İnsan-ı Kamil kime denilir?

Dört Kapı Kırk Makam da sonuncu kapı olan Hakikat kapısına ulaşmış ve böylece Hakikati kavramı olan insana İnsan-ı Kamil denilir. İnsan-ı kâmil İslam teolojisinde İslam peygamberi Muhammed’i tanımlamak için kullanılır. İnsanın yaratılmış varlıklar arasında mükemmelliğe sahip olduğu ve en mükemmelin peygamber olduğu kabulü için kullanılır. Allah ona, “ey sevgili sen olmasaydın, sen olmasaydın bu felekleri yaratmazdım” demiştir.
Bir insanin manevi anlamda ulaşabileceği en üst boyut İnsan-ı Kamil´lik boyutudur. İnsanin gerçek manada insan olduğu, Hakikat sırrına ulaştığı, canlı cansız her şeyin gizemine vakıf olduğu aşamadır İnsan-ı Kamil´lik. İnsan, aşama aşama giderek ve bütün kapılara ve makamlara ulaşarak İnsan-ı Kamil olur.
Tasavvufta insanın ulaşabileceği en üst makam. Allah’ın “onun duyan kulağı olurum, o benimle duyar; gören gözü olurum o benimle görür; eli olurum o benimle dokunur; ayağı olurum o benimle yürür; kalbi olurum o benimle anlar; söyleyen dili olurum o benimle konuşur. Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim” dediği kişidir. İnsân-I Kâmilin Hakîkati Bakara Suresi’nin 3. bölümü her şeyin hakikati olan Hz. Âdem’den bahseder ki Allah onu iki eliyle yaratmıştır. Allah’ın lütuf ve kahrı, ruh ve çamur halinde Âdem’de ortaya çıkar. Çamurun kahrı Âdem’in halife olmasını sağlar. Sadece ruh olsaydı, kusurlardan arınır ama dünyaya uygun olmazdı. Her şey bir halifenin tecellisi içindir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname’sinde der ki:
“Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi olan geçici vücut için külli akıldan dokuz akla ve onlardan dokuz nefse ve onlardan dokuz feleğe ve onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye dek yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan hayvana ve ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç yoludur…
İlahi nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve onlardan unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç ve iniş kavsi dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye ve ondan hayvana ve ondan insana ve ondan kamil insana yükselip dönerek; kamil insandan hazreti Hak’ka vasıl olur. Bu hemen o ilahi nurdur ki, başlangıçta o makamdan gelip, bu makamları geçip yine kendi makamına gidip, devresini tamam eyler. Herşey aslına döner düsturunca, o nur, aslına gider. O ki: ‘İşin başlangıcı ondandır, sonucu onadır.” buyurmuştur.

Bu geçici vücudun işinin devretmek olduğunu duyurmuştur. Bu dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi de derler. Şu halde asli muhabbet hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumi vücut, tavır ve mahzarların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip, o mahzarın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumi vücudun düşüşlerinden ibarettir.
O vücut ki, dünyada kamil olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler ve unsurlardan toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz. Topraktan maden, bitki, hayvan ve kamil insana gelinceye dek yükselişinde süratle gelir, birinde takılıp kalmaz.
Fakat o vücut ki, onun kemale ermeye liyakati olmaz. Onun seyri, iniş ve çıkış mertebelerinde duraklama olup, kemalini bulmaz. O, iniş mertebelerinde kah ateş suretinde, kah hava suretinde, kah su suretinde, kah toprak suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış mertebelerinde kah maden suretinde, kah bitki suretinde, kah hayvan suretinde, insan suretine gelip kemale erinceye değin türlü tutkulara hapsolup kalır…
Bu şerefli vücudun yükselişinin başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur…
O insan ki, kemal mertebelerinin suret ve sıretinde ilerleyip, kamil insan mertebesine gidip, ilahi ahlak ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip, külli akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip nihayet bulmuştur. Zira ki, umumi vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu geçici vücut, bir daire şeklinde resmolunmuştur. Onun başlangıcı ilk akıl, sonucu kamil insan kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne gelip, kamil insanda birleşip, tamam bilinmiştir…

Rabbani feyz bütün varlıklara beraber ulaşır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah’ın feyzine naildir. Çünkü, geçici varlık olan Rabbani feyz, çeşitli görünüşlerde ortaya çıkıp, çok mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış ve suretin boyasıyla boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık iken çeşitli suretlerde ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır ki, o ismi ona rab olmuştur. Her kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup kendine tapar olmuştur. Bütün vakitlerini alem halkıyle kavga ve münakaşa edip, kendini inkar ve itiraz ateşine salmıştır. İşlerinde gam ve keder denizine dalmıştır. Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir: O kimse nefis putunu kırıp, Allah’a tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup, üzüntülerden kurtularak, ebedi saadet bulmuştur. Zira ki, kamil insan olup, külli akla ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hasıl olmuştur…

Kamil insan kendi halini beyan ile şöyle manalandırmıştır:

Devredip geldim cihanı yine bir devran ola
Ben giderim bütün sarayı yıkıp viran ola
Beher can tuğyan edip cismim gemisin dağıda
Yerler altında bu cismim hak ile yeksan ola
Dört yanımdan nar ve bad ve ab ve hak edip hücum
Benliğim onlar alıp bu varlığım talan ola
Dağılıp tertibim otuz iki harf ola tamam
Nokta-i ruhum kamunun gevherine kan ola

Bu vücudum dağı katıp itile yükler gibi
Şeş cihatım açılıp bir haddi yok meydan ola
Cümle efkar ve havasım haşr olup ol arsada
Kalkalar hep yeniden sankim baharistan ola
Yevm-i tübladır o gün her mana bir suret giyip
Her kimi sebze kimi hayvan kimi insan ola
Kabrime yaran gelip fikrederler anvalimi
Her biri bilmekte halim valeh-i hayran ola
Her kim isten bu niyaz-ı derdmendi ol zaman
Sözlerini okusun kim sırrına mihmam ola.

-Dolanıp geldim cihanı yine bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, viran ola. Her can, taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip; benliğimi onlar alıp, bu varlığım talan ola. Bileşimim dağılıp, tamam otuz iki harf ola. Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu vücudumun dağı kalkıp, yükler gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok bir meydan ola. Bütün fikir ve duygularım o arsada haşrolup; halkalar hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün karışıklık günüdür, her mana bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi hayvan ola. Dostlar kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi bildiğinde, şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister; sözlerimi okusun ki sırrına konuk ola.-”[1]

[1] Marifetname, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri1310 tarihli matbaa-i amire baskısından tasarrufsuz, eksiksiz ve ilavesiz tam metin ile, Çelik Yayınevi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir