı bir tablo çizmediklerini görmekteyiz.
Herhalde hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında bulunan, Hz. Resulullah’ın “Kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüştür” hadisinde geçen imamdan maksat, sıradan bir hükümdar değildir. Çünkü sıradan bir hükümdarı tanımamak kimseyi imandan çıkarmaz. Oysa Hazret, imamı tanımamanın insanı imandan çıkarabileceğini buyurmaktadır.
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Yeryüzü imamsız kalamaz. Eğer mü’minler bir şey artırırlarsa, o, onları geri çevirir ve eğer, onlar bir şeyi eksik bırakırlarsa, o, onu tamamlar.” [5]
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) da şöyle buyuruyor: “Andolsun Allah’a ki, Allah Teala Adem’in ruhunu kabzettiği zamandan itibaren, yeryüzünü Allah’a hidayet vesilesi olan bir imamdan yoksun bırakmamıştır. Allah’ın kullarına hücceti de odur. Yeryüzü, Allah’ın kullarına hücceti olan imamdan yoksun kalamaz.” [6]
Genel anlamda imameti zorunlu kılan delilleri burada noktalayıp, bu konuda daha geniş bilgi edinmek isteyenleri, konu hakkında yazılmış geniş kitaplara havale ederken, özel anlamdaki imamet konusuna, yani Hz. Resulullah’tan sonraki dönemdeki imamet konusuna kısaca bir göz atalım.
Bu konuda biz Ehl-i Beyt dostları, Hz. Resulullah (s.a.a)’in vefatından sonraki dönemde de imamet konusunun ihmal edilmediği ve Allah’ın emriyle Hz. Ali ve on bir evladının imamet makamına tayin edildiğine inanıyoruz. Bunun, hem Kur’an ayetleri, hem de Hz. Resulullah’ın sünnetinde belirgin bir şekilde İslam ümmetine açıklanmış olduğuna da inanıyoruz. Ancak belirttiğimiz üzere maksadımız ihtisar olduğu için bu konuyu da özet olarak geçeceğiz.
Hz. Ali Ve On Bir Evladının İmametini İspatlayan Deliller
Hiçbir zaman ve mekânda hiçbir toplum önderi olmadan yaşamını sürdüremez. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Halk için, iyi veya kötü bir önder gereklidir. Yırtıcı aslan zalim padişahtan iyidir. Zalim padişah da, sürekli kargaşa ve fitneden iyidir.”[7]
Bir topluma hükümet eden kimse, o toplumun bekasını ve saadete ermesini gönülden isterse, onu korumak için çaba göstermeye mecburdur. Sahip olduğu kudret, sorumluluk ve bilgi dâhilinde, toplumun kaderini daima ideal bir saadet alanına yaklaştırmak için toplumun şimdiki zamanını ve geleceğini düşünmeli, bunu temin için, bir metot ve planı olmalıdır.
İslam ümmetinin önderlik konusuna gelelim. Hz. Resulullah (s.a.a)’In önderler arasında toplumuna karşı her önderden daha şefkatli, daha hayırsever ve daha akıbetken diş olduğunda hiçbir kimsenin bir kuşkusu olamaz.
Allah Teâlâ İslam’ın aziz Peygamberi’nin bu özelliğine işaretle şöyle buyuruyor: “Andolsun! Sizden olan öyle bir elçi size gelmiştir ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir, üzerinize düşkün, mü’minler için şefkat ve rahmetle doludur.”[8]
Durum böyle olunca, ümmeti üzerinde bu kadar hassas olan bir peygamberin, ümmeti için hayati bir mesele olan hilafet konusunu beyan etmemiş olmasını akıl kabul etmemektedir.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) İslam’ın evrensel olduğunu, onun ebediyete kadar korunması gerektiğini ve öndersiz bir saat bile ayakta duramayacağını herkesten daha iyi biliyordu. Dolayısıyla o şefkatli ve akıbet düşünür Peygamber’in, İslam’ın geleceğini (halife tayin etmemekle) ihmal etmesi nasıl tasavvur olunabilir? Oysa o Hazret, İslam nurunun yansıdığı her grubu idare etmek için, her ne kadar küçük olsaydı dahi, bir önder seçmeyi ihmal etmezdi.
Hatta Medine’den çıkıp kısa bir yolculuğa gittiğinde, Medine öndersiz kalmasın diye, mutlaka kendi yerine birini tayin ederdi. Bu durumda, böyle bir ilahi önderin ümmetini ebedi olarak terk edip gideceği, Cenab-ı Hak tarafından kendisine bildirildiği halde, ümmetini kendi başına terk edip gider miydi? Böyle bir şey söylemek Kur’an-ı Kerim ve Hazret’in yaşantı tarzıyla çelişkiye düşmek değil midir? O halde Hazret’in ümmetini en hayati konuda ihmal etmesi imkânsızdır.
Zaten biz Ehl-i Beyt dostlarının da sözü bundan başka bir şey değildir. Biz, Hz. Resulullah’ın İslam ümmetinin önderliği konusuna ilgisiz kalmadığına ve çeşitli münasebetlerle onu belirlediğine inanıyoruz. Biz, hem Kur’an-ı Kerim, hem de Hz. Resulullah’ın sünnetinde İslam ümmetinin önderliğinin açıklanmış olduğuna inanıyoruz.
Gerçi, Kur’an-ı Kerim’de on iki imamın isimleri anılarak imam oldukları açıkça belirtilmemiştir. Ama Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinin, Peygamber-i Ekrem’in hadisleriyle imamet makamıyla ilgili olduğu açıklanmıştır. Bu konu, ister Ehl-i Beyt, ister Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarından nakledilen hadislerle kesin olarak sabittir.
Ayrıca imamet meselesi, Hz. Resulullah’ın hadislerinde net bir şekilde ortaya konulmuştur. Taassuptan uzak, her insaflı araştırmacı bunları inkâr edemez.
Fakat Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz tarafından; “bunlar sizin kendi yorumunuz ve kendi kaynaklarınızda bulunan hadislerdir, bizim tarafımızdan kabul edilemezler” denilmesin diye, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi tefsir ve hadis kitaplarını kaynak alacağız.
Elbette bizim inancımız, Hz. Resulullah (s.a.a)’tan sonra Allah’ın hüccetinin, Hz. Ali ve ondan sonra da, onun on bir evladı olduğudur. Dolayısıyla işaret edeceğimiz delillerin bazısı Hz. Ali (a.s)’ın imametini ispatlayıcı nitelikte olup, bazısı da on iki imamın tamamının imametini ispatlar niteliktedir.

BİRİNCİ DELİL

İnzar Ayeti

İnzar ayeti nazil olduğunda tahakkuk bulan olay, Hz. Ali (a.s)’ın imametini açıkça ispat etmektedir. Olay kısaca şundan ibarettir: Hz. Resulullah (s.a.a)’a “En yakın aşiretini uyar” [9]ayeti nazil olmuş ve Allah Teâlâ Hz. Resulullah’ı kendi akrabalarını uyarmakla görevlendirmiştir.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah, Hz. Ali (a.s)’ı yemek hazırlayarak, yakın akrabalarını yemeğe davet etmekle görevlendirmiştir. O gün Hazret’in daveti üzerine, aralarında Ebu Talip, Hamza, Abbas ve Ebu Leheb’in de bulunduğu yaklaşık kırk kişi Hz. Ebu Talib’in evinde toplanmıştır.
Hz. Resulullah (s.a.a), yemek yendikten sonra, kendisinin Allah tarafından peygamberlikle görevlendirildiğini onlara şöyle açıklamıştır: “Ey Abdülmuttalip oğulları! Andolsun Allah’a ki; ben Arap gençleri arasında kendi kabilesine benim getirdiğim şeyden daha hayırlı bir şey getiren bir genci tanımıyorum. Ben sizin için dünya ve ahiret hayrını getirmişim. Allah beni, sizleri O’na davet etmekle görevlendirmiştir. Sizlerden kim benim bu görevimde bana yardım etmeye hazırdır ki, benim kardeşim, vasim ve sizin aranızda halifem olsun?”[10]
“Orada hazır bulunanların hiçbirinden bir ses çıkmaz ve yalnızca Hz. Ali (a.s) kalkıp “Ey Allah’ın Peygamberi! Sana yardım etmeye ben hazırım” der.
Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’ye: “Ey Ali! Sen otur” der ve bu sahne üç defa tekrarlanır. Her üçünde de o Hazret’e icabet eden yalnızca Hz. İmam Ali (a.s) olur.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a) mübarek elini Hz. Ali (a.s)’ın omzuna koyarak: “Bu benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifemdir, onu dinleyin ve ona itaat edin” [11] buyurur.
Bunun üzerine, orada bulunanlar gülerek kalkıp Ebu Talib’e: “Sana kendi çocuğunu dinleyip, onun emrine uymanı farz kıldı!”diyerek dağılıp giderler.”[12]
Bu hadisi şerif, Hz. Emir-ül Mü’minin Ali (a.s)’ın Hz. Resulullah’tan sonra onun halifesi, vasisi ve Allah’ın hücceti olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu hadisi ayrı manalara yorumlamak açıkça bir inatçılıktan başka bir şey değildir.
Bu hadis, biz Ehl-i Beyt dostlarına ait kaynaklarda mütevatir olarak nakledilmiştir. Dolayısıyla bizim onun sıhhatinde hiçbir kuşkumuz yoktur.
Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz için de, şu kadarını belirtelim ki; bu hadisi, bir çok büyük Ehl-i Sünnet alim ve hadis yazarları kendi kitaplarında benzeri tabirlerle nakletmişlerdir. Bunlara örnek olarak, Ahmet bin Hanbel’i, İbn-i İshak’ı, İbn-i Cerir-i Taberi’yi, İbn-i Ebu Hatem’i, İbn-i Mürdeveyh’i, Ebu Naim’i, Beyhaki’yi, Salebi’yi, İbn-i Esir’i, İbn-i Kesir’i, Ebu-l Feda’yı, Ebu Cafer İskafi’yi, Tahavi’yi, Ziya Mukaddesi’yi, Said bin Mensur’u, Nesai’yi, Hakim’i, Zehebi’yi ve İbn-i Ebu-l Hadid’i zikredebiliriz.
Ehl-i Sünnet ulemasının mezkur hadise değindikleri eserlerinden bazılarını örnekler;
Salebi ve Taberi “El-Kebir” adlı tefsirlerinde. Yine, İbn-i Kesir kendi tefsirinin Şuarâ Sûresi’nin tefsirinde, Taberi “Tarih-ül Ümem ve Müluk” adlı tarih kitabının 217. sayfasında, İbn-i Esir “El-Kamil” adlı tarih kitabının 2. cildinin 22. sayfasında, Ebu-l Feda kendi tarihinin 1. cüz’ünün 116. sayfasında, İbn-i Ebu-l Hadid “Şerh-i Nehc-ül Belağa” adlı kitabının 3. cildinin 257. sayfasından 281. sayfasına kadar olan bölümünde, Halebi “Es-Siret-ül Halebiyye” adlı kitabının 1. cüz’ünün 381. sayfasında, Ahmet bin Hanbel “El-Müsned” adlı kitabının 1. cüz’ünün 111, 159 ve 331. sayfasında, [21] Nesai “Hasais-ül Aleviyye” adlı kitabının 6. sayfasında, Hakim “Müstedrek-üs Sahiheyn” adlı kitabının 3. cüz’ünün 123. sayfasında ve bilahare “Kenz-ül Ümmal” kitabının 392, 396, 397, 408. sayfalarında, Ahmet bin Hanbel’in Müsned’inin haşiyesinde basılmış olan “Müntehab-ül Kenz-ül Ümmal” kitabının 5. cildinin 41. sayfasından 43. sayfasına kadar olan bölümlerinde bu hadisin çeşitli tariklerden nakledilmiş olduğunu ve bir çok alimin onun sahih hadis olduğunu açıkça belirtmiş olduğunu görebilirsiniz.
Zira, onun fazla kanaldan ulaşması, onun doğruluğunu zaten kanıtlamaktadır. Oysa ki, bu hadisin sahih bir hadis olduğu, bizzat Ehl-i Sünnet’in bir çok büyük âlimi tarafından da tasdik edilmiştir. Buna örnek olarak, “Kenz-ül Ümmal” kitabının 6. cildinin 396. sayfasında nakledilen 6045 numaralı hadisine bakınız. Orada bu hadisin İbn-i Cerir tarafından doğrulandığını görebilirsiniz.
Yine İbn-i Hadid’in yazdığı “Şerh-i Nehc-ül Belağa” kitabının 3. cildinin 263. sayfasına bakınız. Orada Ebu Cafer İskafi’nin “Nakz-ül Osmaniye” adlı kitabında bu hadisin sahih olduğunda hiçbir şüphenin olmadığını yazdığını bulabilirsiniz.
Bütün bunlara ilaveten, ben aziz okurlara bu hadisin sahih senetle bize ulaştığını kanıtlamak için, örnek olarak Ahmet bin Hanbel’in naklinde vaki olan senet silsilesini zikrediyorum.
Ahmet bin Hanbel, bu hadisi, Esved bin Amir’den, o da Şerik’ten, o da A’meş’ten, o da Minhal’dan, o da İbad bin Abdullah el Esedi’den, o da merfu olarak Hz. Ali (a.s) den nakletmiştir. Bu senet zincirinde vaki olan zatların hepsi hem Buhari’nin, hem de Müslim’in kendi kitaplarında itimat edip hadis naklettikleri zatlardır. Bunların sigâ insanlar olduğunda hiçbir Ehl-i Sünnet alimi şüphe etmemiştir. O halde bu hadisin sahih hadis olduğundan şüphe edilemez.
Buhari ve Müslim’in bu hadisi kendi kitaplarında nakletmemelerine gelince, onların bu ve benzeri hadisleri nakletmemelerinin mezhebi taassuplarından kaynaklandığı malumdur. Özellikle de Buhari’nin elinden geldiği kadar Ehl-i Beyt mezhebini ispatlayan hadisleri, nakletmekten sakındığı herkesçe bilinmektedir. Onların bu tavırlarını Hafız bin Hacer “Feth-ül Bari” adlı kitabında beyan etmiştir. O halde onların bu konuya ait bir hadisi nakletmemeleri o hadisin zayıf oluşuna bir delil olamaz.
Burada bazıları da şu şekilde bir itirazda bulunuyorlar: “Faraza, bu hadis sahih bir hadis olsun, fakat siz imamet konusunda bu hadise istinat edemezsiniz.
Zira imamet konusu size göre usul-i dindendir. Usul-i dine ait olan konularda da ancak Kur’an-ı Kerim ve mütevatir olan bir hadis delil olabilir. Oysaki bu hadis sahih bile olsa, ahad türünden bir hadistir. Böyle bir hadisin de usul-i dine ait konularda delil teşkil edemeyeceği malumdur.
Sonra bu hadisin anlamı sizin iddia ettiğiniz ümmetin genel imameti değil, aksine bu hadisten ancak şu anlaşılıyor ki, Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’yi yalnızca kendi Ehl-i Beyti (a.s) içerisinde kendine halife ve vasi kılmıştır, bütün ümmete değil.
Zira Ahmet bin Hanbel’in rivayetinde de olduğu üzere, bu hadisin bazı nakillerinde hilafet konusu mutlak değildir ve “Siz Ehl-i Beyt’im arasındaki halifemdir” tabiri geçmektedir. O halde bu hadisten Hz. Ali’nin yalnızca Ehl-i Beyt (a.s) içerisinde Peygamber’in halifesi olduğu ortaya çıkıyor, bütün ümmet içerisinde değil. Oysa sizin iddianız, Hz. Ali (a.s)’ın bütün ümmet içerisinde halife olduğudur. O halde bu hadis sizin için bir delil olamaz.
Bundan öte, bu hadis doğru olsa bile, sonradan Hz. Resulullah (s.a.a)’in onun mefadından iraz ettiği ve onu feshettiği anlaşılmaktadır.
Zira, bu hadis olduğu halde, ashap diğer halifelere biat etmişlerdir. Eğer bu hadis feshedilmiş olmasaydı, ashap diğer halifelere biat etmezlerdi.”
Bunlara da cevabımız şudur ki; evet bize göre, imamet konusu usul-i dindendir ve bu konuda delil olarak yalnızca Kur’an-ı Kerim ve mütevatir hadislere istinat ediyoruz. Bizim bu hadis ve benzeri hadislere istinat etmemiz de onların kendi kaynaklarımızda mütevatir olarak nakledildiği içindir.
Ama Ehl-i Sünnet’e gelince, onlara göre hilafet ve imamet konusu usul-i dinden olmadığından, ister mütevatir olsun, ister olmasın, onlar için sahih olan her hadis bu konuda delil teşkil eder.
Zaten bizim burada delil olarak onların kendi kaynaklarında sahih senetle gelen bu hadise istinat etmemiz, onların kendilerince muteber olan bir delil ile onlara delil getirmek maksadını gütmektedir.
Hz. İmam Ali (a.s)’ın yalnızca Hz. Resulullah (s.a.a)’in kendi Ehl-i Beyt’i içerisindeki özel halifesi olduğu iddiasına gelince, bu, İslam ümmetinin icmasına aykırıdır.
Zira Hz. Ali’nin Hz. Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i içerisinde halifesi olduğuna kail olan her şahıs, onun bütün ümmete de halife olduğunu kabul etmektedir, kim de Hz. Ali (a.s)’ın özel hilafetini reddediyorsa, genel hilafetini de reddetmektedir. Bu ikisini birbirinden ayıran yoktur.
Bundan başka, bizim kendi kaynaklarımızdaki naklinde bu hadisin tabirinin genel olmasıyla birlikte, yukarıda da görüldüğü üzere, Ehl-i Sünnet tarikinden gelen nakillerin bazısındaki tabir de geneldir.
Hz. Resulullah (s.a.a)’in bu hadisin mefadından iraz ettiği ve onu feshettiği iddiasına gelince, bu iddianın gerçeği yansıtmadığı açıktır.
Zira bu iddiayı kanıtlayacak hiçbir delil bulunmamaktadır. Aksine, ileride göreceğimiz üzere, bir çok Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Resulullah (s.a.a)’dan bize ulaşan mütevatir naslar, bu hadisin mefadına uygun olarak, Hz. Ali’nin imamet ve hilafetini ispatlamaktadır. O halde Hz. Resulullah (s.a.a)’in onun mefadından iraz ettiği iddia edilemez.
Ashabın diğer halifelere biatine gelince, bu kadar nasların bulunduğu bir durumda, onların nassa aykırı olan amelleri bir hüccet teşkil edemez.
Bundan gayri, halifelere biat olayının başında gelen ashabın kendi itirafları gereğince, biat olayı, kendi tabirleriyle felteten (düşünülmeden aceleyle yapılan)[13] olarak vaki olan bir olaydır, dolayısıyla ona itibar etmek mümkün değildir.

İKİNCİ DELİL

Velayet ayeti

Velayet ayeti olarak tanınan Allah Teâlâ’nın “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan ve rükû halinde zekât veren müminlerdir. Kim Allah’ı, peygamberini ve inananları veli kabul ederse, bilsin ki, şüphesiz Allah’ın taraftarları olanlar üstün gelirler”[14] ayeti Hz. İmam Ali (a.s)’ın imametini ispatlayan delillerden bir diğeridir.
Bu ayetin Hz. Ali’nin velayet ve imametine delil olması, onun Hz. Ali (a.s) hakkında nazil oluşundan dolayıdır.
Bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu Ehl-i Beyt kanalıyla gelen rivayetlerde mütevatir olarak nakledilmiştir. Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin de hemen-hemen bütün tefsir yazarları, mezkûr ayetin tefsiri bölümünde onun Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğuna dair birçok rivayetler nakletmişlerdir.
Biz, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin önde gelen fakih ve tefsir yazarlarından olan Ebu İshak Ahmet bin Muhammed bin İbrahim En-Nişaburi Es-Salebi’nin “El-Kebir” adlı tefsirinde mezkûr ayetin nüzul sebebi olarak Ebuzer’den naklettiği rivayeti aynen buraya aktarıyoruz:
Ebuzer şöyle demiştir:”Ben şu iki kulağımla işittim, aksi takdirde her ikisi de sağır olsun ve şu iki gözlerimle gördüm, aksi takdirde her ikisi de kör olsun ki, Hz. Resulullah şöyle buyurdular: “Ali insanların önderidir, Ali kâfirleri katledendir, ona yardım edene yardım olunur, onu yalnız bırakan yalnız bırakılır.”
Daha sonra Ebuzer şöyle devam etmiştir: “Bilin ki, bir gün benim Hz. Resulullah ile birlikte namaz kılmakta olduğum bir sırada bir dilenci mescitte talepte bulundu kimse ona bir şey vermedi. Bu sırada Hz. Ali rüku halindeydi. Elinin küçük parmağını ona doğru uzattı. O parmağına yüzük takardı. O dilenci gelip yüzüğü Hazret’in parmağından çıkarıp aldı.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah yakararak Allah’a şöyle dua etti: “Allah’ım kardeşim Musa sana dua etti ve: “Rabbim! Gönlümü aç. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki, sözümü anlasınlar. Ailemden bana bir yardımcı ver. Kardeşim Harun’u. Onunla kuvvetimi artır. Onu işime ortak et ki, seni çokça tespih edelim, çokça analım. Şüphesiz sen bizi görensin” dedi. [15]Sen de ona: “Senin isteklerin sana verildi, Ey Musa!”[16] diye vahyettin.
Allah’ım! Ben de senin kulun ve peygamberinim. Benim de gönlümü aç, işimde kolaylık sağla, ailemden Ali’yi bana yardımcı ver, onunla kuvvetimi artır.”
Ebuzer diyor ki: “Andolsun Allah’a henüz Hz. Resulullah’ın sözü tamamlanmamıştı ki, Cebrail “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan ve rükû halinde zekât veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, peygamberini ve inananları veli kabul ederse, bilsin ki, şüphesiz hizbullah olanlar üstün gelirler”[17] ayetini getirdi.”[18]
Bu rivayet, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında ayetin nüzul sebebi hakkında nakledilen rivayetlerden sadece bir örnektir. Bu konuda İbn-i Selam ve İbn-i Abbas’tan da aynı mazmunda nakledilen hadisler yine Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kendi kaynaklarında yer almıştır.
Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin büyük âlimleri tarafından kaleme alınan hadis ve tefsir kitaplarında çeşitli kanallardan rivayet edilmiştir. Bizim bu hadislerin yer aldığı kaynakların tamamına yer vermemiz imkânsızdır. İsteyenler dipnot olarak vereceğimiz adreslere müracaat edebilirler.[19]
Bu ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğu naslarla sabit olduğuna göre, ayette geçen veli kelimesini dost anlamına tefsir etmek anlamsız olur. Çünkü kimsenin, Allah Teâlâ, Resul-i Ekrem ve Hz. Ali (a.s)’ın mü’minlerin dostluğundan bir şüphesi yoktu ki, Cenab-ı Hak onu mü’minlere anlatmaya kalkışsın. Cenab-ı Hak açık olan bir konuyu izah etmekten münezzehtir. O halde ayetin anlamı: “Sizin veliniz (sahibiniz ve üstünüzde egemen olan) ancak Allah, Resulü ve rükû halinde zekât vermek sıfatıyla tanıttığı mü’minlerdir” olur.
Ancak burada iki husus kalır. Birinci husus, ayetin Hz. Ali hakkında nazil olup rükû halinde zekât vermek sıfatına işaret ettiği halde, bunu tekil değil de, çoğul lafzıyla beyan edilmiş olması ki, bazılarının: “Ayet tek kişiye işaret ettiğine göre, kullanılan lafzın tekil olması gerekirdi” demeleri mümkündür.
Bir diğer husus da, bu ayetten önce ve sonra olan ayetlerde veli kelimesinin dost anlamına kullanılmış olmasıdır. Buna göre bu ayetlerdeki söz akışı tamamında da veli kelimesinin aynı anlamı ifade etmesini gerektirmesi ve bunun ayetlerdeki söz akışına daha uygun düşmesi hususudur.
Nitekim Ehl-i Sünnet kardeşlerimizden bu ayetin Hz. Ali (a.s)’ın velayetini ifade edemeyeceğini savunanlar, genellikle bu husus üzerinde durmuşlardır.
Birinci hususa; yani ayette tekil değil de çoğul lafzın kullanılması hususuna gelince, bunun; ayetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olmasıyla hiçbir çelişkisi yoktur.
Zira Arap dilinde tekil kastedildiği halde, ikram ve tazim kastıyla çoğul lafzının kullanılması en doğal konuşma üslubudur. Kur’an-ı Kerim bunun örnekleriyle doludur. Aslında Arap dilinde çoğul lafzının kullanılmasını gerektiren bir nükte olduğu takdirde, kasıt tekil bile olsa, çoğul yerine tekil lafzını kullanmak yanlış olur.
Buna bir örnek olarak, Allah Teâlâ’nın; “Onlar ki; insanlar kendilerine: “Toplum size karşı toplanmış, onlardan korkun” dediler de bu, onların imanını artırdı ve: “Allah bize yeter. O ne gü­zel vekil’dir” dediler”[20]ayeti kerimesinde geçen haber getiren kişinin, bütün müfessir ve hadisçilerin icmasıyla tek bir kişi, yani Naim bin Mesut El- Aşcei olduğu halde, ayette çoğul anlamı ifade eden, “insanlar… Dediler” tabirinin seçilmesini zikredebiliriz.
Açıktır ki, bu, o kişinin sözüne kulak vermeyerek Hz. Resulullah’ı yalnız bırakmayan kişilere tazim etmek ve övmek maksadıyla olmuştur. Zira eğer ayette, tek bir kişi böyle bir haber getirdi de, onlar ona kulak vermediler, denmiş olsaydı, bu onların yaptıkları işin pekâlâ övgüye layık bir iş olduğuna delalet etmezdi.
İşte görüldüğü üzere, gerektiği yerde tekil bile kastedilmiş olsa, çoğul lafız kullanmak daha uygundur.Bahis konusu ayetteki nükteye gelince, ilk olarak çoğul lafzının kullanılması, Hz. Ali için bir çeşit tazim ve ikram anlamını ifade ediyor. Hz. Ali (a.s) da sıradan bir insan olmadığına göre, böyle bir tazim ve ikramla anılması daha uygundur.
Sonra İslam düşmanlarının ve münafıkların Hz. Ali’ye karşı düşmanlık ve kıskançlılıkları hiçbir kimse tarafından inkâr edilemez. Bu durumda eğer, Hz. Ali’nin velayetinin tekil olarak bizzat Kur’an-ı Kerim’de açıklanması, onların düşmanlık ve kıskançlılıklarını daha da körükleyebilir, İslam’a karşı yıkım hareketlerini daha da artırabilir, hatta onların ellerini kulaklarına koyup da inkâr yolunu seçmelerine vesile olabilirdi.
İlahi hikmet ve Hz. Resulullah’ın İslam’ın tebliğindeki metodu insanlara ağır gelecek bir konuyu birden değil de, tedrici olarak insanlara anlatmasını icap ettiriyordu.
Nitekim insanlara ağır gelen konularda Cenab-ı Hak ve Hz. Resulullah hep aynı metodu seçmiştir. İşte bu ayette de aynı yöntem uygulanmış ve insanlara ağır gelen bir konu olan velayet konusu, tedrici ve insanlara ağır gelmeyecek tabirlerle anlatılmaya gidilmiştir.
İşte bunun için Hz. Ali’nin velayeti çeşitli yerlerde çeşitli tabirlerle insanlara anlatılmıştır. Ve bilahare daha sonra göreceğimiz üzere, Hz. Ali’nin velayetinin tespiti ile Allah nimetini insanlara tamamlamış ve dinini kamil kılmıştır.
Bu ayette çoğul lafzının seçilmesinin hikmeti olarak Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin önde gelen en büyük âlimlerinden olan Zemahşeri bir ayrı nükte de zikretmiştir. Biz onun bu tespitini aynen alıyoruz.
Zemahşeri şöyle yazıyor: “Eğer; “Bu ayetin Ali (a.s) hakkında olduğu nasıl doğru olabilir? Oysa onda kullanılan lafız çoğul lafzıdır?” denilirse, derim ki: “Gerçi ayetin nüzul sebebi bir kişidir. Ama diğer insanları da onun yaptığı işin benzerini yapmaya teşvik edip, onun nail olduğu sevaba ulaşmalarını sağlamak ve mü’minlerin hasletlerinin ihsan ve iyilik yapmaya düşkünlük açısından bu derece ileri olmalarının ve fakirlerin durumuyla ilgilenmek gerektiği takdirde namazda bile olsalar, namazın bitimini beklememeleri gerektiğine tembih etmek amacıyla onda çoğul lafzı kullanılmıştır.”[21]
Demek ki, ayette çoğul lafzının kullanılması onun Hz. Ali hakkında oluşuna hiçbir halel getirmemektedir.
İkinci husus olan ayetteki söz akışına gelince, bütün Müslümanlar delil olduğu yerde söz akışının bir hücciyet taşımadığında ittifak etmişlerdir. Yani, eğer bir yerde has bir delil, söz akışında olan manadan başka bir anlamın kastedildiğini ispatlarsa, orada o has delile göre amel edilir ve söz akışından istifade edilen anlam terk edilir. Söz akışı ancak has bir delilin bulunmadığı yerlerde geçerlidir.
Bahis konusu olan ayette de hem Ehl-i Sünnet, hem de biz Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında mütevatir olarak nakledilen hadislerin bu ayetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu gösterdiğine göre, biz onu bütün mü’minlere mal edemeyiz. Bu, konu hakkında olan has delili inkâr etmek olur ki, bunun doğru olmadığını belirtmeye bir gerek yoktur.
Özellikle de, Hz. Resulullah (s.a.a)’in Kur’an-ın bir eşi olarak bize emanet edip, kıyamet gününe kadar Kur’an’dan ayrılmayacağını bize bildirmiş olduğu, Ehl-i Beyt’in bu ayetle imamet konusuna istidlal ettiklerini ve ayette geçen veliden maksadın tasarruf sahibi olduğunu belirttiklerini görmekteyiz. [22]
Bu durumda nasıl Hz. Resulullah’ın Kur’an gibi masum olduklarını belirtmiş olduğu Ehl-i Beyt’e muhalefet edebiliriz! Bu Hz. Resulullah’a karşı çıkmak olmaz mı?
Oysa bu ayetten önceki ve sonraki, ayetlerdeki söz akışının bu ayette geçen veli kelimesinin dost anlamına olmasını icap ettirdiği de kesin değildir.
Zira bu ayetten önceki ayette geçen Allah yolunda cihad eden, “mü’minlere karşı mütevazı kâfirlere karşı izzetli olan” Allah’ın sevdiği kavimden de kastın Hz. Ali (a.s) olduğu, Hz. Resulullah’ın hadisleriyle belirlenmiştir.
Nitekim Hz. Ali (a.s) Cemel savaşında bunu açıkça belirtmiş, Ehl-i Beyt İmamları da aynı doğrultuda açıklamalarda bulunmuşlardır. Ehl-i Sünnet ulemasından Salebi de kendi tefsirinde buna işaret etmiştir.
Bir hadiste Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğu geçmektedir: “Ey Kureyş topluluğu! Siz Allah’ın kalbini imanla imtihan ettiği bir kişiyi üzerinize göndererek boynunuzu vurmadıkça çekinecek değilsiniz.
Siz koyunun dağılıp kaçıştığı gibi, onun etrafından dağılıp kaçışacaksınız.”
Bu arada Ebu Bekir: “Ey Resulullah! O kişi ben miyim?” der.
Hz. Resulullah: “Hayır” buyurur.
Ömer: “Ey Resulullah! O kişi ben miyim?” der.
Hz. Resulullah: “Hayır, o pabucu yamayandır” buyurur.
Bu hadisi nakleden kişi; Hz. Ali’nin bu sırada Hz. Resulullah’ın pabucunu yamamakla meşgul olduğunu hadisine ekliyor.”[23]
Yine Hz. Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Sizden bir kişi insanlarla Kur’an’ın te’vili üzerine savaşacaktır. Nitekim sizinle Kur’an’ın tenzili üzere savaşıldı.”
Bu arada Ebu Bekir: “O kişi ben miyim?” der.
Hazret: “Hayır” buyurur.
Sonra Ömer: “O kişi ben miyim?” der.
Hazret: “Hayır, o kişi odada pabucu yamayandır” buyurur ve bu sırada Hz. Ali (a.s) odadan elinde Hz. Resulullah’ın pabucu olduğu halde çıkıp gelir.”
Bu hadisi Ahmet bin Hanbel “El-Müsned” adlı kitabında[24] ve Hâkim “El-Müstedrek” adlı kitabında vs. rivayet etmişlerdir.
Sonra bu ayetlerin şimdiki tertip üzere nazil oldukları da kesin değildir. Zira Kur’an-ı Kerim’in nüzul tertibi ile bu günkü toplanış tertibinin aynı olmadığı bilinmektedir.
Sonuç: Bu ayetle ilgili has deliller onun Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Ehl-i Beyt İmamları’nın da buyurduğu gibi, bu ayet Hz. Ali’nin de Hz. Resulullah’ın sahip olduğu velayet hakkına sahip olduğunu ispatlamaktadır.

ÜÇÜNCÜ DELİL

Tebliğ ayeti

Hz. Ali (a.s)’ın imametini ispatlayan ayetlerden bir diğeri de olarak meşhur olan “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen mesajı ilet. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini ulaştırmış olamazsın. (Hiçbir şeyden korkma) Allah seni insanlara karşı koruyacaktır”[25] [34] ayetidir.
Bu ayetin beyan üslubundan Hz. Resulullah’ın insanlara ulaştırmak üzere önemli bir mesaj almış olduğu, ancak onu açıklamaktan çekindiği anlaşılmaktadır.
Bu ayette Allah Teâlâ, Resulü’ne ihtar edercesine kendine verilen mesajı halka iletmesini emretmekle birlikte, Hazret’i bizzat kendi koruması altına aldığını da bildirmiştir.
Burada şu soru ortaya çıkıyor: Acaba o mesaj neydi ki, Hazret onu insanlara iletmekten çekiniyor ve Allah Teâlâ da onu iletmeyi risaleti yerine getirmek ve iletmemeyi de risaleti terk etmek kadar önemsiyordu?
Bütün bunları, bu ayetin ne zaman indiğine ve bu ayetin nazil olmasından sonra Hz. Resulullah’ın ümmete ne mesaj ulaştırdığına baktığımızda anlayabiliriz.
Ehl-i Sünnet âlimlerinin de tasdik ettiği üzere bu ayet, Hz. Resulullah’ın Veda Haccı’nı yerine getirdiği sırada Gadirihum denilen yerde nazil olmuş ve Hazret bu ayet nazil olduktan sonra meşhur Veda Hutbesi’ni okuyarak, Hz. Ali (a.s)’ı kendi yerine mü’minlerin velisi olarak tayin etmiştir.
Örneğin, Ehl-i Sünnet’in büyük müfessir ve tarihçisi hafız Ebu Cafer Muhammed bin Ceriri Taberi şöyle diyor: “Bu ayet Gadirihum’da indikten sonra Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu: “Cebrail, burada durup, bütün hacılara Ebu Talip oğlu Ali (a.s)’ın, benim kardeşim, vasim, halifem ve benden sonra imam olduğunu duyurmam için Allah tarafından emir getirdi.” [26]
Olay kısaca şöyle gelişmiştir: İslam Peygamberi (s.a.a) hicretin onuncu yılında Hac farizasını yapmak gayesiyle Mekke’ye doğru yola çıkar. Bu hac, aziz Peygamber’in ömrünün son yılında yapıldığından, ona Haccet-ül Veda (Veda Haccı) denilmektedir. Hazret’le birlikte olan hacıların sayısı, tarihi kaynaklarda 120 bin olarak rivayet olunmuştur. Hac merasimi bittikten sonra, Medine’ye dönerken, Zilhicce ayının on sekizinci günü, Gadirihum denilen yerde bahis konusu olan, “Ey Peygamber! Rabbinden indirileni tebliğ et, bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun, Allah, seni insanların zararından koruyacaktır”[27] ayeti nazil olur.
Bu ayetin inmesiyle Allah tarafından gelen bu önemli emri herkes merak etmeye başlar. Bu sırada Peygamber-i Ekrem (s.a.a), hacıların durmasını ve uzaklaşanların dönmesini emreder. Öğlen vakti gelip çattığı için, Hazret hacılarla, o susuz ve yakıcı sahrada öğle namazını kılar ve develerin eğerleriyle yüksek bir yer yapılır. Peygamber hazırlanan o yüksek yere çıkar. Halk, Allah tarafından gelen bu önemli mesajın ne olduğunu sabırsızlıkla beklerken, Allah Resulü söze başlar, Allah’ı medh-ü sena ettikten sonra şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Sizin içinizden ayrılmam ve Rabbime kavuşmam yaklaşmıştır. Bunu bana her şeyden haberdar olan Cenab-ı Hak bildirmiştir. Ben de sorumluyum siz de sorumlusunuz. Ne diyorsunuz?”
Ashap: “Biz senin tebliğ ettiğine ve bu yolda ne kadar çok çalıştığına şahidiz. Allah mükâfatların en iyisini sana versin.”
Hazret: “Allah’ın birliğine ve kulu Muhammed’in peygamberliğine, cennet ve cehennemin, ölüm ve kıyametin, ölümden sonraki hayatın hak olduğuna şahitlik ediyor musunuz?
Ashap: “Şahadet ediyoruz.”
Hazret: “Ey Allah’ım! Şahit ol” dedikten sonra konuşmasına şöyle devam eder:
“Ey insanlar! Kevser’in yanında birbirimizi göreceğiz. Benden sonraki iki değerli cevhere karşı nasıl davranacağınıza dikkat edin.”
Ashap: “Ey Allah’ın Resulü! Nedir o iki cevher?”
Hazret: “Allah’ın kitabı ve benim Ehl-i Beyt’im. Allah bana haber vermiştir ki, bu ikisi Kevser’in yanında bana varıncaya kadar, bir birlerinden ayrılmayacaklar. Onlardan öne geçmeyin, çünkü helâke uğrarsınız. Onlardan geri de kalmayın ki, hüsrana uğrarsınız.”
Sonra herkesin görüp tanık olacakları şekilde Hz. Ali (a.s)’ın elini kaldırarak, olduğu yerde kendi halifesi olduğu hakkında inen semavi haberi iletir: “Ey insanlar! Mü’minlere kendilerinden daha üstün ve onlara velayet ve nezareti olan kimdir?”
Ashap: “Allah ve Peygamberi daha iyi bilir.”
Hazret: “Allah’ın bana ve benim de mü’minlere velayetim var. Ben mü’minlere kendilerinden daha evlayım. O halde: Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. (Ahmet bin Hanbel’in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber bu cümleyi dört defa tekrarlar) Allah’ım! Onu sevenleri sev, düşmanlarıyla düşman ol. Ona yardımcı olana yardım et ve onunla savaşanı kahret. Hakkı onunla sağlamlaştır. Burada hazır bulunanlar, olmayanlara bunu iletsinler.”
Bunun üzerine, halk henüz dağılmadan şu ayet iner: “Bugün dininizi kamil ettim, size nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslam’ı seçtim.” [28]
Daha sonra Peygamber (s.a.a): “Allah’ın dini kâmil oldu. Allah benim peygamberliğime ve benden sonra Ali’nin imametine razı oldu” buyurur.
Hazret’in bu konuşmasından sonra herkes mü’minlerin emiri Hz. Ali (a.s)’ı tebrik etmeye başlarlar. Kutlayıcılar arasında Ebu Bekir ve Ömer de bulunmaktadır. Hatta onlar herkesten önce Hz. Ali’yi kutlayıp şöyle derler: “Ne mutlu sana, ey Ali! Bizim ve her mü’min erkek ve kadının mevlası oldun.”[29]
Ehl-i Sünnet’in gerek hadis, gerek tarih yazarları ve gerekse müfessirleri Gadirihum olayını birçok tarikle kendi kitaplarında kaydetmişlerdir. Onlardan 350 kişi “El-Gadir” kitabında zikredilmiştir. Gadirihum hadisinin senedinde en küçük bir kuşku ve şüphe yoktur.
Ancak Gadirihum hadisinin senedinde en küçük bir kuşkunun olmadığını gören Ehl-i Sünnet ulemasından bazıları, bu hadisin kendi inançlarıyla bağdaşmadığını görünce, onu başka anlamlara yorumlama yoluna gidiyorlar.
Şöyle ki; Peygamberimizin (s.a.a) “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” buyruğundaki, mevla kelimesinin (mü’minlerin üzerine olan velayet ve nezaret manasına olduğu halde) dostluk ve sevgi manasını taşıdığını savunuyorlar.

Mevla Kelimesinin Anlamı

Ancak ne var ki; mevla kelimesi, başka yerlerde sevgi manasına gelse bile, bahis konusu olan Gadirihum hadisi, metninde ve dışında olan emareleriyle öyle göz doldurucudur ki, her insaflı insanın dikkatini kendine çekiyor ve mü’minlerin emiri Hz. Ali (a.s)’ın İslam Peygamberi’nin ilk halifesi olduğunu en belirgin şekilde ortaya koyuyor.
Şimdi bahis konusu Gadirihum hadisindeki mevla kelimesinin dost anlamına gelip gelemeyeceğini gözden geçirelim.
İlk olarak; Gadirihum Hadisi’nin kendisi, bu anlamı ona vermemizi imkansız kılıyor. Zira, Hz. Resul (s.a.a) “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır” cümlesini buyurmadan önce şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Mü’minlere kendilerinden daha evla olan kimdir?” Peygamberin mü’minlere, onların kendilerinden daha evla ve önce olmasını mü’minlere olan velayet ve nezaret hakkından başkasına yorumlamak mümkün değildir.
Hazret, kendisi için ispat ettiği mevkii, aynen Hz. Ali için de ispat ettiğine göre, iki cümle arasında mana farklılığının olması düşünülemez. O halde Hz. Ali (a.s) de aynen Hz. Resulullah gibi, mü’minlere nispet onların kendinden daha evla ve önce olup, onlar üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Bunun anlamı imamet ve hilafetten başka bir şey olamaz.
Netice itibariyle, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Ben size kendinizden daha üstün ve sizin üzerinizde kendinizden daha çok tasarruf hakkına sahip değil miyim?” Ashap da evet diye Hazret’i tasdik etmiş ve Hazret’in böyle yetkisi olduğunu kabul etmiştir. İşte o sırada İslam Peygamberi: “Benim size nispet olan üstünlüğüm ve velayetimin aynısı Ali için de sabittir. Ve benden sonra o bütün Müslümanlar’ın mevlası ve benim halifem olacaktır” buyurmuştur.
O halde bu hadisteki mevla kelimesinin velayet ve imamet manasından başka manalara yorumlamak hadisin kendisiyle çelişkiye düşmektir ve doğru değildir.
Sonra İslam Peygamberi’nin o sıcak havada o kadar insanı bekletip maksadının sadece Hz. Ali (a.s)’ın sevgisini ilan etmek olduğunu savunmak kesinlikle makul değildir.
Hazret’in bu açıklamasından sonra orada bulunanların, mü’minlerin emiri Hz. Ali (a.s)’ı kutlamaları da bunu kanıtlamaktadır. Zira bu tebrik etme Hz. Ali (a.s)’ın o gün Allah ve Peygamber tarafından yüce bir makama ermesi halinde anlam kazanabilir. Aksi takdirde kutlanmanın manası olmaz.
Ayrıca Hazret’in bu açıklamasından önce ve sonra inen ayetler de bunu kanıtlamaktadır. Zira Hz. Ali’nin mü’minlerin dostu olduğunun ilan edilmesi, ne Hz. Resulullah’ı endişelendirecek kadar önemli bir konuydu, ne de Allah Teâlâ’nın Resulü’nü tehdit edercesine risaletin tamamlanmasını ona bağlayacak ve onun ilânı için Resulü’nü bizzat kendi koruması altına alacak kadar önem taşıyordu.
Bunun iblağ edilmesinden sonra Allah Teâlâ’nın artık nimetini tamamladığını ve dinini kâmil kıldığını ilan etmesi de anlamsız olur. Zira Hz. Ali’nin mü’minlerin dostu olduğunu ilan etmek, kimsenin bilmediği yeni bir şey olmadığı gibi, Allah’ın nimetini tamamlayacak ve dini kâmil kılacak kadar önemli bir konu da değildir. Böyle şeyleri Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’ine reva görmekten Allah Teâlâ’ya sığınmak gerekir.
Mü’minlerin emiri Hz. Ali (a.s)’ın da Gadirihum olayına istidlâl ettiğini görmekteyiz.
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında da yer aldığı üzere, bir gün Hazret Kufe’de insanları geniş bir alanda toplar ve şöyle buyurur: “Hz. Resulullah’ın Gadirihum gününde yaptığı konuşmayı duyan her Müslüman kişiyi, işittiği şeylere tanıklık etmek üzere, ayağa kalkması için, onları Allah’a and veriyorum. Bunu kendi gözleriyle görüp kendi kulaklarıyla işitenler dışında, kimse ayağa kalkmasın.”
Bunun üzerine, aralarında Bedir savaşına katılmış, on iki ashabın da bulunduğu otuz ashap ayağa kalkarak şöyle dediler: “Biz tanıklık ederiz ki, Gadirihum gününde Peygamber-i Ekrem (s.a.a) senin elinden tutarak şöyle buyurdu: “Benim mü’minlere nispet onların kendilerinden daha evla olduğumu biliyor musunuz?” Onlar: “Evet” deyince, Hazret: “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sen de sev, ona düşman olana sen de düşman ol.” buyurdu.”[30]
Ahmet bin Hanbel şöyle yazıyor: “O gün otuz ashap ayağa kalkıp Gadirihum hadisini kendi kulaklarıyla işittiklerine tanıklık ettiler.”[31]
Burada araştırmacı insanlara kolaylık olsun diye, Gadirihum olayına işaret eden Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin tarih, hadis ve tefsir yazarlarından bazılarına işaret etmeyi uygun buluyoruz.

Gadirihum Olayına İşaret Eden Ehl-i Sünnet Tarihçilerinden Bazıları

1- Belazuri”, “Ensab-ül Eşraf” adlı kitabında c. 2 s. 112
2- Suyuti, “Tarih-ül Hülefa” adlı kitabında s. 169
3- Şehristani, El-Milel ven Nihel” adlı kitabında c. 1 s. 163
4- Hatibi-i Bağdadi, “Tarih-i Bağdat” adlı kitabında c. 8 s. 290
5- İbn-i Abdulbirr, “El- İstiab” adlı kitabında c. 3 s. 36
6-Zehebi, “Tarih-ül İslam” adlı kitabında c. 2 s. 196
7- İbn-i Asakir, “Tarih-i Dimeşk” adlı kitabının Hz. İmam Ali bölümünde c. 2 s. 13, 508, 513 ve…
8- İbn-i Esir, “Üsd-ül Gabe” adlı kitabında c. 1 s. 367 ve c. 2 s. 233
9- İbn-i Hallikan, “Vefayat-ül A’yan” adlı kitabında,
10- İbn-i Haldun, “El-Mukaddime” adlı kitabında,
11- Şemsuddin-i Zehebi, “Tezkiret-ül Hüffaz” adlı kitabında c. 1 s. 10
12- İbn-i Hacer-i Askalani, “El-İsabe” adlı kitabında c. 1 s. 305, 372, 567 ve c. 2 s. 257, 382… ve “Tehzib-ut Tehzib” adlı kitabında,
13- Kirman-i Dimeşki, “Ahbar-üd Düvel” adlı kitabında,
14- Nuriddin-i Halebi, “Siret-ül Halebiyye” adlı kitabında
15- Buhari, “Tarih-ül Kebir” adlı kitabında
16 Behçet Efendi, “Tarih-i Al-i Muhammed” adlı kitabında s. 121
17- İbn-i Kuteybe Ed-Dinuri, “El-İmame ves Siyase” adlı kitabında c. 1 s. 101 ve…

Gadirihum olayı bizim kendi tarihçilerimizin eserlerinde de kendine yer bulmuştur.

Sayın Hilmi Şehbendarzâde Türkçe kaleme aldığı İslam Tarihi adlı kitabının 1. cildinin 273. sayfasında Gadirihum olayına değinerek şunları yazıyor: “Hazret Vedâ Haccından dönüşünde Gadirihum mevkiinde irad buyurduğu bir hutbede: “Ben kimin mevlâsı (sahibi, efendisi) isem, Ali de onun mevlâsıdır” cümlesini dinleyicilere işittirmiştir.
Bu hadis sahih isnatlarla rivayet edilmiştir. Bu hadisin manası tetkik edilip, göz önüne alınır ve kesinliği düşünülürse, (Hz. Resulullah’ın Hz. Ali’yi hilafete) tercih keyfiyeti sabit olur. Bununla beraber, bu tercihin ashabın çoğunluğunca teslim edilmiş olmadığı pek çok suretle sabittir. İhtimal ki, birtakımları, bu tercihe beşeri bir hususiyet, akraba severlik yahut mânası hilafete kadar varmayan bir nevi yüceltme ve saygı gösterme ifadesi göstermişlerdir. İhtimal ki, diğer kısım da, irtihalden hemen sonra Ali’nin halifeliği ile yine bir Haşimi ve Emevi ihtilafının baş göstermesinden korkmuşlardır.”
Açıktır ki, bizim Sayın Hilmi’nin bu tevcihlerini kabul etmemiz mümkün değildir. Zira yukarıda da belirttiğimiz üzere, bu tevcihler hadisin bizzat kendisiyle çelişmektedir. Ancak her insan kendi düşüncesinde hürdür, istediği gibi düşünüp, istediği gibi yorum yapabilir.
Sonra Sayın Hilmi hadisin tamamını Siyer-i Halebi’den şöyle naklediyor:”Ben kimin mevlâsı (sahibi, efendisi) isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah’ım! Ona dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol, onu seveni sev, ona buğzedene buğzet. Onu destekleyeni destekle, ona yardım edene yardım et, onu hor göstermek isteyeni hor et, ona iyi davranana sen de iyi davran.”
Sayın Hilmi, Siyer-i Halebî’den Gadirihum hadisinin tamamını naklettikten sonra şöyle devam ediyor: “Siyer-i Halebî sahibi, otuz kadar doğru sözlü ashabın sahih rivayet ve sarih isnatlarıyla Ebu Hâtem Râzi ve Ebu Davut gibi bazı muhaddislerden başkasının naklettiğini beyan ederek diyor ki: “Hadis-i şerifin sadır olması şerefi yayılıp herkesçe bilinmesine müteakip Haris bin Numan El-Fahri, Medine’ye Hazret’i Resulullah’ın mukaddes huzuruna gelip: “Allah’ın birliğine, senin risaletine iman etmemizi emrettin, kabul eyledik. Beş vakit namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat ile mallarımızın temizlenmesini ve haccı emrettin, itaat ve kabul eyledik. Bunlara razı olmayıp da şimdi amcan oğlunu daha üstün tutarak bize mevlâ kıldın.
Bu emir Allah’tan mı yoksa senden mi?” diye sual ettiğinde, Hazret’i Risalet’in Allah’ı gören iki gözü kızararak: “Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah üzerine yemin ederim ki, elbette o, Allah’tandır, benden değildir” diye üç kere tekrar buyurmuş olması üzerine, Haris-ül Fahri: “Eğer Muhammed doğru söylüyorsa, gökten bize bir taş gönder yahut bize acı bir azap ver” diyerek saadetli huzurundan çıkmış ve Allah hakkı için bu adam mescit kapısından çıkmadan başına isabet eden bir taşın ani darbesiyle mürt ve helak olmuştur.” (Siyer-i Halebi cilt: 3 sayfa 274)”
Bu sözleri yazan bir Ehl-i Beyt âlimi değildir. Bunları yazan, Ehl-i Sünnet âlimleri ve tarihçilerinden olan, Sayın Hilmi’dir. O halde haklı olarak sormalıyız ki, kendiniz bu tarihi gerçekleri kitaplarınızda yazdığınız halde, peki neden Ehl-i Beyt’e ve Hz. Ali (a.s)’a Hz. Resulullah’ın tanıdığı hakkı tanımıyorsunuz?

Gadirihum Olayını Nakleden Ehl-i Sünnet Hadisçilerinden Bazıları

1- Şafii mezhebinin imamı olan Ebu Abdullah bin İdris-i Şafii, İbn-i Esir’in “En-Nihaye” adlı kitabında kaydedildiğine göre, c. 4 s. 346,
2- Ahmet bin Hanbel, “El-Müsned” ve “Menakıb” adlı kitaplarında. Bakınız, “Müsned-i Ahmet bin Hanbel” 606, 906, 915, 1343, 2903, 17749, 18476, 18497 ve… Numaralı hadisler,
3- İbn-i Mace, “Es-Sünen” adlı hadis kitabında. Bakınız, 118 ve 113 numaralı hadisler,
4- Tirmizi, “Es-Sahih” adlı hadis kitabında. Bakınız, 2646 numaralı hadis,
5- Abdurrauf El-Menavi, “Feyz-ül Kadir” adlı kitabında c. 6 s. 217, 218
6- Ebu Ya’la Musuli, “El-Müsned” adlı kitabında
7- Bağavi, “Mesabih-üs Sünnet” adlı kitabında c. 2 s. 275
8- Hakim, “El-Müstedrek” adlı kitabında c. 3 s. 110, 116 ve 371,
9- İbn-i Meğazili Eş-Şafii “Menakıb” adlı kitabında s. 19
10- Muttaki El-Hindi, “Kenz-ül Ümmal” kitabında c. 15 s. 91, 92, 120, 135, 143, 147 ve 150
11- Haysemi, “Mecme-uz Zevaid” adlı kitabında c. 9 s. 103, 105, 106, 107 ve 108
12- Zehebi, “Telhis” adlı kitabında c. 3 s. 110
13- Amri, “Mişkat-ül Mesabih” adlı hadis kitabında c. 3 s. 243
14- Nesai, “Hasaisi Emir-ül Mü’minin” adlı kitabında s. 96, 100, 104 ve…
Gadirihum Olayına İşaret Eden Ehl-i Sünnet Tefsircilerinden Bazıları
1- Taberi, kendi tefsirinde,
2- Salebi, kendi tefsirinde,
3- Vahidi, “Esbab-un Nüzul” adlı kitabında,
4- Kurtubi, kendi tefsirinde,
5- Ebu-s Suud, kendi tefsirinde,
6- Fahri Razı, “Mefatih-ül Gayb” adlı tefsirinde,
7- İbn-i Kesir Eş-Şafii, kendi tefsirinde,
8- Celaleddin Suyuti, “Dürr-ül Mensur” adlı tefsirinde,
9- Alusi El-Bağdadi, “Ruh-ül Meani” adlı tefsirinde ve…

Hatta Ehl-i Sünnet’in büyük âlimlerinden Hamyunu’nun naklettiği bir rivayette, Ebu Bekir ve Ömer’in bu olaydan sonra kalkıp Hz. Resulullah’a: “Ey Resulullah! Bu velayet sadece Ali’ye mi mahsustur?” diye sordukları, Hazret’in de onlara: “Ali ve kıyamet gününe kadar olan vasilerime mahsustur” cevabını verdiği, bunun üzerine, onlar: “Senin vasilerin kimlerdir?” diye sordukları, Hazret’in de onlara: “Kardeşim Ali benim vezirim, varisim, vasim ve ümmetim içerisinde halifemdir. O benden sonra her mü’minin velisidir. Sonra oğlum Hasan, sonra oğlum Hüseyin, sonra da oğlum Hüseyin soyundan dokuz kişi birbiri ardınca benim vasilerimdir. Onlar Kur’an’la Kur’anda onlarla beraberdir. Havz-ı Kevser’de bana dönünceye kadar, ne Kur’an onlardan ayrılır, ne de onlar Kur’an’dan”[32] cevabını verdiği yer almaktadır.
Velhasıl Gadirihum hadisi, Hz. Ali (a.s)’ın velayet ve imameti konusunu o kadar açık ve net olarak ortaya koyuyor ki, artık onun üzerinde fazla bir açıklama yapmanın gereksiz bir beyan olduğu kanısındayız.

DÖRDÜNCÜ DELİL

Ulü’l Emr Ayeti

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve Peygamber’e götürün; eğer Allah’a ve ahiret gününe imanınız varsa, bu sizin için daha hayırlı ve yorum olarak daha güzeldir.”[33]
Bu ayette emir sahipleri de Allah ve Resulü sırasında zikredilmiş ve onlara da Allah ve Resulü gibi mutlak itaat farz kılınmıştır. Dolayısıyla ayette geçen emir sahiplerinden maksadın masum olan emir sahipleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira aksi takdirde, emir sahibine mutlak itaati farz kılmak, Allah ve Resulü’ne de mutlak itaat farz olduğuna göre, insanları çelişkiye emretmek olur ki, bu Cenab-ı Hakk’a yakışmaz.
Çünkü masum olmayan bir emir sahibinin Allah ve Resulü’nün emirlerine ters olan emirleri de olabilir. Bu durumda hem Allah ve Resulü’ne itaat etmek gerekecektir, hem de onların emrinin aksine emreden emir sahiplerinin emrine. Bu ise çelişkiye düşmek demektir.
Nitekim Hz. Resulullah’a bu ayette geçen emir sahiplerinden hangi emir sahiplerinin kastedildiği sorulduğunda, Hazret ayette geçen emir sahiplerinin kimler olduğunu net olarak açıklayarak, insanları böyle bir şüpheye kapılmaktan kurtarmıştır.
Kısacası, Hazret ayette geçen emir sahiplerinden maksadın mutlak emir sahipleri olmadığını ve maksadın kendi halifeleri ve vasileri olarak belirttiği on iki imamın olduğunu beyan buyurmuştur. Bu konudaki hadisler, biz Ehl-i Beyt dostlarının kaynaklarında mütevatir olarak nakledilmesine ilaveten, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kaynaklarında da yeterli miktarda rivayet edilmiştir.
Buna bir örnek olarak, Hz. Resulullah’ın sahabelerinden Abdullah bin Cabir’in hadisini zikredebiliriz. Abdullah bin Cabir şöyle diyor: “Allah’a, Resulü’ne ve emir sahiplerine itaat etmenin vacip olduğunu bildiren ayet indiği gün Peygamber’e sordum: “Allah ve Resulü’nü tanıyoruz. Ama emir sahiplerinin kimler olduğunu bilmiyoruz. Onlar kimlerdir?”
Hazret şöyle buyurdular: Onlar benim halifelerimdir. Onların ilki Ali bin Ebu Talib, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin, sonra da Tevrat’ta Bakır diye anılan Muhammed bin Ali’dir. Ey Cabir! Sen onu göreceksin. Gördüğünde benim selamımı ona iletirsin. Ondan sonra Cafer bin Muhammed Es-Sadık, sonra Musa bin Cafer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali ve en sonuncusu Allah’ın yeryüzündeki hücceti ve kulları arasındaki saklantısı olan, benim isim ve künyemi taşıyan Hasan bin Ali’nin oğludur.” [34]
Hz. Resulullah’ın bu hadisinin de tanıklık ettiği üzere, mezkûr ayette geçen emir sahiplerinden bütün emir sahipleri kastedilmemiştir. Aksine, ayette geçen emir sahipleri, Cenab-ı Hak ve Hz. Resulullah gibi mutlak itaatin farz olduğu emir sahipleridirler. Böyle emir sahipleri masum olan emir sahiplerinden gayrisi olamaz.
Nitekim Hz. İbrahim’in imamet makamına getirilmesinde de Hazret, kendi zürriyeti için aynı makamı arzulayınca, Cenab-ı Hak zalim kimselerin, yani Hz. İbrahim gibi masum olmayanların böyle bir makama sahip olamayacaklarını belirttiğini daha önce görmüştük. Dolayısıyla bu ayet-i kerime de, biz Ehl-i Beyt dostlarının inancını doğrulayan ayrı bir delildir. Bu ayete, Hz. Resulullah’ın konuyla ilgili hadislerini de eklediğimizde, Hz. Resulullah’tan sonra Hz. Ali ve onun on bir evladının Allah’ın imamet makamına getirdiği imamlar olduğuna delil olmaktadır.

BEŞİNCİ DELİL

Mubahele Ayeti

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sana (İsa’nın Allah’ın kulu olduğu hususunda) ilim geldikten sonra, seninle tartışan olursa söyle: “Gelin evlatlarımızı ve evlatlarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, canlarımızı ve canlarınızı çağıralım, sonra da dua edip; Allah’ın lanetini yalancıların üzerine koyalım.”[35]
Bu ayetin nazil olma hadisesi kısaca şöyle gelişmiştir: Necran Hıristiyanlar’ından bir grup Medine’de Hz. Resul (s.a.a)’in huzuruna gelip Hz. İsa (a.s) ve diğer bazı konularda, İslam Peygamberi (s.a.a)’e sorular sorarlar. Hazret kendi kitaplarından mantıklı yollarla, onları ikna etmeye çalışır. Ama onlar hakikati kabul etmezler. Bunun üzerine, Allah Teâlâ yukarıda zikrettiğimiz ayeti nazil ederek Hz. Resulullah’a onları lanetleşmeye çağırmasını ve böylece kimin hakikat üzere olduğunun belirlenmesini emreder.
Bu emri alan Aziz İslam Peygamberi, ikna olmayan Necran Hıristiyanlar’ını mubaheleye ve lanetleşmeye davet eder. Onlar da kabul edip, tayin olunan gün ve mekânda mubahaleye hazır olurlar. Ancak mubahele edilmeden önce Hıristiyanlar’ın büyüğü yanındaki gruba şöyle der: “Eğer Muhammed (s.a.a) en yakın öz akrabalarıyla lanetleşmeye gelirse, onunla lanetleşmeye yanaşmayın. Zira bu durumda ondan korkulur. Ama eğer bütün ashabını toplar bir padişah havası içerisinde gelirse, onunla lanetleşmekten hiç korkmayın. Çünkü onun bu davranışı doğru olmadığını ve sadece saltanat peşinde olan şöhret sever biri olduğunu kanıtlamaktadır.”
Kendi aralarında böyle bir karar alan Necran Hıristiyanlar’ı bir de görürler ki; Hz. Muhammed (s.a.a) sadece beş kişilik bir grupla mubaheleye hazır oldu. Bunu gören Hıristiyanlar’ın büyüğü, Hazret’in yanındakilerin kimler olduğunu sorar. Ona; Hazret’in yanı başında olan gencin amcası oğlu ve damadı, arkalarından gelen kadının biricik sevgili kızı Hz. Fatime, iki taraflarında bulunan çocukların da torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduğu cevabı verilir.
Bu cevabı işiten Hıristiyanlar’ın büyüğü, o nurlu yüzlere iyice baktıktan sonra: “Andolsun Allah’a, öyle yüzler görüyorum ki, eğer Allah’tan isterlerse dağları yerinden oynatır. En iyisi, ey Hıristiyan topluluğu! Eğer yok olmanızı istemiyorsanız, bu yüzlerle lanetleşmeye yanaşmayın ve İslam hükümetine vergi vermeyi kabul ederek Muhammed ile barışın” der.
Böylece Hıristiyan büyükleri mubahele etmeden, vergi vermeyi kabul ederek oradan ayrılırlar.
Mubahele olayında, Hz. Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin (a.s)’dan başka kimsenin Hz. Resulullah ile birlikte olmadığı hususunda bütün İslam ümmeti ittifak etmiştir.
Gazi Nurullah Şuşteri “İhkak-ül Hak” adlı kitabında şöyle yazıyor: “İslam müfessirleri, ayette geçen, oğullarımızdan maksadın Hz. Hasan ve Hüseyin, kadınlarımızdan maksadın Hz. Fatime ve canlarımızdan maksadın da Hz. Resulullah ve Hz. Ali olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.”[36]
Bu ayetin Hz. Ali (a.s)’ın imametine delil oluşu şu açıdandır ki, Allah Teâlâ bu ayeti kerimede Hz. Ali’yi Resulullah’ın nefsi (kendisi) makamında saymıştır.
Nitekim İbn-i Abbas’ın Hz. Resulullah (s.a.a)’tan naklettiği hadiste de İslam Peygamberi (s.a.a) Ümmü Seleme’ye hitaben: “Ali bendendir, ben de Ali’denim. Onun eti kanı bendendir. Onun bana olan nispeti, Harun’un Musa’ya olan nispeti gibidir” buyurmaktadır. Bu durumda Hz. Ali, nübüvvet hariç her konuda Hz. Resulullah’ın konumuna sahip olur. Bu ayet bu manayı ima etmektedir. Dolayısıyla Hz. Resulullah (s.a.a)’dan sonra Hz. Ali Hazret’le aynı konum ve makamda olduğundan, bütün Müslümanlar’ın o Hazret’e itaat etmesi gerekir. Zaten imamet makamı bundan gayri bir şey değildir.

Kaynaklar:
1. Bakara: 124
2. Sâd: 26
3. Bakara: 247
4. Ra’d: 7
5. Kafi c.1 s. 178
6. Kafi c. s. 179
7. Bihar-ül Envar c.75 s.358
8. Tevbe: 128
9. Şuarâ: 214
10. El-Müracaat: s. 123
11. Taberi Tefsiri c.19 s. 68, Dürr-ül Mensur c.5 s.97, El-Mizan c.15 s.335
12. El-Müracaat: s. 124
13. Müsned-i Ahmet bin Hanbel 841 ve 1300 numaralı hadis
14. Sahih-i Buhari 6328 numaralı hadis ve Müsned-i Ahmet bin Hanbel 268 numaralı hadis.
15. Maide: 55, 56
16. Tâhâ: 25. ayetten 35. ayete kadar
17. Tâhâ: 36
18. Maide: 55, 56
19. Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 393 h. 610
20. Müsned-i Ahmet hadis no: 10859, 11348
21. Maide : 67
22. El Gadir c.1 s.214 El-Velayet kitabından naklen.
23. Maide, /67
24. Maide: 3
25. El-Gadir c.1 s. 9-11-14 Dürr-ül Mensur c.2 s. 259, Tarih-ül Hülefa s. 114, Tarih-i Hatip Bağdadi c. 8 s. 290
26. Tarih-i Dimeşk Hz. Ali’ye ait bölüm c. 2 s. 7 503. hadis
27. Müsned c. 1 s. 119 hadis no: 633, 915 Yenabi-ül Meveddet, Bölüm 4. Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid c.1 s. 362, El-İmame ves Siyase İbn-i Kuteybe’nin c. s. 11, 143, El Menakıb Harezmi’nin s. 224, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 386, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 7, Ensab-ül Eşraf Belazuri’nin c. 2 s. 156 ve…
28. Ğayet-ül Meram 58. bölüm 4. Hadis. Naklen Feraid-i Hamyunu
29. Nisa:59
30. Muntahab-ül Eser s.101, Yenabi-ül Meveddet s.114, 117, 494, Şevahit-üt Tenzil Hakim el- Haskani el- Hanefi’nin c. 1 s. 148, Tefsir-ir Razı c. 3 s. 357, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 314
31. Al-i İmran: 61
32. Sahih-i Müslim c. 2 s. 360, 4420 numaralı hadis, Sahih-i Tirmizi c. 4 s. 293 ve c. 5 s. 301, 2925 ve2658 numaralı hadis, Şevahit-üt Tenzil Hakim Haskani’nin c. S. 120, 129, El- Müstedrek c. 3 s. 150, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 1 s. 185, 1522 numaralı hadis ve konuya değinen bütün tefsir, hadis ve tarih kitapları…
33. 89, Zad-ül Mesir İbn-i Cevzi Hambeli’nin c. 2 s. 383, Tefsir-ül Kurtubi c. 6 s. 219, 220, Feth-ül Beyan fi Makasid-ül Kur’an c. 3 s. 51, Esbab-ün Nüzul Vahidi’nin s. 148 ve Türkçe tercümesi s.161, Tefsir-ül Celaleyn s. 213, Tezkiret-ül Havvas Sıbt bin Cevzi Hanefi’nin s. 18, 208, Nur-ül Ebsar Şeblenci’nin s. 71, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi’nin s. 115, Tefsir-ül Kebir Fahri Razi’nin c. 12 s. 20, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 2 s. 71, Ahkam-ül Kur’an Cessas’ın c. 4 s. 102, Mecme-üz Zevaid c. 7 s. 17, Ensab-ül Eşraf Belazuri’nin c. 2 s. 150, El Havi lil Fetava Suyuti’nin c. S. 139, 140, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 391, 405 ve c. 15 s. 146, 95, Riyaz-ün Nazre c. 2 s. 273 Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 5 s. 38, Metalib-üs Sual İbn-i Talha Şafii’nin s. 31, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 11, 190 ve….
34. Al-i İmran: 173
35. Mecme-ül Beyan, c.3 s.210, El Gadir, c.2 s.52, El Mizan, c.6 s.19
36. Şevahid-üt Tenzil Haskani Hanefi’nin S. 161, Menakıb-i Ali bin ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 311, Kifayet-üt Talib, Genci Şafii’nin s. 228, 250, 251, Zehair-ül Ukba Muhibbiddin Taberi’nin s. 88, 120, El Menakıb Harezmi Hanefi’nin s. 178, Tarih-i Dimeşk İbn-i Asakir Şafii’nin c. 2 s. 409, El Fusûl-ül Mühimme İbn-i Sabbağ El Maliki’nin s. 123, 108, Ed-Dürr-ül Mensur Suyuti’nin c. 2 s. 293, Feth-ül Kadir Şefkani’nin c. 2 s. 53, Et- Teshil liulum-it Tenzil Kalbi’nin c. 1 s. 181, Keşşaf Zemahşeri’nin c. 1 s. 649, Tefsir-üt Taberi Teberi’nin c. 6 s. 288,
37. El-Keşşaf: c. 1 s. 649 Beyrut baskısı
38. El-İfsah s. 74, 79, Et- Tibyan c. 3 s. 556, Es- Safi fi Tefsi

[1]Bakara: 124
[2] Sâd: 26
[3] Bakara: 247
[4] Ra’d: 7
[5] Kafi c.1 s. 178
[6] Kafi c. s. 179
[7] Bihar-ül Envar c.75 s.358
[8] Tevbe: 128
[9] Şuarâ: 214
[10] El-Müracaat: s. 123
[11] Taberi Tefsiri c.19 s. 68, Dürr-ül Mensur c.5 s.97, El-Mizan c.15 s.335
[12] El-Müracaat: s. 124
[13] Sahih-i Buhari 6328 numaralı hadis ve Müsned-i Ahmet bin Hanbel 268 numaralı hadis
[14] Maide: 55, 56
[15] Tâhâ: 25. ayetten 35. ayete kadar
[16] Tâhâ: 36
[17] Maide: 55, 56
[18] Mecme-ül Beyan, c.3 s.210, El Gadir, c.2 s.52, El Mizan, c.6 s.19
[19] Şevahid-üt Tenzil Haskani Hanefi’nin S. 161, Menakıb-i Ali bin ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 311, Kifayet-üt Talib, Genci Şafii’nin s. 228, 250, 251, Zehair-ül Ukba Muhibbiddin Taberi’nin s. 88, 120, El Menakıb Harezmi Hanefi’nin s. 178, Tarih-i Dimeşk İbn-i Asakir Şafii’nin c. 2 s. 409, El Fusûl-ül Mühimme İbn-i Sabbağ El Maliki’nin s. 123, 108, Ed-Dürr-ül Mensur Suyuti’nin c. 2 s. 293, Feth-ül Kadir Şefkani’nin c. 2 s. 53, Et- Teshil liulum-it Tenzil Kalbi’nin c. 1 s. 181, Keşşaf Zemahşeri’nin c. 1 s. 649, Tefsir-üt Taberi Teberi’nin c. 6 s. 288,
[20] ALİ İMRAN Suresi 173. ayet meali
[21] El-Keşşaf: c. 1 s. 649 Beyrut baskısı
[22] El-İfsah s. 74, 79, Et- Tibyan c. 3 s. 556, Es- Safi fi Tefsir-ül Kur’an c. 1 s. 449
[23] Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 393 h. 610
[24] Müsned-i Ahmet hadis no: 10859, 11348
[25] Maide : 67
[26] El Gadir c.1 s.214 El-Velayet kitabından naklen.
[27] Maide, /67
[28]Maide: 3
[29] El-Gadir c.1 s. 9-11-14 Dürr-ül Mensur c.2 s. 259, Tarih-ül Hülefa s. 114, Tarih-i Hatip Bağdadi c. 8 s. 290
[30] Tarih-i Dimeşk Hz. Ali’ye ait bölüm c. 2 s. 7 503. hadis
[31] Müsned c. 1 s. 119 hadis no: 633, 915 Yenabi-ül Meveddet, Bölüm 4. Şerh-i Nehc-ül Belağa İbn-i Ebu-l Hadid c.1 s. 362, El-İmame ves Siyase İbn-i Kuteybe’nin c. s. 11, 143, El Menakıb Harezmi’nin s. 224, Kifayet-üt Talib Genci Şafii’nin s. 386, Tarih-i Dimeşk Ali bin Ebu Talib bölümü c. 2 s. 7, Ensab-ül Eşraf Belazuri’nin c. 2 s. 156
[32] Ğayet-ül Meram 58. bölüm 4. Hadis. Naklen Feraid-i Hamyunu
[33] Nisa:59
[34] Muntahab-ül Eser s.101, Yenabi-ül Meveddet s.114, 117, 494, Şevahit-üt Tenzil Hakim el- Haskani el- Hanefi’nin c. 1 s. 148, Tefsir-ir Razı c. 3 s. 357, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 314
[35] Al-i İmran: 61
[36]Sahih-i Müslim c. 2 s. 360, 4420 numaralı hadis, Sahih-i Tirmizi c. 4 s. 293 ve c. 5 s. 301, 2925 ve2658 numaralı hadis, Şevahit-üt Tenzil Hakim Haskani’nin c. S. 120, 129, El- Müstedrek c. 3 s. 150, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 1 s. 185, 1522 numaralı hadis ve konuya değinen bütün tefsir, hadis ve tarih kitapları…
89, Zad-ül Mesir İbn-i Cevzi Hambeli’nin c. 2 s. 383, Tefsir-ül Kurtubi c. 6 s. 219, 220, Feth-ül Beyan fi Makasid-ül Kur’an c. 3 s. 51, Esbab-ün Nüzul Vahidi’nin s. 148 ve Türkçe tercümesi s.161, Tefsir-ül Celaleyn s. 213, Tezkiret-ül Havvas Sıbt bin Cevzi Hanefi’nin s. 18, 208, Nur-ül Ebsar Şeblenci’nin s. 71, Yenabi-ül Meveddet Kunduzi Hanefi’nin s. 115, Tefsir-ül Kebir Fahri Razi’nin c. 12 s. 20, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 2 s. 71, Ahkam-ül Kur’an Cessas’ın c. 4 s. 102, Mecme-üz Zevaid c. 7 s. 17, Ensab-ül Eşraf Belazuri’nin c. 2 s. 150, El Havi lil Fetava Suyuti’nin c. S. 139, 140, Kenz-ül Ümmal c. 6 s. 391, 405 ve c. 15 s. 146, 95, Riyaz-ün Nazre c. 2 s. 273 Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 5 s. 38, Metalib-üs Sual İbn-i Talha Şafii’nin s. 31, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 11, 190 ve….

21st April, Mehmet Özgür Ersan tarafından yayınlandı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir