Bezm-i Elest’in Sırları Nelerdir? – Mehmet Özgür Ersan

Bezm-i Elest, Farsça’daki “sohbet meclisi” anlamına gelen bezm sözcüğüyle Arapça’da “ben değil miyim” anlamındaki çekimli bir fiil olan elestü’den oluşan bezm-i elest terkibi “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” hitabının yapıldığı ve ruhların da “belâ / evet” diye cevap verdikleri meclis anlamında kullanılmaktadır.

Kaf u nûn hitabı izhâr olmadan
Biz bu kâinatın ibtidasıyız
Kimseler vasıl-ı didar olmadan
Ol “kabe kavseyn”in “ev edna”sıyız

Yoğ iken Adem’le Havva alemde
Hak ile Hak idik sırr-ı mübhemde
Bir gececik mihman kaldık Meryem’de
Hayret-i İsa’nın öz babasıyız

Bize peder dedi tıfl-ı Mesiha
“Rabbi erini” diye çağırdı Musa
“Len terani” deyen biz idik ana
Biz Tûr-ı Sina’nın tecellasıyız.

“Künt-ü kenz” remzinin olduk ağahı
Hakka’l-yakin gördük cemalullahı
Ey hoca bizdedir sırr-ı ilahi
Biz Hacı Bektaş’ın fukarasıyız.

Zahida şanımız “İnna fetahna”
HARABİ kemteri serseri sanma
Bir kılkırk yarar kamiliz amma
Pir Balım Sultan’ın budalasıyız[1]

Allah’ın insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla “Kalu belâ” şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır. “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusunun cevabı şudur: “Kâlû belâ’dan beri.” Bu sözleşmenin oluşumu şöyle açıklanmaktadır:
Allah, nesilden nesile Hz. Âdem’e varıncaya kadar Âdemoğullarının her birinin sulbünden zürriyetlerini alıp varlık âlemine çıkardı. Onlarda ilke olarak “ben” ve “başkası” bilincini yarattı. Sonra da onları birbirine şahit tuttu ve “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” diyerek rubûbiyetini, mutlak malik ve hâkim olduğunu bildirdi.

Herkesin mâtlûbu bir gül olurdun
Bu gülşenden gonca dermiş olaydın
Aynelyakiyn görüp Hakk’ı bulurdun
Bezm-i erenlere ermiş olaydın.

Kendini bileydin Hakk’ı bilirdin
Eğri yoldan doğru yola gelirdin
Bir sofraya konsan belki yenirdin
Böyle çiğ kalmayıp pişmiş olaydın.

HARABİ seninle düştü davaya
Daha âla idi öbür dünyaya
Giriftâr olmazdın derd-ü belâya.
Ey Şâni postunu sermiş olaydın[2]

Hiçbir şey değil iken, âlemlerin Rabb’inin hikmet ve kudretiyle, şuursuz halde çıkarılıp bütün zevkleriyle şuurlu bir insan şahsiyeti kazandırılan bu zerreler, hiçbir olumsuz etkiyle karşılaşmadıklarından hiçbir itirazda bulunmadan “Evet, Rabbimizsin, şahidiz!” dediler; böylece yaratılıştan bir akit, bir sözleşme altına girmiş oldu. Bu mukavele, insanoğlunun dînî, hukuki, medeni ve sosyal başlangıcı olmuştur.
Kâlu belâ, insanların, Yüce Allah’ın birliğini ikrar, Rablığını tasdik ettikleri vakittir. Elest bezmi ise, bu anlaşmanın yapıldığı toplantıdır. Allah-u Tealâ, kıyamete kadar gelecek bütün insanların ruhları ve baba sulbündeki zerreleriyle bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma, Kuran-ı Hâkim’de şöyle anlatılır:
«Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.» [3]
“Yahut “Bizden önce babalarımız Allah’a ortak koşmuşlar. Biz onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi bâtılcıların işlediği yüzünden bizi helak mi edeceksin?” dememeniz içindir.» [4]
Ruhlar, bedenlerine girmezden evvel, kendilerine hâs bir âlemde, yani “âlem-i ervah”ta bulunmaktadır. İşte ruhlar, o âlemde iken; Allah Teâla, onlara; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye sormuş, onlar da “evet” demişlerdir. Yukarıda geçen ayet, bu şahitlik durumunu anlatmaktadır.
Kurân-ı Kerim’de olay, Yahudilerden “Allah’a karşı sadece gerçeği söyleyeceklerine dair Tevrat üzerine söz alındığı” ifadesinden sonra söz konusu edilmektedir. Böylece Allah’ın ulûhiyyet ve rubûbiyetine dair bütün insanlardan söz alınmış olduğu da hatırlatılmış olmaktadır.

Bize takdir olmuş Kalu Bela’dan
Anınçün sakin-i meyhaneyiz
Sakahüm hamrını ta ezeliden
İçtik dost elinden mestaneyiz biz

Hakk’ı her bir şeye kadir biliriz
Dünya vü uhraya nazır biliriz
Her nereye baksak hazır biliriz
Secde-i Kabe ye puthaneyiz biz

HARABİ sen bizi divane sanma
Özünü fehm etmez mestane sanma
Yıkılmış çürümüş saray sanma
Hazineler dolu viraneyiz biz[5]

Belaların ardında yine telmih sanatı yoluyla imgeleştirilen Elest meclisi vardır ve ruhlar orada Allah’a söz vermişlerdir: “Kâlû belâ..” Sûfîler, bu durumu imgelerle anlatmışlardır. Bu benzetmeler arasında âşık, çevgân topuna benzetilir; bu oyunda, dostun çevgânı, onu nereye iterse, top da başsız ve ayaksız yuvarlanır durur.
Allah Teâlâ’nın insanlardan söz almış olması ne anlama gelir? Başka bir ifadeyle olay temsîlî midir, yoksa vakit midir? Gerçekten Allah insanları toplayıp onlarla âyette zikredildiği gibi karşılıklı konuşmuş mudur? Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Halef dediğimiz hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Söyle ki:
Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbi olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yaratıklarına sanki: ‘Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin’ demiş, onlar da hal lisanıyla: “Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur.” demişlerdir.
İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah’ı rab olarak bilmeleri, şehâdet ve itiraf anlamındadır. Kurân ve Sünnette, Arapların dil üslûbunda bu şekilde sembolik anlatımlar çoktur. Meselâ Allah’ın yere hitabı, bir de onların cevap vermelerini anlatan şu âyet de böyledir: “İsteyerek veya istemeyerek (varlığa) gelin, dedi. ‘İsteyerek geldik’ dediler”.[6]Bu görüşte olanlar, “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar, sonra ebeveyni onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecûsileştirir”[7] hadisinin de görüşlerini desteklediğini söylerler.
Peder ve valdem oldu bahane
Merecel bahriyani yeltekiyane
Bin ikiyüz altmış dokuzda kane
Eriştim zahiren geldim cihane

Berzahtan kurtuldum çıktım aradan
Onyedi yaşında doğdum anadan
Muhammed ali hilmi dede babadan
Çok şükür hamdolsun geldim imkane

Namım EDİP idi HARABİ oldum
Erenlerin ayak turabi oldum
Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşkolsun okuyan ehli irfane[8]

Kurân’da geçmişte Allah’ın Âdemoğullarından yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetini çıkardığı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye hitap ettiği, onların da “evet” dedikleri anlatılmaktadır.[9]
Allah’la insanlar arasında meydana gelen bu sözleşmeye misâk, kâlu belâ, rûz-i elest, bezm-i ezel, ahid, belâ ahdi gibi çeşitli isimler verilmiştir.[10] Kur’ân’da aynı konuyla ilgili açık veya dolaylı ifadeler çeşitli sûrelerde yer almaktadır.[11]
Evvelden var oluş hikmeti, Elest Meclisine dayanır. Elest Meclisinde bütün varlıklar Allah’ın “Elestü bi Rabbiküm” hitabına muhatap oldukları zaman evvela büyük bir heyecana ve coşkuya kapıldılar. Bu durum, sonradan paniğe dönüştü. Çünkü bütün varlıklar benlik sıkıntısına düştüler.

Varlık deryasına dalma ey kardeş
Kardaşlıkta birlik dirlik isterler
Benlik davasından geç yavaş yavaş
Muhiplikte birlik dirlik isterler

Er ol Hakkıyla geçir bu demi
Berzaha düşürür benlik âdemi
Resulullah dedi “Lahmike lahmi’
Dervişlikte birlik dirlik isterler

HARABİ kemteri söyleten Haktır
Senlik benlik lafzı burda yasaktır
Kendini beğenmek çıkmaz sokaktır
Hak erenler birlik dirlik isterler[12]

Allah bir anlamda, “her şey benim, benden başka hiçbir şey yok” dedi. Peki, insan ne idi? Bunun cevabını verememenin sıkıntısı içerisinde paniğe düştüler. Bu panik evet demelerini geciktirdi. Evet, sözü gecikince de, Cenab-ı Hakk bütün âlemlere bir anlamda ”siz bilirsiniz. Kapatıyorum öyleyse!” anlamına gelen bir cereyan kesikliği verdi ve âlemler, kendi üzerlerinde yavaş yavaş buruşmaya, kapanmaya, dürülmeye başladılar.

Ey zahit sen bizi sanma günahkar
Günahımız yoktur sevabımız var
Gördüğümüz demi hoş görür Settar
Bu sırra Kuran’la cevabımız var

Fiilimizi bais-i azap sanma
İçtiğimiz haram bir abdır sanma
Sana haram olan şaraptır sanma
Cennet ırmağından şarabımız var

Elest bezmindeki ahd ü peymandan
Ayrılmayız asla biz o imandan
İsmail’e nazil olan kurbandan
Soframızda meze kebabımız var

Hakk’tan bize her dem hidayet olur
Muhammed Ali’den inayet olur
Saz çalsak Allah’a ibadet olur
Davud peygamberden rebabımız var

Bu ana değin ta kalu beladan
Haberimiz vardır her maceradan
HARABİ’ ye ihsan olmuş Hüda’dan
Okuyoruz işte kitabımız var[13]

Bütün âlemler yok oluyordu. Ta ki Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Kalb-i Muhammedi’sinden “BELÎ Allah” diye bir ‘Niyaz’ çıkana kadar. Allah o kadar mutlu oldu ki, bütün eşyanın yeniden var olmasına, yaşamasına izin verdi. Hatta bu izin verişte ki coşku, gelecekte ki varlıkların yaratılmasına vesile oldu. Alevi-Bektaşi ozanı Âşık Dertli sanki bu anı yaşamış gibi net bir şekilde aşağıdaki nefesinde dile getirmiştir.

Ervah-ı ezelde evvelki safta
Elestü hitabında Bela dedim
Koyma beni anasırda hilafta (galatta)
Canım cemaline mübtela dedim

Ruhlar aşk meyinden oldu mestane
Kimi küfre daldı kimi imane
Saf be saf olarak durduk divan’e
Münkirler la dedi ben illa dedim

Vakta ki kün emri zuhura geldi
Eşya ve mahlûkat hep zahir oldu
Çün ervah kendini bir yerde buldu
İman ve ikrarı ben sana dedim

Dertli bu hikmetten irşad olmadı
Sensiz manşer yeri küşad olmadı
Çok nebiye vardım imdad olmadı
Şefaat kanısın Mustafa dedim[14]

Elest Meclisinde madde olmadığı halde, atomlar olmadığı halde, bu meclisten kaç trilyon sene sonra ortaya çıktıkları halde, o gün Efendimizin ‘BELÎ’ niyazıyla, Allah’ta meydana gelen coşku o kadar şiddetli oldu ki, bütün varlıklar gelecekte olmalarına rağmen o gün için varlık perdesine bir daha düştüler.

Zühd ü riya ile olan ibadet
Hatadır hazret-i settar`a karşı
Böyle namaz ile olamaz ümmet
Hiç kimse Ahmed`i muhtar`a karşı

Tarikatsız mümin olamaz kimse
Nuru nübüvvetle dolamaz kimse
Hak’kı Peygamber’i bulamaz kimse
Yatıp kalkmak ile divare karşı

Allah gözlerine çekmiş bir perde
Yok dersin Allah`ı gökte ve yerde
Gösterelim gel de gör Hak`kı nerde
Secde eyleyesin didara karşı

Ebsem ol HARABİ sen nasıl ersin
Halli müşkül böyle sözler söylersin
İçtinab et belki hata edersin
Haydar`ı kerrar`e hünkâra karşı[15]

Atomlar, galaksiler Elest Meclisine gelip Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ‘BELÎ’ cevabının, niyazının cuşi[16] ile raksettiler. Bu raksları öyle tescil oldu ki, öyle neşe ile oynadılar ki, Allah bu dönmeyi fizik kanunu haline getirdi. O elestte, Fahr-i Kainat Efendimiz’in etrafında coşkudan doğan bir hadisedir.
Sema ve Semah bu an doğdu. İnsanın vecd hali ile kanatlarını açarak uçması hadisesi Kuran’da şöyel anlatılmaktadır; ‘And olsun o saf bağlayıp dizilenlere, o saflar tutturup sıraya dizilenlere, o kanatlarını açıp toplayarak uçanlara, o haykırarak şevk edenlere, o göğüs gererek durduranlara, o zikir okuyanlara..’[17]
Ervahı ezelde[18] levhi kalemde[19] levhi kalemde
Bu benim bahtımı kara yazmışlar
Bilirim güldürmez devri âlemde devri âlemde
Bir günümü yüz bin zara yazmışlar
Bilirim güldürmez devri âlemde
Bir günümü yüz bin zara yazmışlar

Arif bilir aşk ehlinin halini canan halini
Kaldırır gönlünden kilü kalini[20]
Herkes dosta verdi arzu halini arzu halini
Benimkini ürüzgara yazmışlar
Herkes dosta verdi arzu halini
Benimkini ürüzgara yazmışlar

Olaydı dünyada ikbalim yaver İkbalim yaver
El etse sevdiğim acep kimi ver
Bilmem tecelli mi yoksa ki kader yoksa ki kader
Beni bir vefasız yâre yazmışlar
Bilmem tecelli mi yoksa ki kader

Beni o vefasız yâre yazmışlar
Yazanlar leylanın mecnun kitabın
Sümmaniyi bir kenara yazmışlar[21]

Cenab-ı Hakk cazibeye karşı koymak için merkez kaç kuvveti yaratmak zorunda değildi. Başka bir çareyle yaratırdı. Ama o coşku o kadar çok hoşuna gitti ki, Cenab-ı Hakk ondan sonra bütün varlıklara o anı hatırlatmak için dönme sırrını verdi. Dönme sırrı içerisinde ayakta kalmalarını mümkün kıldı. Ne kadar varlık varsa dönmeye mecburdur. Dönmeyen yok olur. İşte bu Elest Meclisinden gelen bir var oluşun sırrıdır.

Biz Elest bezminde demişiz belli
Emr-ü ferman etti ol zat-ı celi
Efkârımız olsun gündüz geceli
Aman ya Muhammed aman ya Ali

On iki imamın kulu kurbanı
Fedadır yoluna baş ile canı
İllel meveddet Hakkın fermanı
Aman ya Muhammed aman ya Ali

Arif olan canlar nefsini bilir
Varlığın terk eyler hep Hakkı bulur
Nur-i Muhammed’den didar görünür
Aman ya Muhammed aman ya Ali

Bilirsin ya Rabbi sırr-u iyanım
Beyana erişmez cürm-ü isyanım
Gece gündüz budur vird-i zebanım
Aman ya Muhammed aman ya Ali

İbrahim Mevla’ya olanlar hayran
Hakikat şehrinde bulur arayan
Muhammed yüzünden görünür canan
Aman ya Muhammed aman ya Ali

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Elestte ‘BELÎ’ dedikten sonra, Cenab-ı Hakk’ın bu müthiş coşkusu, müthiş rıza mutluluğu öyle bir aşka geldi ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz elestte mevcut olan bütün varlıklara bir hamd namazı kıldırdı. O zaman varlıklara dedi ki; “Allah’a bir hamd namazı kılalım”. Kendi imametinde bir hamd namazı kıldırdı.

Çok şükür minnet hüdaya
Dost yüzünü gördük bugün
Kurtulduk kal u beladan
Şad olup da güldük bugün

Dost dostun kus’runa kalmaz
Muhabbetin elden salmaz
Solmuş gülden koku gelmez
Dost gülünü derdik bugün

Bu ceme girmesin eğri
Yüreğimden çıkmaz ağrı
Gönderdik sılaya doğru
Gönül kuşun saldık bugün

ŞAH HATAYİ’m şaha düştük
Gam yükün menzile saçtık
Dost elinden dolu içtik
Mesti hayran olduk bugü[22]

Bütün eşya, bütün varlıklar, melekler, bildiğimiz bilmediğimiz her türlü eczaa Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hamd namazı kıldırdı. Bu hamd namazı kılındığı an Allah O’nun ismini getirdi; “Benim adım Mahmud senin ismin ise çok Hamd eden manasında kendi ismimden zuhur ettirdiğim Muhammed’dir dedi”. Hamd namazını en mükemmel şekilde kıldırmanın bil farz ilahi bahşişi oldu.

Hamdülillâh biz Muhammed’den okuduk defteri
Nokta nokta harf-be-harf bildik rumûzu Hayder-i

Şah Hasan Şâhım Hüseyn-i Kerbelâ meydânının
Merdiyim sevdim gönülden Âbidîn ü Bâkır’ı

Uymazam hergiz Yezîd’in kavline vü fi’line
Mezhebim Hak’tır hakîkat Ca’ferî’yim Ca’ferî

Ben İmâm-ı Kâzım’ın râhında kurbân olmuşam
Şâh Alî Mûsâ Rıza destinden içtim Kevser’i

Hem Muhammed’dir Takî tâcım serimde âşkâr
Gün gibi verdi ziyâ zâhir oluptur enverî

İlm-i vahdet câvidânı bil Nakî’dir vâizâ
Bir nazar kıl vechim üzre hatt-ı Şâh-ı Askerî

Mehdi-i sâhib-zamandır asl ü fer ü mü’minân
Huccetü’l-Kayyum O’dur olduk biz anın çâkeri

Dünye vü ukbâdan el çekmiş ferâgat kılmışız
Ne hesâbı ne azâbı ola yevm-ı mehşeri

Hâk-pây-i Haydar’ım ismim VİRANİ’dir benim
Olmuşam bin cân ile uş Kanber’inin Kanber’i[23]

Bu hamd namazı halka şeklinde Âdemlerin birbirlerine doğru yapıldı. Hepsinin içinde hakkın nuru vardı. Ayn-i Cem’de halka şeklinde oturmak cemal cemale ve halka namazı bu ritüeli yeryüzünde insana tekrar hatırlatmak içindir. Bu semboller, rumuzlar, sırların arkasındaki gerçeği anlamadan ritüelin şekline şemailine dalınırsa anlatılmak istenen şeyin özü kaçırılır. Bu hadise daha sonra ruhlar bedenlendiğinde ilk yaratılan Âdem Peygambere Muhammedi cevher zahr olduktan sonra tekrar edildi.[24]

Ve o anda bu isim intikal ettiği zaman Nur-u Muhammedi diye bütün evrenlere tescil oldu ve ondan sonra kurulan levh-i mahfuz dev kompitürün anahtarı haline geldi. Levh-i mahfuz, biliyorsunuz evrenlerin, bütün varlıkların temel yasalarını temsil eden bir kompitur sistemidir. Bu sistemde yok, yoktur. Her hadise ne zaman olacak, nasıl olacak, nereden dönecek, dönerse nasıl dönecek, tekrar ikame olursa nasıl olacak sorularının cevabı, levh-i mahfuz dediğimiz büyük bilgisayar da yazılıdır. Levh-i mahfuzun anahtar şifresi de, Hz.Muhammed’dir.[25]

Zuhur-ı kainatın madenisin ya Resulallah
Rumuz-ı küntü kenz’in mahzenisin ya Resulallah

Beşer denen bu alem ki senin suretle şahsındır
Hakikatte hüviyette değilsin ya Resulallah

Vücudun cümle mevcudatı nice cami’ olduysa
Dahi ilmin muhit oldu kamusun ya Resulallah

Dehanın menba-ı esrar ilm-i min ledünnidir
Hakayık ilminin sen mahremisin ya Resulallah

Ne kim geldi cihana hem dahi her kim gelisedir
İçinde cümlenin ser-askerisin ya Resulallah

Cihan bağında insan bir şecerdir gayriler yaprak
Nebiler meyvedir sen zübdesisin ya Resulallah

Şefaat kılmasan varlık Niyazi’yi yoğ ederdi
Vücudun zahmının sen merhemisin ya Resulallah[26]

İlk Yaratılan Nûr

Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı.”[27]
“Allah mahlûkları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i Mahfuz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arşın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan müminlerin basiret nurunu / iman şuurunu, ikinci parçadan -marifetullahtan ibaret olan- kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten ibaret olan ünsiyet nurunu (La ilahe illallah Muhammedu’rresulüllah nurunu) yarattı.”[28]
Resûlullah bir hadisi kudsîde şöyle buyurmuştur:
“ALLAH : “Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım. “buyurdu.”[29]
Âdem’den bu deme gelen bütün Âdem’de ki nur Muhammed ve Ali ‘nin nurudur. Bu nurun ortasında nuru ala nur ise Fatma Ana’nın nurudur. Bu tek bir tek nur’dur.
Kudret kandilinde balkıyıp duran
Muhammet Ali’nin nurudur billah
Zuhur edip kuffarın meskenin yıkan
Elinde zülfikar ali’dir billah

Elinde zülfikar altında düldül
Önünce kamberin dilleri bülbül
Hz. Fatma anam cennette bir gül
Ona sırrım dedi Hak Resulullah

Fatma anadan geldi Hasan Hüseyin
Onların nuruyla ziyalandı din
Kırklara erişti Zeynel Abidin
Çekeriz yasını hasbeten billah

Muhammet bakırdan cafer-i sadık
Musa-i kazım irızadan bin yadip durduk
Tarikat abıyla cesedi yuduk
Hak buyurdu müminin kalbi beytullah

Taki Naki imamların şivani Hasan-ul
Askeri cismin sultanı
Elinde zülfikar sahip zamanı
Vakit tamam oldu göndere allah

Noksaniyem niyazımız ustada
Elinde zülfikar hem ehli kanda
Bin bir donda baş gösterdi
Aliyel Murtaza mürşidimiz bülbülümüz eyvallah[30]

“Âdem rûh ile ce­sed ara­sın­da iken ben ne­bî idim.” bu­yur­muş­tur. [31]
İbn-i Abbâs ’dan şöyle nakledilir:
“Allâh Teâlâ, Îsâ -aleyhisselâm-’a vahyetti ve şöyle buyurdu:
“Ey Îsâ! Muhammed’e îmân et ve ümmetinden O’na yetişenlere O’na îmân etmelerini emret! Şâyet Muhammed olmasaydı Âdem’i yaratmazdım! Muhammed olmasaydı cenneti de cehennemi de yaratmazdım. Arş’ı su üzerinde yarattığımda sarsılmaya başladı, üzerine “Lâ ilâhe illâllâh Muhammedün Rasûlullâh” yazınca sâkinleşti.” [32]

Cebrailim selam söyle dostuma,
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.

Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,
Aramızda nesne yoktur öyle bil,
Onun hürmetine durur cümle kul,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.

Onculayın hiç bir kul yaratmadım,
Onun bir sözünü iki yapmadım,
Ümmetini cehennem de yakmadım,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.

Ahmedimdir Enbiyaların başı,
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,
Yerde gökte iki cihan güneşi,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.

Donattım arşımı gelsin göreyim,
Kulların halinden haber sorayım,
O gelsin ben ona cevap vereyim,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.

Kendi nurumdan yarattım ben onu,
Aşık oldum ona hem dünü günü,
Neylerem ben onsuz iki cihanı,
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.

Yunus eder severiz Muhammedi,
Ruhu için verelim salavatı,
Kerim Allah ona mahbubum dedi,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.

Yunus neder iki cihanı sensiz,
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,
Sana uymayanlar gider imansız,
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.[33]

Yunus EMRE.
Ya Resûlullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.

Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu âlemden kübra imiş.

Senin hakkında indi Sûre-i Ayet’el-Kevser
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.

Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.

Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,
Hilkat-ı ecsamda Âdem ata bu cümleden kübra imiş.

Mucizatın âlemde ceryan etmektedir hala gün gibi
Kur’ân’ül Kerîmül, azîmül burhan bu cümleden kübra imiş.

Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet
Bu güruhi âşıklarına senin, bu Bilâl’ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.

Hacı Muhammed Bilâl-i NADİR.[34]

Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,
Sana canım fedadır ya Muhammed,

Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.

Lebin zemzem cemalin Kâbetullah,
Makamın hem uladır ya Muhammed,

Biz günahkâr ümmetine kıl şefaat ya Resûl,
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.

Nesîm-i ŞİRAZİ HZ[35]

Şu hadîs-i şerîfler de, bu hakîkati ifâde etmektedir:
“Âdem -aley­his­se­lâm- cen­net­ten çı­ka­rıl­ma­sı­na sebeb olan zel­le­yi iş­le­di­ğin­de, ha­tâ­sı­nı an­la­yıp:
«–Yâ Rab­bî! Mu­ham­med hak­kı için Sen’den be­ni ba­ğış­la­ma­nı is­ti­yo­rum.» de­di.
Al­lâh Te­âlâ:
«–Ey Âdem! He­nüz ya­rat­ma­dı­ğım hâl­de Mu­ham­med’i sen ne­re­den bil­din?» bu­yur­du.
Âdem -aley­his­se­lâm-:
«–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, Arş’ın sütunları üzerinde “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedün Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
«–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Bana göre mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin), Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” [36]

Nübüvvet O’nunla Başladı Ve O’nunla Sona Erdi

İbn-i Arabî Hazretleri, bu hususta şu mütâlaalarda bulunur:

“Allâh Teâlâ, Muhammed -aleyhisselâm-’a peygamberliğini müjdelediği vakit Âdem -aleyhisselâm- henüz yoktu, su ile çamur arasında idi… Böylece nebî ve rasûller vâsıtasıyla ortaya çıkan bütün şerîatlerin evveli ve bâtını olmak hükmü, Allâh Rasûlü için tahakkuk etmiş oldu. Peygamberimiz daha o zaman şerîat sâhibi idi, çünkü hadîs-i şerîfinde: «Âdem rûh ile ce­sed ara­sın­da iken ben nebî idim.» buyurmuştur. «Ben insandım.» veya «Ben mevcut idim.» buyurmamıştır. Nübüvvet, ancak Allâh tarafından kendisine verilmiş bir şerîatle söz konusu olur.” [37]
İbn-i Arabî Hazretleri, diğer bir eserinde de şöyle der:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insan nev’i içinde varlığın en mükemmelidir. Bunun içindir ki nübüvvet O’nunla başladı, O’nunla sona erdi.”[38]
Mevlânâ Mesnevî’sinde buyurur ki:
“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

Süleymân Çelebi de Mevlid-i Şerîf’inde Nûr-i Muhammedî’den şöyle bahseder:

Mustafâ nûrunu evvel kıldı vâr
Sevdi ânı ol Kerîm ü Girdigâr

“O Yaratıcı ve Kerîm olan Allâh, önce Muhammed Mustafâ ‘nın nûrunu yarattı ve O’nu sevdi.”
Hülâsa, Hakîkat-i Muhammediye olarak da isimlendirilen Nûr-i Muhammedî, Rasûlullâh’ın mânevî şahsiyetini temsîl eden bir nûr, bir hakîkat veya bir cevherdir. Allâh katında en sevgili ve en kıymetli olan, O’dur. Mevcûdâtın varlık sebebi, Cenâb-ı Hakk’ın, hilkatte ilk olan Nûr-i Muhammedî’ye muhabbetidir.
Bu sebeple bütün kâinât, Nûr-i Muhammedî’nin şerefine ve O’na bir mazrûf olmak üzere halkedilmiştir. Bütün mevcûdât O’nun hakîkatini tafsîl ve beyân için yaratılmıştır. Bu yüzden nasıl ki bir bardağa, bir ummânı sığdırmak müm­kün değilse, Nûr-i Muhammedî’yi lâyıkıyla idrâk edebilmek de öyle mümkün değildir.
Allah, Âdem’i yaratınca kıyamete kadar gelecek olan bütün insanları onun sırtından (sağ ve sol tarafından) veya sulbünden zerreler halinde çıkarmıştır.[39]

İkrar’la Hatırlatılmak İstenen Hakka Verilen Söz

Übey b. Kâ’b’den kendi görüşü olarak nakledilen bir rivayete göre Allah bu zerrelere ruh ve şekil verip onları konuşturmuş, sonra da kendilerini şahit tutarak, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” hitabında bulunmuş, kıyamet gününde bundan habersiz olduklarını ileri sürmemeleri için bütün kâinatı ve Âdem’i şahit tutmuş ve daha başka tavsiyelerde bulunmuş, onlar da bütün bunları kabul etmişlerdir.[40]

Kâlu Bela, “Evet, dediler” anlamında akaid[41] ve Kur’anî bir terimdir. Bu terkiple Yüce Allah’ın insanları rubûbiyet ve ulûhiyetini tanık kılarak onlardan buna dair söz almasıyla ilgili olay kastedilir.[42]Daha açık bir ifadeyle, Rabbimizin ruhlar âleminde kullarına, “Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” sualine karşılık, onların da “Evet, sen bizim Rabbimizsin” cevabını vermeleridir.[43]
Bu törende İkrar[44] denilen törenle Ayin-i Cem’de sembol edilerek müminlere tekrar hatırlatılır. İkrar, Arapça kökenli bir kelime ve şu anlamlara geliyor: “saklamayıp doğru şekilde söyleme, açıkça söyleme, bildirme, benimseme, onama, kabul, tasdik, söz vermek”. Kelime olarak günlük dilde kullanımı bu şekilde olmakla beraber biz Aleviler için ikrar kelimesinin/kavramının anlamı daha da derindir.
Alevilik inancı insanı ham ervahlıktan çıkartıp insan-ı kâmil mertebesine ulaştırarak, insanın gerçek manada insan olma bilincine ulaşmasını esas alan bir inançtır. İkrar vermek ve ikrarına sadık olmakta bu amaca ulaşmanın/ulaşmak istemenin, anlam ve mutluluk dolu bir hayatın sahibi olmak istemenin toplum (ikrarına bağlı kalıp yolu sürenlerin) huzurunda dile getirilmesidir. .Öl ikrar verme, öl ikrarında dönme ‘de aynı ilkelere işaret etmektedir.
Hak’kın ham ervah-ı İnsan-ı kâmil olmak yolunda her belâ, gam, musibet, azap, imtihan etmesi karşısında o gün beli diyenlerin yani evet, hayhay, peki anlamlarıyla bu sürece katlanmasıdır. Tasavvufi anlamı ise Hakkın kulunu denemesi, kendisinde mevcut olan iyi hallere gerçekte sahip olup olmadığını ona fiilen göstermesi, bu maksatla onu sıkıntıya sokması ve azap çektirmesidir.
Ham Ervahlıktan Kemalete
Ham ervah demek; ruhi olgunlaşması eksik olan kimse demektir. Tam kelime karşılığı ham ruh demektir. İnancımızda ruh bedenleştikten sonra, yani batından zahire çıktıktan sonra, görünmezden varlık âlemine zuhur ettikten sonra hamdır.

Ruhun bedenleşmesinin ana nedeni Hakkı bilmesi içindir. Hakkı bilmek içinde ruhun olgunlaşması gerekmektedir. Hakkı layıkıyla ancak kemalete ulaşmış, olgunlaşmış, insan-ı kâmil olmuş olanlar bilirler. Alevilik inancı, insanın varoluşa cevabını ancak kemaletle verebileceğini temel alan bir inançtır. Alevilik yolu, insanı ham ervahlıktan çıkartıp kemalete ulaştıran ve böylece insanın kâmil bir insan olarak yaşamını sürdürmesini sağlayan bir yoldur.

Dört kapı ve bu dört kapıda bulunan kırk makam ile ulaşılan bu kemalet yolunda erenlerimizin çok detaylı ve her çağ için geçerli değerlendirmeleri olmuştur. Alevilik inancına önemli değerler katmış olan Kaygusuz Abdal, ruhun ham ervahlıktan çıkıp kemalete ulaşması noktasında önemli değerlendirmelerde bulunmuş olan erenlerimizden birisidir.

İnsanın ruhi gelişmesini dört boyutta ela alan Kaygusuz Abdal, ilk boyutu “Ruh-u Nebati” olarak tarif etmiştir. Bunun suya tabi olduğunu belirten Kaygusuz, bununla bitkisel duruma denk bir ruhi gelişmişliğe vurgu yapmıştır. İkinci boyutu “Ruh-u Hayvani” olarak nitelendirmiştir ve bunun yemek yemeğe tabi olduğunu dile getirmiştir. Bununla ruhsal gelişmesi hayvansal düzlemde kalanlara dikkati çekmiştir. Üçüncü boyutu ise “Ruh-u İnsanı” olarak tarif etmiş ve bunun aşka tabi olduğunu belirtmiştir. Bununla bitkisel ve hayvansal aşamayı geçmiş ve insanlaşmış insanı tarif etmiştir.

Dördüncü ve son boyut ise “Ruh-u Melekidir” ve Hakka tabidir. Bu aşama kemalet ve olgunlaşma aşamasıdır. Gerçeğin sırrına vakıf olma ve cümle gerçeğin kendisinde yok olma aşamasıdır. Bu dört aşamayı günümüz insanı için ölçü olarak alırsak karşımıza nasıl bir manzara çıkar? Hala bazı insanlar için -farklı manada yani ruhsal gelişim dışında kullansak da- “ot gibi yaşıyor, hayvanca yaşıyor, adam gibi adam (insan gibi insan), melek gibi insan diyoruz”.

Cana cefa kıl ya vefa
Kahrın da hoş, lutfun da hoş,
Ya derd gönder ya deva,
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Hoştur bana senden gelen:
Ya hilat-ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken..
Kahrında hoş lutfun da hoş.

Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa,
İkiside cana safa:
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Ger bağ-u ger bostan ola.
Ger bendü ger zindan ola,
Ger vasl-ü ger hicran ola,
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Ey padişah-ı Lemyezel!
Zat-ı ebed, hayy-ı ezel!
Ey lutfu bol, kahrı güzel!
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Ağlatırsın zari zari,
Verirsen cennet-ü huri,
Layık görür isen nari,
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Gerek ağlat, gerek güldür,
Gerek yaşat gerek öldür,
Aşık Yunus sana kuldur,
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Yunus Emre

Kulun Hakk’a yakınlığı, ondan gelen eza ve cefâlara samimi surette katlanması nispetinde olur. Hak Teâlâ, insanlardan çok evvel onların ruhlarını yaratmış ve sormuş: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”(Elestü bi-Rabbiküm) diye sorar. Allah’ın cemali ile kendinden geçen ve hayran olan ruhlar, bu soruya “evet” anlamına gelen “Belâ.” demişler. Böylece Allah’la kulları arasında bir sözleşme yapılmış; kullar, Allah’a ahid ve söz vermişler.
Buna “Bezm-i elest”, “bezm-i ezel” (Ezeldeki meclis ve ahid) denir.[45] İşte bütün ruhlar, hâlâ o sarhoşluk içindedirler ve “belâ” (evet) sözünü söyledikten sonra belâ (musibetler)’ya uğramışlardır. Bu sözden itibaren ruhlar, hicrana düşmüşler ve vuslatı arar olmuşlardır.[46]
Daha Allah ile cihan yok iken
Biz ani var edip ilan eyledik
Hakk’a hiçbir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik

Allah ile burda birleştik
Nokta-i âmâya girdik birleştik
Sirr-i Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik

Aşikâr olunca zat ü sıfatı
Kün dedik var ettik bu semavatı
Birlikte yarattık hep kâinatı
Nam ü nisanını cihan eyledik

Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kâinat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik

Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaidlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik

Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kildan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik

Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Ars-i Kürsü gezdik durduk bir zaman
Bos kalmasın diye bu kevnü mekân
Âdemin halkını ferman eyledik

İrfan olan bilir sirri müphemi
İzhar etmek için ism-i azami
Çamurdan yoğurduk yaptık âdemi
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik

Âdem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik

Âdem ile Havva dan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu nümayan
Yüz bin kere doldu boşaldı cihan
Nuh Naciyullah’a tufan eyledik

Salih’e bir deve eyledik Ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik

Bir zaman Eshabikefhi uyuttuk
Hazreti Musa’yı Tur’da okuttuk
Siti çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris’e biçtirip kaftan eyledik

Süleyman’ı dehre sultan eyledik
Eyyub’a acıdık derman eyledik
Yakup’u ağlattık nalan eyledik
Musa’yı Şuayb’a çoban eyledik

Yusuf’u kuyuya attırmış idik
Mısır’da kul diye sattırmış idik
Zeliha’yi ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik

Davut peygambere çattırdık udu
Kazadan kurtardık Lut ile Hud’u
Bak ne hale koyduk nar-i Nemrut’u
İbrahim’e bağ u bostan eyledik

İsmail’e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halilürrahman
Balığın karnini bir hayli zaman
Yunus peygambere mekân eyledik

Bir mescide soktuk Meryem Anayı
Pedersiz doğurttuk orda İsa’yı
Bir Ağaç içinde Zekeriyya’yi
Biçtirip kanına rizan eyledik

Beyti mukaddeste Kudüs şehrinde
Nehri Seria’da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya’y’i ‘Isa’y’i ‘üryan eyledik

Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok is bitirdik
Başka bir Nebiyyizisan getirdik
Anin her nutkunu Kur’an eyledik

Küffarı Kureysi ettik bahane
Mehmet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza’yi ona ihvan eyledik

Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler sahidir Hakk’ın habibi
Biz ani Nebiyyi-ihsan eyledik

Hak Muhammed Ali ile birleşti
Hep beraber kabekavseyne gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerelesrayi seyran eyledik

Bu sözleri sanma he insan anlar
Kus dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sirri müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik

Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elestte Kalubelide
Mekan-i Hüda’da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik

Vahdet âlemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı değil Hazreti Süphan
Bunu Kur’an ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Haktır
Her nereye baksan Hakki mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına giren için
Hakki heykelyakin görenler için
Bu sirri HARABİ bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik[47]

Kaynaklar:

[1] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[2] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[3] Araf 172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

1. ve iz ehaze : ve çıkardığı, aldığı zaman
2. rabbu-ke : senin Rabbin
3. min benî âdeme : Âdemoğullarından
4. min zuhûri-him : onların sırtlarından
5. zurriyyete-hum : onların zürriyetlerini
6. ve eşhede-hum : ve onları şahit tuttu
7. alâ enfusi-him : nefslerinin (kendilerinin) üzerine
8. e lestu : ben değil miyim?
9. bi rabbi-kum : sizin Rabbiniz
10. kâlû : dediler
11. belâ : evet (negatif soruya pozitif cevap verilirken kullanılır)
12. şehid-nâ : biz şahit olduk
13. en tekûlû : demeniz, demenize karşı (dememeniz için)
14. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü
15. innâ : muhakkak ki biz, gerçekten biz
16. kun-nâ : biz olduk, … idik
17. an hâzâ : bundan
18. gâfilîne : gâfiller, habersiz olanlar
[4] Araf 173: Ev tekûlû innemâ eşreke âbâunâ min kablu ve kunnâ zurriyyeten min ba’dihim, e fe tuhlikunâ bimâ fealel mubtilûn(mubtilûne).
1. ev : veya, yahut, yoksa, ya da, ve de
2. tekûlû : dersiniz
3. innemâ : fakat
4. eşreke : şirk koştu
5. âbâu-nâ : babalarımız, atalarımız
6. min kablu : önceden, daha önce
7. ve kun-nâ : ve biz olduk
8. zurriyyeten : bir nesil
9. min ba’di-him : onlardan sonra
10. e fe tuhliku-nâ : o zaman, hal böyle iken bizi helâk mı edeceksin?
11. bi-mâ : sebebiyle, …’den dolayı
12. feale : yaptı
13. el mubtilûne : bâtılla amel edenler
[5] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[6] Fussilet, 41/11: Summestevâ ilâs semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ(kerhen), kâletâ eteynâ tâiîn(tâiîne).Sonra duman halinde olan semaya yöneldi. Sonra da ona (semaya) ve arza: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” dedi. İkisi de: “İsteyerek geldik.” dediler.
1. summe : sonra
2. istevâ : istiva etti, yöneldi
3. iles semâi (ilâ es semâi) : semaya
4. ve hiye : ve o
5. duhânun : duman, buhar halinde
6. fe : sonra
7. kâle : dedi
8. lehâ : ona
9. ve li el ardı : ve arza, yeryüzüne
10. i’tiyâ : ikiniz gelin
11. tav’an : isteyerek
12. ev : veya
13. kerhen : kerih olarak, istemeyerek
14. kâletâ : ikisi de
15. eteynâ : biz geldik
16. tâiîne : isteyenler olarak (isteyerek
[7] Hz. Peygamber, “Her doğan çocuk (İslâm) fıtratı üzerine doğar. Sonra ebeveyni onu Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecûsileştirir” (Buhârî, Cenâiz, 92; Ebû Dâvûd, Sünnet, 17) buyurmaktadır.
[8] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[9] A’râf, 7/172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
1. ve iz ehaze : ve çıkardığı, aldığı zaman
2. rabbu-ke : senin Rabbin
3. min benî âdeme : Âdemoğullarından
4. min zuhûri-him : onların sırtlarından
5. zurriyyete-hum : onların zürriyetlerini
6. ve eşhede-hum : ve onları şahit tuttu
7. alâ enfusi-him : nefslerinin (kendilerinin) üzerine
8. e lestu : ben değil miyim?
9. bi rabbi-kum : sizin Rabbiniz
10. kâlû : dediler
11. belâ : evet (negatif soruya pozitif cevap verilirken kullanılır)
12. şehid-nâ : biz şahit olduk
13. en tekûlû : demeniz, demenize karşı (dememeniz için)
14. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü
15. innâ : muhakkak ki biz, gerçekten biz
16. kun-nâ : biz olduk, … idik
17. an hâzâ : bundan
18. gâfilîne : gâfiller, habersiz olanlar
[10] www.diyanet.gov.tr/yayin/basiliyayin/ydinikavramlaryazdir.asp?id=210
[11] Rûm, 30/30: fe ekim vecheke lid dîni hanîfen, fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâhi, zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseran nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
1. fe : artık, öyleyse
2. ekim : ikame et (kıyamda tut)
3. veche-ke : (senin) vechini
4. li ed dîni : dîn için
5. hanîfen : hanif olarak
6. fıtrata allâhi : Allah’ın fıtratı
7. elletî : ki o
8. fatara : yarattı
9. en nâse : insanlar
10. aleyhâ : onun üzerine
11. lâ tebdîle : değişiklik olmaz
12. li halkıllâhi (halkı allâhi) : Allah’ın yaratmasında
13. zâlike : işte bu
14. ed dîn : dîn
15. el kayyimu : kayyum olan, ezelden ebede devam edecek olan
16. ve lâkinne : ve lâkin, fakat
17. eksere : daha çok, çoğu
18. en nâsi : insanlar
19. lâ ya’lemûne : bilmezl
[12] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[13] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[14] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm
[15] Bektaşi Şairleri , sf. 262
[16] Duygu ve düşünceleri güçlü bir tepki ile dışarı vurmak, galeyan etmek
[17] saffat 37/1-2-3: Ves sâffati saffâ(saffen).
1. ve : ve andolsun, yemin olsun
2. es sâffâti : saflar halinde duranlar, saf bağlayanlar
3. saffen : saflar halinde, saf bağlayarak
Fez zâcirâti zecrâ(zecran).
1. fe : ve de
2. ez zâcirâti : zecredenler, sevkedenler, koruyanlar, kuvvet kullananlar
3. zecran : toplayarak, sevkederek, koruyarak
Fet tâliyâti zikrâ(zikran).
1. fe : ve, ve de
2. et tâliyâti : tilâvet edenler, okuyanlar
3. zikran : zikrederek

[18] ruhlar yaratılmadan önce
[19] yaradanın olmuş ve olacakları yazmış olması
[20] dedikodu, vesvese, boş sözler

[21] http://www.turkuler.com/sozler/turku_ervah_i_ezelde_levh_i_kalemde.html
[22] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/SahHatayi.htm
[23] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Virani.htm
[24] Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
1. ve iz : ve o zaman, olduğu zaman
2. kulnâ : biz dedik
3. li el melâiketi : meleklere
4. uscudû : secde edin
5. li âdeme : Âdem’e
6. fe : o zaman, hemen
7. secedû : secde ettiler
8. illâ : hariç, den başka
9. iblîse : iblis (ümitsizliğe düşen, Allah’ın rah-
10. ebâ : çekindi, kaçındı, direndi
11. ve istekbere : ve kibirlendi, büyüklendi
12. ve kâne : ve oldu
13. min el kâfirîne : kâfirlerden
[25] Dr. Haluk Nurbaki, “Elest Meclisi ve Varoluş”, kod661.blogspot.com/2009/05/elest-meclisi-ve-varolus.html
[26] http://www.antoloji.com/ya-resulallah-2-siiri/
[27] Aclûnî, I, 265.
[28] Ahmed, Musned, IV-127; Hâkim, Mustedrak, II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân, XIV-312/6404; el-Leknevî, el-Âsâru’l-Merfû’a, s. 42-3; Kastalanî, Mevahibu’l-Ledunniye: 1/6; Krş. Aclunî, Keşfu’l Hâfa, C.1, 262- 265-266. Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 20; Mevâhibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envârü’l-Aşıkin, s. 240; Delâil-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.
[29] Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü’l-Hâfâ I-265/827.
[30] Sadeddin Nüzhet Ergun,Şah İsmaili Safevi Hayatı-Deyişleri,1946,sf.58
[31] Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 1
[32] Hâkim, II, 672
[33] http://www.mevlidiserif.com/benim-muhammed%E2%80%99im-nurdan-ahmed%E2%80%99im/ Başka bir kaynakta aşağıdaki gibi;
Cebrâîl’im selâm eyle dostuma.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.
Gelsin seyrân etsin arşım üstüne.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

Onculayın hiçbir kul yaratmadım.
Onun bir sözünü iki yapmadım.
Ümmetini cehennemde yakmadım.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

Donattım arşımı gelsin göreyim.
Kulların hâlinden haber sorayım.
O gelsin ben ona cevap vereyim.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

O benimdir ben O’nun ey Cebrâîl.
Aramızda nesne yoktur şöyle bil.
Onun hürmetine durur cümle kul.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

Ahmed’imdir Enbiyâların başı.
Göklerimin nûru Arş’ım nakkâşı.
Yerde gökte iki cihân güneşi.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

Kendi nûrumdan yarattım ben onu.
Âşık oldum ona hem dünü günü.
Neylerim ben onsuz iki cihânı.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

Derviş Yunus severiz Muhammed’i.
Her andıkça verelim salavâtı.
Kerîm Allâh O’na mahbûbum dedi.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

Yunus neder iki cihânı sensiz.
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız.
Sana uymayanlar gider imansız.
Benim Muhammed’im nurdan Ahmed’im.

[34] http://www.kadiritarikati.com/ya-resulallah-cemalin-subhanellezi-esra-imis/22
[35] http://www.kadiritarikati.com/yuzun-nuru-huda%E2%80%99dir-ya-muhammed/49
[36] Hâkim, II, 672
[37] İbn-i Arabî, el-Fütühât, II, 171; IV, 66-67
[38] İbn-i Arabî, Fusûsu’l-Hikem, IV, 319
[39] el-Muuatta, “Kader”, 2; Müsned, I, 272.
[40] Müsned, V, 135.
[41] Akîde, Akâid veya İtîkâd (Arapça: عقيدة); islamda inanç olarak bağlanmayı gerekli kıldığına inanılan inanç esaslarının bütünü olarak bilinir.
[42]M.Sait Şimşek, “Kalu Bela”, Şamil İslam Ansiklopedisi, www.sevde.de/islam_Ans/K/kalu_bela.htm
[43] Halis Ece, “Kalû belâ yahut Bezm-i elest”, www.bilgicagi.net/topic.asp?TOPIC_ID=9758&FORUM_ID=113&CAT_ID=16&Forum_Title=Halis+ECE&Topic_Title=”Kalu+belâ”+yahut+”Bezm-i+elest
[44] İkrar 1. saklamayarak söyleme, açıkça söyleme, gizlemeyip açıklama.2. bildirme.
[45] Yrd. Doç. Dr. Sevim Birici, “KİMSESİZLİK DUYGUSU VE NECATÎ BEY’İN BİR GAZELİ”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (Fırat University Journal of Social Science), Cilt: 19, Sayı: 1, Sayfa: 1-10, ELAZIĞ 2009.
[46] Doç. Dr. Ali Yıldırım (Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü), “BAKİ’NİN DEVRİYYE TÜRÜNDE YAZDIĞI BİR GAZELİ”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (Fırat Universty Journal of Social Science), Cilt: 10 Sayı: 1, ELAZIĞ-2000, s.207-215.
[47] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Edip-Harabi.htm

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir