Ehl-i Beyt ve İnsan-ı Kâmil

Kâinatın Rabbi olan Allah, “Âdem’in cesedine Ruhundan üfürmüştür.’[1] Kur’an-ı Kerim’in diğer bazı Âyetlerinde de bu gerçek işlenmiştir. Yüce Allah, bu mukaddes Ruha, Melekleri secde ettirmiş ve Âdem’in zâtını da “Halifesi” kılmıştır. Sure-i Bakara’da bu konular yazılıdır.
Âdem, bir ceset, bir semboldür. Âdem ilk insandır. Ve topraktan yaratılmıştır. Bedeni topraktır. Meleklerin secde ettiği ise Âdem’deki dem, yani Tanrı’nın mukaddes ve muazzez yüce Ruhudur. Bu mukaddes ve Mâsum Ruh, Allah’ın Ruhu’dur.
Bu Ruh’un kaynağı; Ruh-u Âzam, Ruh-u Evvel’dir. Taayyün-ü Evvel’dir. Bu ruh; Allah’ın İlâhi nefesi, Allah’ın yüzünün nurudur. Tanrı’nın İlk Işığı, Kelimesi ve Emri, Nefesi’dir. Allah’ın Işığı, Kelimesi, Emri ve Nefesi; Nur’dur. Güneş gibidir. İç Âlemin güneşi.
Ruh, cevherdir. Ruh, madde değildir. MahIûk-yaratılmış değildir. Allah’ın Emri, Kelimesi, Nefesi ise Kadim Tanrı’nın, Kadim sıfatıdır. Tanrı’nın sıfatı vardır. Ancak Tanrı’nın sıfatı da Tanrı’nın Zâtından başkası değildir. Güneş ve ışığı gibi.
Güneşin duvarlardaki ışığıda, gökteki güneşin kendisidir. Ancak gökteki güneşin tamamı değil; güneşin bir belirmesi, bir görüntüsüdür. Fakat ne yaparsak yapalım güneşin ışığı, güneşten başkası da değildir. Kendinden başka ikinci bir şey de değildir. Güneş, ışınları ile beraber bir bütündür. Güneş bir tanedir. Kimse güneşe iki tane diyemez. Yani güneş ayrı, ışığı da ayrı iki varlık diyemez. Güneş batarken duvarlarda bir damla ışığını bırakmaz, beraber götürür. Güneş ışıkları ile bir bütündür. Ve güneş de Nurdur, Ziya’dır.
Şafak da güneşin bir belirmesi, bir Şânıdır. Ancak şafak, güneşten ayrı, ondan kopuk ikinci bir şey de değildir. Güneşin doğmadan evvelki gönderdiği bir ışığı, bir belirmesi, bir rengidir. Şafak, güneşin rengidir ve bir görüntüsüdür. Taayyünü evvel de Allah’ın, şafak gibi ilk belirmesidir.
İşte Allah’ın Zât-ı Pâkinden başkası olmayan; Zâti Sıfatı olan Âdem’deki Ruhun özü, kaynağı Ruh-u Âzam, ilk ruh Allah’ın ilk taayyünü – ilk belirtisi denir. Bu muazzam ruh, Allah’ın ezeli sıfatıdır. Bütün ruhların da menba-ı, kaynağıdır. İç Âlemin güneşidir. Allahü Teâla’nın “Ruhumdan üfürdüm” buyurduğu ilk ruh, Ruh-u Âzam Hakikat-ı Muhammediye’dir. Hz. İmam-ı Ali bu ruha dâhildir.
Bu ruhun öz ve mukaddes adı; Muhammed AIi’dir. Muhammed-Ali: Ahmed, Mahmud, Mustafa, Mürteza, Mücteba’dır. Ve Yâ Sin, yani İnsan’dır. Ve Seyyid’dir, efendidir. Ve Şâh’lık sıfatı da vardır. Ruh’un, Şâh’Iık sıfatı da vardır. Allah’ın biricik sevgilisi, bu Kadim Ezeli olan Sıfatı ilk ve en büyük Ruhtur. Mukaddes’tir. Zât-ı Akdes’in, mukaddes ruhudur. Ruhların kaynağı, babası, Külli Ruh’tur. Eb-i mukaddes’tir. Güneş ve yıldızlar gibi diğer ruhlar, bu ruhtan ayrılmıştır, yıldızlar gibi. Bu ruhta renk olarak iki renk hâkimdir:

a) Biri yeşil, Cemal ve Marifet.
b) Biri şafak rengi kırmızı, Celal ve Aşk’tır.

insan-i-kamil02

Allah’ın Celal’i, Cemal’ine âşıktır. Ve Celal’i, Cemal’ini korur. Cemâli ve Kemâli Nuru, Habib-i Kibriya’sı Muhammed Mustafa’dır. Celâli ve Kemâli Nuru, Veliyyi Kibriya’sı, İmam-ı Aliyyel Mürteza ’dir. Nur bir, renk ikidir. Cemâli renk, çimen rengi yeşil: Muhammed, Celâli renk, şafak kırmızısı: Ali’dir. Ruh-Nur bir, rengi ikidir.
Muhammed-Ali’den ibaret olan ilk ruh, tek nurdur. Nur-u Vahid’dir. Âdem ve Âdem’in evlatlarındaki ruhlar, işte Allah’ın “Ruhum”[2] buyurduğu bu ilk Kudsi ve mukaddes, Ulya (çok yüce) Ruh’tandır.“Kendini (nefsini) bilen, Rabbını bilir” [3] hadisi, bu gerçeği bilmekle olur. Yani “Men araf” ilmini bilmek; “Kendini bilmek” ve “Rabbini bilmek”, ancak yukarıdaki gerçeği bilmekle olur. Bunun dışında bilinmez.
Cümle Peygamberlerdeki, Velilerdeki ve insanlardaki Ruh ve Nur, Muhammed-Ali’den başkası olmayan bu İlk Ruh’tandır. Mustafa-Mürteza, Güneş gibi, cümle Evliyalar da yıldızlar gibidir. Bu yıldızların da aslı güneşdir.
Mü’minlerin ruhları da bu ilk Ruh, Muhammed-Ali’dendir. İlk Ruhtandır. Bütün insanlardaki Ruhlar da bu ruhtandır. Ancak mü’min olmayan, iman etmeyenlerin ve büyük günahlar işleyenlerdeki ruhlar, zamanla cisimleşir. Nur, nara (ateşe) dönüşür.
Yukarıda anlatılan Nur-u Ahmed, Sırrı Ali bu ilk ruhtur. Buna Muhammed-Ali “febi”, yani Muhammed-Ali yekpare bir Ruh, bir Nur da denir. Ancak bütün Âdem evlatlarında olduğu gibi Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin de cesedleri, Âdem’in cesedidir. Cesedin de aslı, topraktır. Cesed, ruh değildir. Mahlûktur. Ölen, toprak olan ceseddir, Ruh Ölmez.
Ruh, Allah’ın Kadim Sıfat-ı Zât-ı Bârisi’dir. Kelimetullahı-Kelimesi, Nefhi-Nefesi, İlâhi Nefesi’dir. Emri ve yüzünün nurudur. Cesedin ise Allah’ın Zâtı ve Sıfatı ile yapı olarak ilişkisi yoktur. Ruh’un, İlâhiliği vardır. Bu nedenle ceset – beden, Ruh ve Allah olamaz!
Biz Muhammed-Ali’nin ve Âdem’in cesedine değil, Ruhuna Allah’ın Sıfatı diyoruz. Sıfatın da hakikatte Allah’ın Zâtından başkası olmadığını söylüyoruz. Hüviyette değil, hakikatte.
Biz Muhammed-Ali’ye, “Allah’ın Sıfatıdır, Sıfatı da Zâtdan başkası değildir” dediğimiz zaman; cesetlerini değil, birtek ezeli Nur olan Ruhlarını kastediyoruz. Cesetlerine, resimlerine, isimlerine değil; ruha secde ediyoruz. Yani bu ilk muazzam ve en büyük Allah’ın ruhuna secde ediyoruz. Muhammed-Ali’ye secde ediyoruz. Âdem’in (İnsan-ı Kâmil’in) bedenini de kıble kabul ediyoruz. Meleklerin de yaptığı bu idi, yoksa müşrik olurlardı.
“Yere-göğe sığmam Kâmil Mü’minin kalbindeyim”.[4] Allah’ın kutsal sözü bunun ispatıdır. Biz çerağa değil, içindeki ışığa sevgi gösteriyoruz. Dolayısıyla çerağa özen gösteriyorsak içindeki nurdan’dır. Çerağ burada ışığına, kablık-kıblelik etmektedir. Tabii yanan çerağ da yanmayan ham çerağ’dan (ham kalpten) üstündür. Yani İnsan-ı Kâmil’in cesedi de yanan çerağ gibi kıymetlidir. Bir yanan çerağ, bin tane ham çerağ üstündür. Bir Kalb-i Selim de, bin Kalb-i Maraz’dan üstündür. Çerağ olmazsa ışık zahir olmaz. Sağlam çerağa da kıymet veririz.
Biz bu “sağlam, selim kalbi taşıyan” ve onun içinde parlayan Allah’ın Ruhu; ilk ve tek Nuru olan Hz. Muhammed-Ali’nin pâk ve Mukaddes Ruhuna secde ediyoruz. Onu seviyoruz. Dolayısıyla pâk cesetlerini de seviyoruz. Bu ruhu taşıyan Nur-u Ahmed ve Sırrı Ali’ye mazhar olan İnsan-ı Kâmil’e Pir, Mürşid, Veli, Şeyh, Baba, Dede, Muallim, Resul, Nebi diyoruz. Ruhlarına secde edip, ruhlarını takdis ediyoruz. [5]
Resimlerine ise bir sevgi, bir anma olarak bakıyoruz. Sevgimiz artsın istiyoruz. Resimlerinin tarif üzerine çizildiğini, onları yüzde yüz yansıtmadığını da biliyoruz. Biz putçu değiliz. Resime, cesede, isme tapmayız. Biz öze, özümüzün özü olan Allah’ın Sıfatı, Ruh-u Pâki olan Şah Muhammed-Ali’ye secde ediyoruz. Allah’a ve Sıfatından başkası olmayan “Allah’ın Ruhu”na tutunuyoruz. Ruh-u Âzam, Muhammed Ali’dir. Allah’ın ipidir. Öz ışığı, Kelimesi-Emridir. Bu Ruhu; bu Muhammed-Ali Nurunu kimde görsek, ona secde ederiz. Onu tâzim ederiz, Onu severiz…“Ehl-i Beyt’imi seven, Beni sever; Beni seven, Allah’ı sever”.[6]
Tapmanın en yüce anlamı ise sevmektir. Muhabbet etmektir. Bu “İlâhi sevgi”dir. “Kurba”ya[7], (yani Allah’a yakın olanlar ki bunlar en başta Resulullah, İmam-ı Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve emsali Onlara yakın olan Evliyalardır; 17 Kemerbest olan Ashabın sıdkı sadaktle bağlı olan büyükleridir.
“Ayrıca Allah’ı sevenler, Sana biat etsin” Âyeti var. Yani Allah’ı sevenler Seni sevsin. Zira bir insanın bir insana biat etmesi için önce onu sevmesi gerekir. Bunun anlamı:“Kul inküntüm tühibbunellahe fettebiuni yuhbibkümullah ve yeğfirleküm zünubeküm… – De ki (Ya Muhammed), Allah’ı seviyorum (seviyoruz) diyorlar. Onlara de ki, Allah’ı seven, Bana biat eder-bağlanır.) Bana rabt olur. Yani beni sever”. [8]
İnsan, sevmediğine biat etmez. Sevmediğine Tâbi olmaz, bağlanmaz. Mü’minler; Resulullah’a, sevdiklerinden biat etmişlerdir. Sevmeyenler, Peygamber güçlenince korkularından ya da maddi çıkarlarından münafıklığına biat etmişlerdir. Mekke’nin fethi günü, Süfyani Emevilerin kerhen biatları gibi. Öyleyse Âyet-i Kerime: “De ki Ya Muhammed: Allah’ı seven, Muhammed’i sever. Seni sevmeyen, Allah’ı sevmiyor”.“Yuhbibkumullah ve yeğfirleküm zünubeküm – (İşte o zaman) Allah da sizi sever (Siz beni severseniz, Allah da sizi sever) ve günahlarınızı bağışlar”.[9] Diye tefsir edilir.
Bu sevgi İlahi sevgidir. Ruhu seven, AlIah’ı sevmiş olur. Beşeri, mecazi bir sevgi değildir. Cismani bir sevgi değildir. Allah’ın sıfatını sevmektir bu.“Ehl-i Beyt’im bendendir, ben de Ehl-i Beytimdenim”. [10]“Aliyyen minni ve ene minhü – Ali bendendir, ben de Ali’denim”.[11]“Ehl-i Beyti minni ve ene minhüm – Ehl-i Beyt’im bendendir, ben de Ehl-i Beyt’imdenim”.
Resulullah efendimiz, Ehl-i Beyt’i ve Hz. Şâh-ı Velâyet İmam-ı Ali için söylediği bu yüce sözlerini hiçbir kimse için söylememiştir. Ehl-i Beyti ve Ali’yi Kendi, Kendini de EhI-i Beyti ve Ali etmiştir. Zaten de öyledir. Mü’minler için ise;“Ene minallahi yel müminune minni – Ben Allah’danım, Mü’minler de bendendir”.[12] Buyurmuştur. Ancak, ben de mü’minlerdenim dememiştir. Nasıl der ki, yıldızlar güneştendir ama güneş, nasıl yıldızlardan olur? Güneş, yıldızların efendisidir, kaynağıdır, mevlâsıdır. Yıldızlar, Güneşin mahkûmu, onun aşığı ve kuludur.’Küntü men mevlahu fealiyyen mevlah – Ben kimin Efendisi isem, Ali de onun Efendisidir.”[13]
Peygamber bu mukaddes sözünü hiçbir kimse için; hiçbir Enbiya, hiçbir Ashabı ve hatta hiçbir Evliya için de söylememiştir. Bu Hadis kesindir. “Ben kimin efendisi isem, Ali de onun efendisidir”. Bütün Hadisler ya da Hadis kitapları taransın. Bu Hadis, sadece Hz. Ali hakkındadır. Hz. Ali’yi kendisi kılmıştır.. Öyleyse Resulullah efendimiz; bizim, bütün Enbiyaların, Ashabların, Evliyaların ve bütün Mü’minlerin Efendisidir; Hz. Ali Efendimiz de hepimizin Mevlası, Efendisidir.
Resulullah’a ve Ehl-i Beyt’ine zekât ve sadakanın yasaklanması da işte bu sırdandır. Yani Efendi, zekât, sadaka malı yemez. Sadaka ve zekât, malın kiridir. Efendi Pâktır, kir kabul etmez. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyn’den başka herkese zekât, sadaka verilir (ayrıca Hâşim Ailesine de verilmez). Ama başta Ehl-i Beyt (Hz. Ali, Fatima, Hasan, Hüseyin) Etendidir. Efendi almaz, Efendi verir.
Onun için Ehl-i Beyt’e, Allah’ın emriyle ‘Humus’ yani ‘Hakkullah’ ‘Dede Hakkı’ verilir. Yani Beytülmal’dan. Beytülmal’da, Ehl-i Beyt’in hakkı vardır ve bu Emr-i İlâhi ile bir Hak’tır.[14] Zaten Şeriat da bunu böyle kabul etnıiştir. Ayrıca,“İnnema yüridullahu Iiyüzhibe ankümürricse Ehle’l beyti ve ve yütehhireküm tethira – Ehl-i Beyt’i tahir (Pâk-temiz) kılmayı irade ettim (buyurmaktadır Allahü Taâla)’. [15]Bu Ayet gelince, Resulullah buyurdu ki: “Ehl-i Beyt; Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin’dir. İşte bunlar benim Ehl-i Beytim’dir ya Rabbi”.[16]
Kesin Hadislerle EhI-i Beyt; Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatime Efendilerimizdir. Yani Ehl-i Beyt’tir. Resulullah Efendidir. Onlara sadaka verilmez. Ehl-i Beyt Efendidir. Efendi sadaka mal yemez. Hz. Muhammed, Allah’tan; Mü’minler de Hz. Muhammed’dendir. Ehl-i Beyt ve Hz. Ali ise, Muhammed’dir. Muhammed de Ali ve Ehl-i Beyt’tir.
Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin, Nur-u Vahid’dir. Muhammed-Ali (Ehl-i Beyt) Nuru, Allah’ın ilk Ruhu’dur. Nur-u Pâk olan Kutsal Ruh ise Allahü Taâla’nın Kadim Sıtatı’dır. Sıfat-ı Pâki’dir. Allah’ın sıfatı ise Zât-ı Pâki gibi Kadimdir. Zât-Sıfat aynıdır. Nur-u Vahid’dir. (Birtek Nur’dur). Ama hakikatte, hüviyette değil… Örneğin şu gördüğümüz güneşin ışığı da güneştir ama bizzat güneşin tamamı değildir. Güneş gökte ve büyüktür. Allah’ın Sıfatı da hakikatte kendisidir. Ama Zât’ı ezeli ve sonsuzdur. Zât olmazsa Sıfat olmaz. Sıfatı da olmasa Zât’ı bilinmez..
“Cuş edip bad-ı muhabbetle o deryayı ezel,
Mevcler (dalgalar) vurdu, o bahr oldu dürenk üzre celi
Dedi serraf-ı hüviyet görüp o rengilerin
Birine Nur-u Muhammed, birine Nur-u Ali.”
Muhammed-Ali, Kur’an ve Furkan’dır.

Furkan Kur’an’dır.Ve Kur’an’ın içindedir. Kur’an, Hz. Muhammed; Furkan, Hz. Ali’dir. Mesela; Kur’an, Güneş, Furkan, Aydır. Tafsilat Âleminde de bu böyledir. Özde ise bir “Nur-u Vâhid”dir. Kur’an, Furkan, “birtek Nur”dur. Onun için Hz. Ali, Sıffin Harbi’nde: “Ene Kur’an-ı Nâtık – Ben konuşan Kur’an’ım” buyurdu. Hakikatte Kur’an ile Furkan (Güneş ile Ay) Nur-u Vahid’dir.
İşte bu Yüce Muhammed ve Nur-u Ali; bütün Peygamberlere gelmiş ve bütün Kâmil, Mü’min, Müttaki Evliyalarla da gelmeye devam etmektedir. Cümle Evliyalardaki “dem”, işte bu ilk Mukaddes, Muazzez pâk Ruh-u Âzam’dır. Tecelli eden, Zât-ı Akdes’in Ruhudur, ilk tecellisi, belirtisidir. Güneşin şafağı gibidir. Bu geliş – gidiş temiz ve sağlam bir kalp taşıyan Mü’min-Kâmil yoluyla devam etmektedir…
Evren yaşadıkça, İnsan-ı Kâmil yaşayacaktır. Elden ele, kalpten kalbe devredecektir. Bir bağda koruklar varsa, üzüm de olacaktır. Unutulmasın ki üzümler, koruklardan olur. Çiğ insanlar oldukça da olgun-şirin insanlar da olacaktır. Nitekim olgun da çiğ insanlardan olur.
“İnsan suretinde çok geldim gittim
Velakin ardımdan gelen az oldu”.

Sözu bu gerçeği yansıtır. ‘Her Nebi’de, her Veli’de gelip-giden Hz. Muhammed-Ali’dir.’[17]
Hz. Muhammed-Ali’nin Ruhudur. Ve O’ndan bir belirtidir. Ya da O’ndan bir tecellidir. 0 denizden damlalar, köpüklerdir. Büyük Evliyalar dalgalardır. Mevlâna Celaleddin-i Rumi, Hz. Ali için diyor ki: “Kâinatın hem evveli, hem âhiri AIi’dir. Âdem bir kıble idi, meleklerin secde ettiği Ali idi. İdris, Nuh, İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Zekeriyya, Yahya, Süleyman, Şuayb, Musa, Harun ve İse’bnu Meryem’in menzili Ali idi. Ne zaman afaka baksam, Ali’nin nurunu gördüm…”
Ve bu mukaddes Efendimiz Ruh-u Pâk Hz. Muhammed-Ali (Selevatullahi Aleyh ve Aleyhisselam)[18] gerek insanlardan ve gerekse ümmetlerinden cefalar çekmişlerdir. Hakkıyla takdir edilememişlerdir.“Vema kaderullahe hakka kadrihi – Allah, hakkıyla takdiredilememiştir”. (En’am: 9) (Yâ Sin: 30)
Allah, Muhammed-Ali ve bu Ruhu taşıyan Enbiya nerden takdir edilecektir. Ama istisnalar da vardır.Fakat Onlar, hidayet ve rahmet oldukları için affetmişler, cefaya katlanmışlardır. Ancak Onları çok sevenler tahammül edemez. Affetmekte güçlük çekerler. Âşıklar, maşuklara yapılanlara katlanamazlar. Ali Muhammed’in ihsanı, şefkatı, hidâyeti ve rahmeti ise sonsuzdur. İnsan, onların ihsanı, affı ve merhameti karşısında hayretlerde kalıyor.Ancak inkarcıları ve zalimleri Allah affetmediği için onlar da atfetmezler. Hakka, Allah’a uyarlar.
Bu nedenle, ‘Akıl ermez Lâ Feta’nın sırrına” denilir. Allah; Nur-u Ahmed, sırrı Ali’den, Hubbu Haydar’dan nasib alanmutlu Haydari’lerden ede bizi de, cümle muhibleri de… Ali’yi sevenleri de…Sallü ala Muhammed, Sallu ala Ali. Aman ya Muhammed, meded ya Ali.“Lâ feta illa Ali Lâ seyfe illa Zülfikar – Ali gibi Er, Zülfikar gibi kılıç yoktur.”[19]

[1] Sad: 72
[2] Sad: 72
[3] Sırrül Esrar,s.31.

[4] Şuara: 193
[5] Peygamber ve Hazret-i AIi’den önceki Resul ve Nebilerin Ruhları, Nurları da Ruhu Âzam olan ilk Ruh’dan üfürürülen ruhu taşırlar. Cümle Enbiya veEvliya’dan maksat, ilk Ruh Muhammed-AIi’dir
[6] Ahmed b.Hanbel,Müsned,C.2,S.268İbn Mâce,Sünen,C.1,S.512 Camiussağir. C.2, S.58, Çev. Abdullah Aydın, İst.-1977
[7] Şura:23.

[8] ÂI-i imran: 31
[9] Âl-i İmran: 31
[10] Binbir Hadis, Şemseddin Yeşil, 1983-İstanbul
[11] Bera b. Azib’den; Tirmizi Tac Terc. Bekir Sadak, C.3. S.620İmran b. Hüseyn’den; Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, terc. A.F Yavuz, S.276. Sönmez Neşr. İst-1981.
[12] Sırrül Esrar, Seyyid Abdülkadir Geylâni, S.20 ve 75.
[13] Hz. Enes,Zeyd b. Erkam, Cerir, Habeşi ve Ammar’dan; Ahmed b. Hanbel,Müsned, C.4, S.281.Suyuti, Camiulkebir, Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, Terc. A.Fikri Yavuz, S.275-278. Sönmez Neşr. İst-1981.
[14] “Allah’ın (fethedilen diğer küffar) memleketler(i) ahalisinden Peygamberine verdiği “Feyi” Allah’a, Peygamberine, hısımlara (Resulullah akrabası olan Hâşim ve Abdulmuttalib oğullarına) yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Tâ ki (bu mallar) içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan devlet olmasın.” (Haşr,7-8)
[15] Ahzab: 33
[16] Ayşe’den aktaran Müslim, Sahih,C.7,S.130. Ümmü Seleme Annemlzden: Tirmizi, Sünen, C.5, S.663.
[17] Batın Âlemde Muhammed-Ali tek bir Ruh-Nurdur. Zahir Âlemde Muhammed Nebi, Ali (Velidir. Ruh bir, Nur birdir. Cesed (Beden) ikidir. Mevlâna Celaleddin Rumi. Divan-ı Kebir’den Seçme şiirler, Fasıı-274,C.2,MEB Basımevi,İst.1961
[18] Muhammed, çok övülen, çok öven, hamdeden, hamdedilen anlamındadır. Ali, üstün, yüksek, çok yüce demektir. Muhammed-Ali; çok methedilmiş, övülmüş, üstün çok yüce demektir. En buyuk, övülmüş ve üstün olan Allah’ın ilk Ruhu’nun adıdır Muhammed-Ali (Övülmüş-Yüce)
[19] İslâmTarihi, Hz. Muhammed ve İslâmiyet, M. Âsım Köksal, C.3, S.117. Kaynaklar: İbn İshak, ibn Hişam-Sire, C.3, S.100. Taberi-Tarih, C.3,S.17, İbn Esir, El Kâmil, C.2, S.74.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir