Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Sarı Saltuk’u Sünni Gösterme Çabaları

Anadolu’da önemli bir yere sahip olan ve bu toprakların nadide değerlerinden olan Bektaşiliğin Piri Hünkâr Hacı Bektaş-i Horasan-i’dir. Tarihçiler doğum ve ölüm tarihleri açısından tereddüt içinde olsalar da en tutarlı tarih olarak 1271 tarihinde Hakka yürüdüğünü söyleyenler çoğunluktadır.
Dergâh Postnişinleri Çelebi Efendilerimizin kaynaklarından aktarırsak yüce Pirimizin zahiri doğum ve don(beden) değiştirme tarihi hakkında Hamdullah Çelebi Efendim ve Ahmed-i Cemaleddin Çelebi Efendim şu tarihleri verir 1248-1337. Horasan’ın Nişabur kentinde doğmuş. Babası İbrahim Sani. Annesi Hatem Hatun(Nişabur Müftüsü ünlü bilgin Ahmet Amil Nişaburi’nin kızı).Hünkâr efendim 32 yaşında Anadolu’ya yani Şu anki Hacı Bektaş kasabasına gelip yerleşmiş. Kayınpederi Sivrihisarlı SEYYİD Nureddin. Kayın validesi KUTLU MELEK’tir.
25 yaşındaki kızları FATIMA-İ NURİYE ile Hünkâr Efendim nikâhlanıyor. Yani Hünkâr Efendimin eşine “Fatıma-i Nuriye” derler. İlk çocukları Seyit Ali Sultan (Mahlası KIZIL DELİ).Dergâhta ayaklarını kazanın altına sokup kara kazanı kaynatırken Babası Hünkâr Efendim görünce “Kızıl Deli” diye sesleniyor. Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tarikat silsilesi de birkaç farklı kanalla nakledilse de ya Maruf el Kerhi yoluyla ya da Muhammed eslem-i Tusi yoluyla İmam Ali Rıza’(as) çıkmaktadır.
Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin Soy Ağacı (Aile Silsilesi/Şeceresi) şöyledir:
İmam Ali
İmam Hüseyin
İmam Zeynelabidin
İmam Ca’fer Sadık[1]
İmam Mûsa Kazım
Es-Seyyid İbrahim El-Mükerrem El-Mücab
Es-Seyyid Hasan El-Mücab
Es-Seyyid Muhammed
Es-Seyyid Mehdi
Es-Seyyid İbrahim
Es-Seyyid Hasan
Es-Seyyid İbrahim
Es-Seyyid Muhammed[2]
Es-Seyyid İshak
Es-Seyyid Mûsa
Es-Seyyid İbrahim Es-Sani
Es-Seyyid Hacı Bektaş Veli’dir[3]

Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Tarikat Silsilesi
İmam Ali [4]
İmam Hüseyin[5]
İmam Zeynelâbidin
İmam Muhammed Bakır
İmam Ca’fer Sadık
İmam Musa Kâzım
İmam Ali Rıza[6]
Cüneyd-i Bağdâdî [7]
Ebu Osman Mağribi
Ebu’l-Kasım Kürkâni
Ebu’l-Hasan Harkani
Şeyh Ebu Ali Farmedi
Hoca Yusuf El-Hemedani
Hoca Ahmet Yesevi
Şeyh Lokman Perende
Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli [8]

İkinci bir kaynakta ise;
İmam Ali
Hasan Basri
Habib-i Acemi
Dâvûd-i Tâi
Ma’rüf-i El-Kerhî [9]
Şeyh Seriyy -üs Sakati
Cüneyd-i Bağdâdî
Ebu Ali Rudbari[10]
Şeyh Ebu Ali Kâtib El-Mısrî [11]
Şeyh Ebu Osman Mağribi
Şeyh Ebu Kasım Kürkâni (Kerkani)
Şeyh Ebu Hasan Harkani (Herkani)
Şeyh Ebu Ali Farmedi (Karmidi)[12]
Hoca Yusuf El-Hemedânî
Hoca Ahmet Yesevi
Şeyh Lokman Perende El-Horasani
Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli El-Horasani[13]

Bektaşilik Tarikatı günümüze kadar gelebilmiş birçok irfan ehli âşık, arif yetiştirmiştir. Soyu Ehli Beyt’e dayanan Hünkâr hacı Bektaş Veli’nin Sünni olduğunu iddia etmek kasıtlı bir çabadır. Bektaşiliğin Ehli Beyt çizgisinde olduğu sadece dayandığı soy şeceresi değil izlediği erkân ve yazılı kaynakları da bu savları çürütür niteliktedir.
Asırlardır yoğun baskılar Emevi zihniyetinin Ehli Sünnet içinde kök salmış nüveleri erkân, ibadet törenlerini gizli yapan tarikat hakkında dedikodulara sebep olmuştur. Bektaşilikte ki “SIR” kavramı zamanla gerek tarikat dışındakiler tarafından gerekse tarikat içinde farklı algılanmış “HAKİKİ MANADAN” bir takım sapmalar meydana gelmesine sebep olmuştur. İşte bu SIR’ları çözdüğümüz de Bektaşilik ve onun Pir’inin yolu Ehli Beyt’in Yoluna çıkar. Bektaşiler elbette Mezhebin soranlara İmam Cafer mezhebinden olduğunu söylerler. Ancak aslı Muhammet ve Ali mezhep kurmadığı için Muhammed Ali’nin yolundan yani Muhammed Ali’nin ve onların tertemiz nesli 12 İmamların yolunda olduklarını söylerler;
Sofi Mezhebimin Nesin Sorarsın
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz
Gözlüye Gizli Yok Ya Sen Ne Dersin
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Eğnimize Kırmızılar Giyeriz
Halimizce Her Manadan Duyarız
Katarda İmam Cafer’e Uyarız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Her Kimin Ki Çerağını Hak Yakar
Mümin Olanları Katara Çeker
Aslımız On İki İmama Çıkar
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Biz Tüccar Değiliz Alıp Satmayız
Erkan Gözetiriz Yoldan Sapmayız
Gönlümüz Ganidir Kibir Tutmayız
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Muhammed Ali’dir Kırkların Başı
Uralım Yezid’e Laneti Taşı
Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir Eşi
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

Baharda Açılır Gonca Gülümüz
Ol Dergaha Doğru Gider Yolumuz
On İki İmam İsmin Okur Dilimiz
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz

ŞAH HATAYİ’m Eydür Muhammed Ali
Onlardan Öğrendik Erkanı Yolu
Ali Muhammed’dir Muhammed Ali
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz[14]

Öyle ise en önemli Sır Ehli Beyt hakkındadır. Ehli Beyte kimler girer kimler girmez Ehli Beyt hak tarafından özel seçilmiş temiz ve Tâhir midir? Kuran buna delil midir?

Tathir Ayetinin İnişi Ya da Ahzab Suresi 33. Ayet
Kuran ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Allah sadece siz Ehlibeytten her türlü pisliği uzak tutmayı ve sizi tertemiz kılmayı diler.”[15] Tathir Ayeti olarak bilinen bu ayet peygamberin Ehlibeyti için inmiş ve Ehlibeytin masum olduğunu ilan etmiştir. Bunun yanında zikrettiğimiz ayetle ilgili birçok hadis nakledilmiştir.
Ebu Talib’in torunu Abdullah Cafer’den şöyle nakledilmektedir: Resulullah Allah’ın rahmetinin inmek üzere olduğunu görünce buyurdu ki: “Söyle yanıma gelsinler, söyle yanıma gelsinler!”
Safiyye: Kimler, ya Resulullah? diye sordu.
Resulullah: “Ehl-i Beyt’im: Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn diye buyurdu..
Bu dört kişi huzuruna çıkınca Resulullah üzerindeki abayı onların üstüne çekerek ellerini göğe kaldırıp şöyle buyurdu:
“Ya Rabbi! Bunlar benim Ehl-i Beytim’dirler. O halde Muhammed ve Ehl-i Beyti’ne selam gönder.”
O sırada Allah Teala bu ayeti indirdi:
“Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab/33)[16]
Ayşe der ki: O aba siyah nakışları olan yünden dokunmuştu.

Ayşe, Resulullah’ın Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i o abanın altında topladığını Tathir ayetinin bu dört kişi hakkında nazil olduğunu ve Resulullah’ın bu ayeti onlar hakkında okuduğunu vurgulamıştır.[17]
Sahabeden Vasele b. Askaa’den nakledilen bir rivayette şöyle yer almaktadır: “Resulullah (s.a.a) Ali ve Fatıma’yı yanına çağırarak karşısında oturttu, Hasan ve Hüseyin’i de dizlerinin üzerinde oturttu ve…”[18]
Bu ayet Ümmü Seleme’nin evinde nazil olduğunda Peygamber Fatıma,Hasan,Hüseyin ve Ali’yi çağırdı ve sonra örtüyü onların üzerine çekti ve buyurdu: “Ey Allah’ım bunlar benim Ehlibeytimdir. Öyleyse pisliği onlardan uzak et ve onları temizle.”[19]
Ümm-ü Seleme şöyle diyor: “Tathir ayeti nazil olduktan sonra Resulullah’a: Ben de Ehl-i Beyt’ten miyim? Dedim. Resulullah buyurdu ki: Senin akıbetin hayırdır; sen Resulullah’ın zevcelerindensin”[20]
Bunlardan başka Tathir ayeti ve iniş sebebini Abdullah b. Abbas,[21] Resulullah’ın evlat edindiği Ömer b. Ebi Selme,[22] Ebu Said-i Hudri,[23] Sa’d b. Ebi Vakkas,[24] Enes b. Malik[25]… gibi meşhur şahsiyetler rivayet etmişlerdir.
Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inden de bazıları kendi makam ve mevkilerini ispatlamak için Tathir ayetini delil göstermişlerdir. Örneğin: 1- Resulullah’ın büyük torunu Hasan b. Ali Kufe mescidinin minberinde Tathir ayetine ve bu ayetin iniş sebebine dayanarak bu açıdan kendi makam ve mevkisini oradakilere açıklamıştır.[26]
2- Ali b. Hüseyn Zeynülabidin Şam mescidinin minberinde Yezid ve taraftarları ve mescidde hazır olan Müslümanlar karşısında Tathir ayetine istinaden kendi makam ve mevkisini açıklamış, Yezid ve diğer Ümeyye Oğulları’nın Ehl-i Beyt hakkındaki zulüm ve haksızlıklarını ifşa etmiştir.[27]
Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i TanıtımıTathir ayetinin Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin hakkında inmesinden sonra Resul-i Ekrem kaç ay boyunca devamlı sabah namazlarında Ali ve Fatıma’nın evlerinin kapısına gelerek evdekilere “size selam olsun ey Ehl-i Beyt” diye hitap ediyor ve sonra Tathir ayetini okuyarak sabah namazının vaktinin geldiğini onlara bildiriyordu.
İleride onların yerine başkalarının Ehl-i Beyt olarak tanıtılmasını önlemek için Resulullah’ın bu hareketini Mescid’de ve ashabından bir grubun gözleri önünde uzun süre tekrarlayarak amelen Kur’an-ı Kerim’in kastettiği Ehl-i Beyt’i onlara tanıtıyordu.
Resulullah’ın bu hareketini şahsen görerek nakleden sahabilerin sayıları oldukça çoktur. Biz burada onların meşhurlarından bazılarına değineceğiz:
1- Abdullah b. Abbas diyor ki: Dokuz ay boyunca Resulullah’ın her gün namaz vakti Ali b. Ebi Talib’in kapısının önünde durarak şöyle buyuruyordu: “Allah’ın özel selamı, rahmet ve bereketleri siz Ehl-i Beyt’in üzerine olsun.” Sonra şu ayeti okuyordu “Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” Daha sonra “Rabbiniz size rahmet etsin; namaz vaktidir.” diyordu. Resulullah bu hareketini her gün beş kere namaz vakitleri tekrarlıyordu.[28]
2- Resul-i Ekrem’in azat etmiş olduğu kölesi Ebu Hamra’dan (Hilal b. Haris) şöyle rivayet edilmiştir: Medine’de sekiz ay boyunca dikkat ettim Resulullah bir kere değil, her gün sabah namazı vaktinde evden çıkarak Ali’nin evinin kapısının önünde durup ellerini kapının iki tarafına bırakarak evdekilere hitaben şöyle buyuruyordu: “Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”[29]
3- Resulullah’ın sahabilerinden olan Ebu Berzeh diyor ki:”Yedi ay Medine’de Resulullah’la namaz kıldım. Bu süre içerisinde gördüm ki, her zaman Resul-i Ekrem namaz kılmak için evden çıktığında Fatıma’nın kapısının önünde durarak Tathir ayetini okuyordu.”[30]
4- Enes b. Malik, Tathir ayeti indikten sonra Resulullah’ın altı ay boyunca Hz. Ali ve Fatıma’nın kapısına gelerek bu işi tekrarladığını söylemektedir.[31]
Daha önce de söylediğimiz gibi ashaptan bir çoğu Resulullah’ın Tathir ayeti indikten sonra Ehl-i Beyt’ini bu yolla tanıttığını nakletmişlerdir. Bu konuda sadece Resulullah’ın bu işi ne kadar devam ettiğinde ihtilaf vardır. Allah Teala bu ayette özellikle Resulullah’ın zamanında masumların varlığından haber vermiş, Resul-i Ekrem’de abasını onların üzerine örtmekle ve aylarca ashabının gözü önünde onların evinin önünde durup Tathir ayetini okumakla Ehl-i Beyt’inin masumlarını herkese tanıtmış ve bu hususta hiç bir şüpheye yer bırakmamıştır.
Bektaşi Tarikatındaki işte birinci ve en esas ‘SIR’ İmamların masumiyetine dair Ehl-i Beyt mektebinin en büyük delili olan Tathir ayetinin nazil olmasının peşinden Ehl-i Beyt’i tanıtmada Resulullah’ın şahsen söz ve hareketleriyle hadisler ve ashabın sözlerinin arasından Kisa hadisini özetle inceledikten sonra şimdi Resul-i Ekrem’in kendisinden sonra ümmetin imam ve önderlerini tanıttığı diğer yerleri inceleyelim.
Ama her şeyden önce Resulullah’ın Allah tarafından bir emir olmaksızın boş ve kendi yanından hiç bir şeyi tebliğ etmeyeceğini dikkate almak gerektiğini de hatırlatalım. Çünkü Kur’an-ı Kerim bu hususta buyuruyor ki: “O, hevadan -kendi istek, düşünce ve tutkularına göre- konuşmaz. O -söyledikleri-, yalnızca vahiy olunmakta olan bir vahiydir.” (Necm/3-4)
Burada belirtmiş olduğumuz ayet ve hadiste şunları görmekteyiz:
a-Allah Ehlibeytin konumunu yüceltmiş, onlardan her türlü kiri arıtmayı vaat etmiştir ki onun vadi mutlaktır. Buda Ehlibeytin din içinde ki merciine, Kuranı ve Peygamber misyonunu anlamak açısından ehemmiyetine yeterli delildir.
b-Velayeti veya vesayeti devam ettirecek kişilerin masum olmaları gerektiğine
c-Nakledilen hadislerde bu ayetin kimler için indiğine
d-Ehlibeytin örtü altına alınması suretiyle bir takım gizli, bâtıni ilimlere mazhar olduklarına işaret etmektedir.
Bektaşi tarikatı İsna-i Aşeriyye[32] inancına tabi örtülü bir tarikattır ve herkes erkâna alınmaz; yolun düsturları herkese anlatılmaz. Tabi bu gizlilik esası zamanla farklı yönlere çekilmiştir. Bakınız bu konuda Şeyh Baba Mehmed Süreyya’nın ifadeleri dikkat çekicidir: “Bektaşilik değil Bektaşi olmak örtülüdür. Örtülü olan yönde kisayı canlandırmaktır. Hz. Hünkâr iş bu yüce tarikatı “kisa” sırrı üzerine kurduklarından tabiatıyla tarikatımız örtülüdür. Diyerek sır olarak ortaya atılan esas mevzunun yukarıda verdiğim ayet ve hadis olduğunu bir kez daha vurgulanmıştır.
Hamdülillâh biz Muhammed’den okuduk defteri
Nokta nokta harf-be-harf bildik rumûzu Hayder-i

Şah Hasan Şâhım Hüseyn-i Kerbelâ meydânının
Merdiyim sevdim gönülden Âbidîn ü Bâkır’ı

Uymazam hergiz Yezîd’in kavline vü fi’line
Mezhebim Hak’tır hakîkat Ca’ferî’yim Ca’ferî

Ben İmâm-ı Kâzım’ın râhında kurbân olmuşam
Şâh Alî Mûsâ Rıza destinden içtim Kevser’i

Hem Muhammed’dir Takî tâcım serimde âşkâr
Gün gibi verdi ziyâ zâhir oluptur enverî

İlm-i vahdet câvidânı bil Nakî’dir vâizâ
Bir nazar kıl vechim üzre hatt-ı Şâh-ı Askerî

Mehdi-i sâhib-zamandır asl ü fer ü mü’minân
Huccetü’l-Kayyum O’dur olduk biz anın çâkeri

Dünye vü ukbâdan el çekmiş ferâgat kılmışız
Ne hesâbı ne azâbı ola yevm-ı mehşeri

Hâk-pây-i Haydar’ım ismim VİRANİ’dir benim
Olmuşam bin cân ile uş Kanber’inin Kanber’i[33]

Devamında ise müritliğe alınmayla ilgili şu pasajı anlatır: “mürit ile mürşit arasında geçen tarikata kabul esnasında müridin dizleri mürşidin dizlerine temas ederek oturur daha sonra her ikisinin başı siyah bir örtü işle örtülür. İşte bu siyah örtü kisâ altındakilere de ehli kisâ denir.”[34]
Aslında Tarikat-ı Aliyyei Bektaşiye İmamların İmametini tasdik etmek ve onların masumiyetine inanmak suretiyle desturunu Hz.Ahmed-i Muhtar’dan alır. Bu sebeple tarikatın bu yönü ulu orta ortaya konmamış fakat “tevella-teberra” yoluyla müminlere ulaşmıştır.
Yol olarak Caferiliği benimseyen Bektaşilikle ilgili Sünnilik yakıştırmaları yerinde değildir. Ki öyle olsaydı top yekün bir saldırıya uğramazdı. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki bu yol üzerinde çok müdahaleler olmuş, birçok şer projeler üretilmiştir. Şimdi biz Bektaşilik ile koparılmaya çalışılan Caferi-Ehlibeyt Okulu arasındaki bağı takdirlerinize sunalım
“Seyyit Ahmet Rıfat Efendi kitabında telkin ve beyat kısmında mürit adayına şöyle sorulur; Allah Muhammed Ali Oniki İmama hanedanı Ehlibeyte iman ve ikrar ettin mi? Kurtulmuşlar tarikatından olup Caferi Sadık içtihadı üzere hak bilip batıl dediğimize aynen inandın mı?[35]
Son dönem Bektaşi dedebabalarından Bedri Noyan Bektaşilik-Alevilik Nedir? adlı çalışmasında her ne kadar eleştirilecek bir takım tutumları olsa da Bektaşiliğin Caferi yönünün itirafı açısından şu tespitleri dikkate değerdir: “Mezhep bir dinin öğrenilmesi anlaşılması için ortaya atılmış fikirler ve o dinin kemale ulaştırması için nasıl hareket edileceği yolları, yapılacak iş, amel tarafıdır. Bir mezhebe bağlı olanlar bir dini adab erkân içinde olurlarsa buna tarikat demek icab etmez. Alevilik ve Bektaşilik böylece kuru kuruya bir tarikat değil Caferi mezhebinin dini adab ve erkânı ile amel eden İslamiyet’tir.[36]
Aman hey erenler mürüvvet sizden
Öksüzem garibem âmâna geldim
Şu benim halime merhamet eyle
Ağlaya ağlaya meydana geldim

Şahın bahçesinde ben garip bülbül
Efkarım artmakta halim pek müşkül
Koparmadım asla kokladım bir gül
Gafil oldum ise imana geldim

Gönül şahinini saldım havaya
Akıl sefinesin vermişim zaya
Yüzüm süregeldim men hak-i paya
Server Muhammed’e Selman’a geldim

Muhammed Ali’nin kullarındanım
Al-i aba nesl-i Haydarındanım
İmam-ı Ca’fer’in mezhebindenim
Derdimend HATAYİ dermana geldim[37]

Dedebaba Bedri Noyan iki şeyi söylemektedir: Birincisi ve en önemlisi Bektaşiliği ve Aleviliği ayrı bağımsız bir din veya mezhep olarak görmemesi ikincisi ise bu yolun bağlı olduğu mezhebin Caferilik olduğunun ilanıdır. Ayrıca yine aynı çalışmasında müridin tarikata alınması esnasında mürşidin abdest alması ve hacet namazı kılması, ezan ve kamet okunması Caferi Mezhebi usulüncedir.[38]
Gazîler bu yola riyâla girmen
Yarın anda kıl köprüler kurulur
Hakk kadıdır Muhammed şefâatçi
Cümle mahlûk gelüb onda derilür

Cennet cehennemde mevcuddur ânlar
Od ile türâbdan biçilür donlar
Rehberi emrinde olmayan cânlar
Yüzü dönmüş cehenneme sürülür

Gördüm deyen göze miller çekerler
Ayakaltına kızgın saç dökerler
Münkir olanları od’a yakarlar
Mü’minin günâhı bunda sorulur

Her halîfe sancağın çeker gelür
Özün tanıyanlar mürşîdin bulur
Yol gözedir hûri kızları alur
Varır onda obasına derilür

Yol oğlundan bağçenizi sakınman
Yen yedirin yemişiniz koruman
Musâhibsiz yedi adım yürümen
Musâhibi olmayan anda yorulur

Şah Hatâyî tâ ezelden ahdlıdır
Yol oğlu yol yıksa hem günâhlıdır
İkrâr ehli olan cennet ehlidir
İnkâr olanın günâhı sorulur[39]

Yine aynı çalışmasında merhum Bedri Noyan Caferilik hakkında şunu belirtmektedir. “Bugün Caferilik denilen mezhep zaten Hz. Muhammed ve O’nu sevenlerin ve ondan sonraki diğer gerçek imamların izledikleri tavsiye ettikleri mezheptir.[40]
Mayesi aşkı muhabbetle muhammer kemterim
Ben muhubbi hanedan-ı haki payi hayderim
Şia-i Al-i Ali has ümmeti peygamberim
Ben muhubbi hanedanı hak-i pay-i hayderim [41]

Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ını Türkçeleştiren Said Emre’dir
Adı Yunus Emre (1240/1-1320) ile birlikte geçen ve şiirleri birbirine karışmış, çağdaşı Said Emre hakkında pek az şey bilinir. Günümüze Said tapşırmasıyla ulaşan 19 şiiri bulunmaktadır. Şiirleri yayınlamış olan Abdülbaki Gölpınarlı onları, Prof. Dr. Ritter’in bulduğu ve 14. yüzyılda yazılmış en eski Yunus Emre Divanı olarak bilinen elyazması ve diğer bazı kaynaklardan toplamıştır. Bu divanda Yunus Emre’ye ait 98 şiire ek olarak, özel başlık taşıyan bir bölümde 15 Said Emre şiiri kayıtlıdır. Birçoğu sadece konu olarak değil ölçü ve kâfiye bakımından bile Yunus’un bazı şiirlerini anımsatmakta ve hatta onlara nazire yapılmıştır.[42]
Said Emre’nin adı, asıl Hünkâr Hacı Bektaş’ın “Makalat (Sözler)” adlı yapıtını Arapçadan Türkçeye çevirmekle ünlenmiştir. Bu kitapta, Seyyid Sadeddin, Molla Sadüddin diye kendinden sözeden ozan hakkında, en geniş bilgi Hacı Bektaş Vilayetnamesi’nde bulunmaktadır. Said Emre Makalat’ı düzyazı biçiminde çevirmiş ve aslı ele geçmemekle birlikte, 15. yüzyıldan kalma birkaç nüsha günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Şiir biçiminde çevirisi ise 1409 yılında Hatiboğlu tarafından yapılmıştır.[43]
1. Makalat’ta Neler Anlatılmaktadır?
Makalat’ı, Hacı Bektaş’ın bizzat kendisi mi Arapça yazmıştır, yoksa kendisinden edinilen ve öğrenilen bilgiler, biri tarafından mı Arapça kitap haline sokulmuştur? Kesin bilinmemektedir. Bu yapıt da tıpkı Şeyh Bedreddin’in (1357/8-1420/1) “Varidat”ı gibi aynı sorunsallığı taşımaktadır. İkisinin de Arapça yazılmış olması bir yana, asıl görüş, düşünce ve felsefelerinin zaman zaman şeriata kaçan din-iman örtüsünün altında vermiş olmaları da benzer özelliklerindendir. Olasıdır ki ikisi de Arapça bilen Sünni din bilginleri ve Medrese molları arasında okunması ve batıni inanç ve düşüncelerin tanıtılması için hazırlanmıştır.
Makalat’ta, esas Alevi-Bektaşi inancındaki dört kapı kırk makamın açıklanması ve yol ilkeleri yer almakla birlikte, mantık ve maddi dünyaya dönük yaşam felsefesi, yazıldığı çağın bilim anlayışı üzerinde bilgiler bulunmaktadır. Ancak yapıtın içine girilip, derinliğine inildiğinde bunlar anlaşılabilir. Bunların üzerine kalın takıyye tabakası çekmek o çağın siyasi koşullarında gerekliydi. Makalat’ın küçücük kapsamı içerisinde Kuran’dan 135 ayet geçilip, açıklamalar yapılmıştır. Ama bunların yanı sıra, Hünkâr Hacı Bektaş’ın öyle sözleri vardır ki, KATI SOFU anlayışla kesinlikle bağdaşmaz. Örneğin:
“Yeryüzünde akıl ölçüsünden önemli bir şey yoktur. Çünkü her şeyi iyi bilen ve buyuran akıldır. Bilim evrenin bütün değerlerinin üzerindedir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Bilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır. Şimdi gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan Ulusu yoktur. Arştaki değme bir kandilin (yıldızın) genişliği büyüklüğü, bu dünyadan yetmiş kat fazladır.” sözlerini öne aldınız mı, din dogması ortadan kalkıverir.
Bu sözlerin anlamına varanlar, sonu karanlık olan yolda yürümeyi hiç sürdürürler mi? Şu sözlere bir göz atalım:
“Tanrının nimetlerini inceleyiniz. Tanrıya dost olmayı, halka eziyet etmemekte bil. Hiç kimsenin ekmeğine el uzatma, kendi ekmeğini hiç kimseden esirgeme. Emeği ile geçinmeyen bizden değildir.”
Önce dünyada insan için varolanları inceleyeceksin, yani bilimin araştırma ve inceleme yöntemlerini kullanacaksın. Tanrıya dost olmak, yani Velilik, halkı sevmek ve ona yakın olmaktır, zulüm yapmamaktır. Bu sözlerde Hak ile Halk’ı eşitlemenin yanısıra, baskı ve zulüm yönetimlerine karşı çıkış ve halk yönetimi (demokrasi) istemi açıktır. Ekmeğe ve emeğe ilişkin sözlerde, İşe ve insan emeğine saygı anlatılıyor. Kimsenin hakkını gasbetmeyeceksin; emeğin karşılığını verecek, sömürücü değil, sosyal eşitlikçi olacaksın, denilmektedir. İnsanları kul, köle ve teba gören Emevi yani Sünni şeriat düzeniyle; Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin, ezilen halkların adına, emeğiyle geçinen ve üretenlerin adına dünyayı değiştirmek için ortaya atmış olduğu bu ilkeleri nasıl bağdaşır? Makalat’ı bir Sünni şeriatı va’zeden bir kitap gibi görenler içindir bu soru.
Yine Hünkâr Hacı Bektaş’ın, “Her şeyde her şey vardır” sözü, diyalektik ilkelerin en özlü ifadesidir. “Her şeyde her şey vardır” sözü, doğanın ve toplumun uymak zorunda olduğu çelişkiler kuralını içeriyor. Diyalektiğin esası olan ve birinden öbürüne dönüşen çelişkiler kuralını.. Maddedeki eylemi, evrendeki ve toplumdaki değişimi, dönüşümü kapsıyor.”[44]
2. Vilayetname’de Molla Sadeddin
Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı, toplumsal ilişkileri, önderliği, düşünce ve felsefesinin kerametler dizgesi olan Vilâyetname’de Molla Sadeddin’in Aksaray’da yaşayan bir şeriat bilgini olduğu ve dört yüz mollanın kendisinden ders aldığı yazılıdır. Molla Sadeddin öğrencileriyle sık sık gezilere çıkmaktadır. Hünkâr’ın adını bu gezilerden birinde Tuzköyü’nde duyar. Kendisine Hacı Bektaş’ın birçok kerametleri anlatılır. Hatta kendisine inananların, Kızılırmak’ı yürüyerek geçtikleri ve topuklarının bile ıslanmadığı söylenir. Ama mescide gidip namaz kılmadığını ve hep dervişleriyle birlikte olduğunu öğrenen şeriatçı Sadeddin öfkeyle, “cemaati terkedip namaz kılmayanın selamı alınmaz ve öylesi adam ağırlanmaz” der. Bir yandan da bir mollayı gönderip, Hacı Bektaş Veli’yi yanına çağırtır. Gururlu bilgin mollaları ve köy halkını başına toplayıp, sözde ilminin büyüklüğüyle ona bir ders vermek ister.
Hacı Bektaş Veli geldiğinde ne kimse selamını alır ve ne de ona yer gösterirler. Vilâyetname’ye göre olay şöyle gelişir:
“Hünkâr geldi, selam verdi. Mollaların hiçbiri selamını almadı. Kimsecikler, Hünkâr’a yer göstermedi, onu ağırlamadı. Hünkâr sekinin üstüne çıktı, oturdu. Velâyet (Velilik) elini uzattı. Sadeddin’in ağzından soktu, yüreğini tuttu çıkardı. Sıktı, hatta üç damla kan sekinin altına damladı. Molla Sadeddin, bunu gördü aklı başından gitti, sekinin altına düştü. Molla’ya ne oldu diye başına üşüştüler. Elini ayağını ovdular, yüzüne gülsuyu serptiler. Bir müddet sonra aklı başına geldi, dört yana baktı Hünkâr’ı göremedi. Oradakiler kavlimiz böyle miydi dediler. Hani bilgince sorular soracaktın? Halbuki sen karşısına oturdun, ağzını açtın. derken aklın başından gitti, yere yıkıldın, kendinden geçtin.”
Molla, Hacı Bektaş’ın engin bilgisi ve etkileyici davranışları karşısında tek söz söylemeye kadir olamamış ve bu yüzden öğrencileri ve çevresindekiler tarafından eleştirilmiştir. Molla Sadeddin birçok kere daha Hacı Bektaş ile karşılaşıp, özellikle Sünni çevresinin kırıcı teşvikleriyle onu boşuna alt etme çabasına girişmişse de, sonunda hatasını anlamış. Dost olmak ve ona yakınlaşmak gerektiğine inanmıştır. Onun sakalı, bıyığı ve tırnağıyla yani dış görünüşüyle uğraşmanın, namaz vakitleri ortadan kaybolmalarını eleştirmenin bir anlamı olmadığını ona yaklaştığında öğrenmiştir. Mollalığı bırakan Sadeddin Vilâyetname’ye göre (s. 60) Hacı Bektaş’a derviş olup, on sekiz yıl dergâhta hizmet görmüştür. Buna rağmen bir gün, bir yağmur sonrası loğ taşıyla damı sıkıştırıp, düzeltirken:
“Şeytan kalbine vesvese verdi. Bunca kerametlerini gördüğü halde, kendi kendine ‘bu kadar bilgim hünerim vardı; bir derviş hepsini bıraktırdı ve kendisine kul etti beni. Hiçbir surette elinden kurtulamıyorum. Bari şu taşı kafasına atayım da ölsün, ben de kurtulayım.’ dedi ve loğ taşını damdan Hünkâr’ın üzerine yuvarladı.”
Duvarın önündeki karataş üzerinde yatan Hünkar Hacı Bektaş, loğ taşından kendini kurtarınca, damdaki Sadeddin’e ilenir ve şunları söyler:
“Said, yüzün kara olsun; gönlümdekini dilime getirdin. Seni yetmiş kere rahmet suyuyla yudum, dişinin kovuğundaki mürekkep karasını çıkaramadım. İn git asla adam olmassın sen hey adamcık hey!”
Molla on sekiz yıl sonra bile, kafasının bir yerinde çöreklenmiş yatan şeriat yılanının kafasını ezememiş, günün aydın benliği ve tutkularını öne çıkarmış, bunca yıl Alevi toplum içinde eriyememiş görünüyor. Hünkar Hacı Bektaş’ın canına kastetmiş olmasına rağmen, ortadan kaldırılmadı.
“Said yalnız başına Kızılırmak’ın Aksaray keçesine sürüldü. Susadı denen yere varınca yaptığına pişman oldu. Hünkâr’ın bulunduğu tarafa döndü, bir ayaküstünde kırk gün peymançeye durdu.[45]Kırk yedinci gün Sadeddin Sulucakarahöyük’e giden adamlar gördü. Onlara and verdi, adamlık edin dedi, sakalımı merkebinizin kuyruğuna bağlayın, beni de beraber götürün.”
Sadeddin’in artık benliği gururu kırılmış; yüzünü turab ederek Kızılca Halvet’inin eşiğine uzanır ve geceleyin Hünkâr’ın ayağıyla üzerine basmasını bekler. Said yeniden kabul görür ama bu kez zorlu sınavlardan geçirilir. Bir peymançeye (Dâra) daha durduktan sonra kırk gün kazanda kaynatılır, erir yok olur. Bir kırk gün daha kaynatılır, kazan açıldığında yeni doğmuş bir çocuktur Said. Yeniden kazanın kapağı kapatılır ve kırk gün daha kaynatılır. Açıldığında ham Molla Sadeddin gitmiş, pişip olgunlaşmış Said kazanın içinde oturmaktadır.[46]
Yine Vilâyetname’de anlatıldığına göre (s. 62) Said, bu olaydan sonra Makalat’ı Türkçe’ye çevirmiştir. “Hoş bir hale bürünen Said”, Hünkâr’ın sırrına ermiş; kalıplıktan kurtulup, gerçek talib olmuştur:
Sıdkı birle meydana gelen talibler bugün
Han ü manı terk edüb geçer cümle varundan
Adum Said değülken cümle müşkil halliken
Bir ayet okumuşam Hünkâr’ın esrarundan

Said Emre’nin daha sonra Hacı Bektaş Veli’nin 360 halifesi arasına katılmış ve İçil’e göndermiş olduğunu öğreniyoruz. Gölpınarlı, manzum Vilâyetname’den aşağıdaki beyitleri vererek bu bilgiyi aktarıyor:
Otururken birgün Molla Said
Dedi Hünkâr anma sözümi işid
Nan baha verdük sana İçil’i
Dem yom oynat var ana dir ol Veli
Kalkuban Molla Said oldı revan
İrişinceğiz ol il içre heman
Eyledi mesken tutup anda karar
Emr-i Hak irince kıldı intizar

3. Sevgi Kazanında Kaynayan Said Emre’ den Şiir Örnekleri Ham Sofu Olmadığını İspatlar
Molla Sadeddin, olasıdır ki, Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ı eline geçtiğinde, onu Kur’an ayetleriyle bezenmiş şeriat va’zeden bir kitap olarak okumaya başlamıştır. Ancak yapıtın özüne inip, batınını kavramaya başlayınca, “bilimle gidilmeyen yolun sonunun karanlık olduğu” bilincine ulaşmış. Aklı kendine yoldaş alıp, Hacı Bektaş’ı artık başka bir gözle görmüş ve ona bağlanmıştır.
Yukardaki deyişlerinden bölümlerde Said (kutlu, erenlere ulaşmış) olmadan önce, cümle müşkülleri çözdüğünü sandığını söylüyor. Hünkâr’ın esrarından bir ayet okuyunca dünyası değişiyor. Artık Molla Sadüddin gitmiş, Said Emre gelmiştir. Artık ne kulağı müezzinin ezan sesindedir ve ne de namaz vaktimi şaşırdım endişesi taşır. Tüm ibadetleri unutmuştur. Musa gibi Tur dağındadır ve secdeye indiğinde Hacı Bektaş’ın didarını (yüzünü) gördüğünü söylemektedir. Her nereye baksa Hacı Bektaş’la dopdoludur ve onun kapısında kul olmuştur:
Salâ geldi müezzin geldi kaamet eyledi
Kıbleye karşı yüzin tutdı niyyet eyledi
Secdeye indi yüzüm didar gördi bu gözüm
Dağıldı aklum sözüm zihnümi mat eyledi
Unutdum namazımı dosta tutdum yüzümü
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi
Ne taat var ne salat ne zikir var ne tesbih
Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi
Şol benüm secdegahum Tur dağı durur meğer
Musileyin gözlerim Tur münacat eyledi
(…)
Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi

Said Emre, Hacı Bektaş’ın irşadıyla Tasavvufun içine öyle bir dalıyor ki, Can (ruh), cisim (madde), Tanrı birliğine sarılıyor. Bu birlikteliğin sağlanması için besleyici öğeleri, Hünkâr’ın bal tadındaki sözlerinde bulup, onlara yaslanıyor. Can ve cismin besleyicilerini araştırırken, bir maddeci düşünür gibi, “ruhsal olanı, maddenin değişmesinin ürünü” görüyor açıkça. Maddi dünya onu ilgilendiriyor; can boğazdan gelir. Bütün bunlar, geçmişte inandıklarını inkâr suçu, sayılırsa da önemli bulmuyor artık. Hünkâr’ın mürüvvetine erişmiştir, bu ona yeter:
Can bir ulu kimsedür suret anun atıdur
Nice lokma yirisen suretün kuvvetidür
Nice ki yirisen çok ol denlü yürürsin tok
(…)
Cana hiç assısı yok suret maslahatıdur
Bu can nimeti kanu gelsün bulalum anı
Asayiş kılalum canı ol evliya sohbetidür
(…)
Erenün yüzi suyu himmeti arştan ulu
Kim tadarısa balı Hünkâr inayetidür
(…)
Said’in yüzüne tacı kamudan gönlü kiçi
Suça sayılmaz suçı Hünkâr’ın mürvetidür

Hacı Bektaş ve onun düşüncelerinin sevgisine tutsaktır Said. Bu aşk ile varlığını koyup gitmiş ve Didar uğruna yokluğu kabul kılmıştır. Hünkâr’ın sevgisini öğmezse Said, kendini işe yaramaz kabul etmektedir:
Işk üni arşa irer ışk gözi didar görer
Işka yarayan gönğül mutlak didara yarar
(…)
Işk da’visi uludur ışk hısımı bellüdür
İki cihan ilmini ışk bir adımda direr
Işk yokluk kabul ider varluğın koyup gider
(…)
Varluk mülkinden sonra ışk ebed ömür sürer
Dirliğin ışka virüb kendü ışka kul olup
Hünkâr ışkın öğmedin bu Said neye yarar

Said Emre, Makalat’ı Türkçe yazarken, bazan Hünkâr’ın sözlerinden coşa gelip, şiirler yazmıştır. Örneğin, Hacı Bektaş Veli, Hakikatın makamlarını belirtirken şöyle bir sıralama yapar:
“Şimdi azizim! Hakikatın birinci makamı, toprak olmak; ikinci makamı, yetmiş iki milleti ayıplamamak; üçüncü makamı, elinden geleni esirgememek; dördüncü makamı, dünyadaki bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır… Onuncu makamı, Çalap Tanrıya ulaşmaktır. Kavuşma bundadır.”
Bu vahdet, yani birlik makamıdır; insan-tanrı birlikteliğidir. Said burada hemen araya girip, coşkuyla aşağıdaki şiiri söyler. Bu makama erince insan varlığı Hak ile birleşir; varlık-yokluk, aşk-sevgi ve dünya-ahiret bir olur:
Bu makama kim ere iş bu sözü kim dere
Varlığın Hakka vere cümle âlem içinde
Kim bu sırra ermedi kendisini dermedi
Bu aşktan esrimedi ömrü zulmet içinde
Varlık yokluk birdurur aşk ve sevgi birdurur
Dünya ahret birdurur aşk-ı kadim içinde

Sonunda Said’in kendisi de sevgiyle sultanını bulmuş ve Vahdet makamında tanrıyla bütünleşmiştir. Bu aşk odu canını yağmalayınca din ve imanı terk etmiş, onu (tanrıyı) yakalamıştır. Birlik şarabını içer içmez, o güne değin kurduğu dükkânı (dünyayı) yıkıp, kazancı ziyanı bırakmıştır. Birlikten mekânlarını bulmuşlar ve artık ayrılmamaya kararlıdırlar:

Nagah yağma eyledi ışk odı canımızı
Hiç kimse nitelükden virmez nişanumuzı
Nice nişan vireler kangı yoldan soralar
Çün elden bırakdurur din ü imanumuzı
Ne imana bakdurur ne hod dine tapdurur
Kendüyle bile dutar yıkdı dükkanumuzı
Virdi birlikden şarab kıldık dükkânı harab
Cümlesini terkitdük assı ziyanumuzı
Ne assı var ne ziyan gelsün canuna kıyan
Cümlesinden geçüben bulduk sultanumuzı
(…)
Gördüm imdi bu kandan ne biter bu ma’denden
Ayrılmazuz birlikden bulduk mekanumuzı
Said imdi yürivar çün bir oldı bu ikrar
Hiç makamdan virmesün kimse nişanumuzı

Şeriatın Molla Sadüddin’i, Hacı Bektaş’ın inanç ve görüşlerine bağlanıp, Hakikat’ın Said Emre’si (kutlu aşığı) olmuştur. Aşkolsun aklın ve bilimin yolunu tutanlara, aşkolsun Said Emre’ye ve şeriatın mollalarına ders olsun! Ama asıl yolunu-süreğini unutmuşlara ve şeriat mollasını bile yola bağlayan Hacı Bektaş Veli dergâhından sapanlara, Hünkâr’ın ruhunu incitenlere ders olsun:
Bu surete geleli adum Said olalı
Gizlendi padişahlık kulam şüküre geldim
Eksüklüven hak bilür ışkun bana güç kılur
Hünkâr Said’e tımar tup beni benden aldı
Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş-ı Veli
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi[47]

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Makalat Üzerinden Sünni Gösterme Çabası
Ona ait olduğu herkesçe kabul edilen eseri Makalat’la ilgili bir iki noktaya değinmek gerek. Bugün bu eserin aslı elimizde mevcut değildir. İki kopya nüsha vardır. Biri Hatipoğluna ait diğeri Molla Sadettin’e aittir. Hemen hemen birçok çalışmaya Molla Sadettin (Said Emre) nüshası konu olmuştur. Hemen şunu belirtelim ki şayet bu eser Hünkâr Hacı Bektaş’ın elinden çıkmış bir eser olmasa dahi onun talebesini ürünü de yol hakkında temel bilgiyi verir.
Bu eserde bazılarının Sünnilik iddialarına destek veren bir takım veriler görünse de manzaranın iddia edildiği gibi olmadığını sizlere aktaralım. Şimdi ilk üç halifeye yönelik övgüler bir Sünni müderris olan eseri Türkçeye çeviren Molla Sadettine ait olmaması içten bile değildir. Ya da o günün şartları altında takiye ürünü olmadığını kim iddia edebilir ki?
İkinci nokta şeriatın kapısında bildirilen makamlarından biri olarak “ehli sünnet vel cemaat” ibaresinin kullanılmasına yönelik itirazlar. Şimdi aklı başında her Alevi-Bektaşi-Şia ehlisünnettir dikkat edin Sünni değildir. Sünnet ve cemaat ehlidir. Bugün bu düstur ne anlama geldiğini ilim sahibi Alevi dedelerince de dahi kabul edilmekte asırlardır sözlü olarak aktarıla geldiği bilinmektedir. Kaldı ki böyle bir misyonu mezheplerini sapkın olarak kabul eden bir gruba karşı üstlenmek büyük bir cesarettir.
Üçüncü ve önemli bir hususta sahabe hakkında kötü söz söylemenin, hakaret etmenin amelleri boşa çıkaracağına dair yapılan uyarıdır. Burada şunu görüyoruz ki Hünkâr’ın hitap ettiği topluluk bu açıdan dikkatsiz davranan tabiri caizse fanatik Alevi taraftarıdır. Oysa burada men edilen sahabeyi eleştirmek değil sahabeye hakaret etmektir. Kaldı ki hiçbir mümine yakışmayacak bir tavır olur. Peki bu sayılanların dışında Sünnilik iddiası taşıyacak hangi unsur vardır. Biz göremiyoruz ve kaynaksız bu maksatlı yaklaşımları doğru bulmuyoruz. Ama Makalat’ta dikkat edilmesi gerek şu husus vardır ayet ve hadislerin dışında Hz. Pirin sadece Hz. Ali ve Caferi sadıktan nakil vermesi dikkate değer olmalıdır. Bunun yanında tasavvufta geri planda bırakılan akla önem verilmesi Caferilikteki dinin kaynaklarında ki kuran,sünnet,icma ve akıl hususuyla örtüşmektedir. Kaldı ki her mutasavvıf eserinde mezhep imamlarından bahseder ama Pir dört Sünni imamın mezhebinden hiç bahsetmemiştir.

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Fevaid Üzerinden Sünni Gösterme Çabası
İşlediği konular bakımından Hacı Bektaş Veli anlayışına ters düşmeyen ve ona ait olduğu kabul edilen Fevaid adlı eserden 59. öğüt anlatılırken “İmamül Masumdan nakledilir ki”[48] ibaresinin olması İmamların Masum olduğuna dair inancın varlığını bizlere gösterir. Yine aynı eserin 37. öğüdünde İmam Muhammed Bakır ve İmam Caferi Sadık’la Enes Bin Malik arasında geçen “rıza ve teslimiyet” makamlarına ilişkin açıklama yer alır.[49] Ayrıca velayetnamede “Hz.Pir kendini tanıtırken meşrebim Muhammed Ali’dendir nasibimde Allah’tandır diyor.[50]

Sarı Saltuk’un Sünni Gösterme Çabası
Dönemin şartları doğrultusunda özelikle Anadolu’da Osmanlı Devletinin ilk yıllarında Alevi Türkmen dervişlere müsamaha gösterilirdi. Bu daha çok Türk toplumunun milli karakterini yansıtan bir tabloydu. Ve bu tabloda horasan erenlerinin Ehlibeyte olan meyli büyük ölçüde önem arzeder. Daha sonraki dönemlerde bir takım mezhepsel çekişmeler sonucu bu erenler ya Rafizilikle suçlanmış ya da Sünni camianın bir mensubu olarak gösterilmeye çalışılmıştır.
Bunun en bariz örneği “SARI SALTUK’dur.Cem Sultan için Ebul Hayr Rumi’ye yazdırılan Saltukname’de Sarı Saltuk bir numaralı Rafızi-Şii düşmanı gösterilmiştir.Saltuknameden şu iki pasajı nakledelim: “Bu mezahibi Erbaa kim sünnetü cemaat mezhebidir akvası Hanefiye mezhebidür hem mukaddem muazzamdır. ittifak-ı amme böyledir kim Maliku Hanbal ikisi Şafiye tabi oldular İmam Şafii dahi Ebu Hanifeye tabi olmuştur.” Ve bu kitapta Saru Saltuk işini gücünü bırakır nerede Şii ve Nusayri varsa kılıçtan geçirir. Ama şu pasaj dahi kanaatimce kitapta çelişkiler olduğunu ortaya koymaya yeter: “aşura-ı eyledi on birinci gün itdi on ikinci gün karalar giyüb üçgün matemi Hüseyin iderdi.Andan azm-ı meşhedi Ali idüb gelüb Meşhede türbe-i İmam Ali ziyaret etdi. Andan Kerbelaya varub İmam Hüseyini ziyaret etdi.”[51]
Saltuknamede çizilen Saru Saltık tipine karşın Kanuni döneminde yaşayan Ebu Suud Efendinin fetvasına göre Saru Saltuk bir keşiş ,bir kafirdir. Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’den Sarı Saltuk hakkında bir fetva vermesini şu suretle istemiştir: «Sinde sindeşim, halde haldaşım, ahiret karındaşım eimme-i selef bu meselede ne buyururlar ki; Saru Saltuk dedikleri şahıs evliyaullah mıdır, beyan buyurulup musap oluna.» Şeyhülislâm bu soruya «Riyazet ile kadid olmuş bir keşişdir.» cevabını vermiştir
Evet Saru Saltuk bir Alevi-Bektaşi yoluna mensup seyyit bir zattır.Ve ömrünün büyük bir kısmını dini tebliğ etmek gayesiyle geçirmiştir. Ebu Suud zihniyeti Saru Saltuğun insanlar nezdindeki duruşunu görmüş bir Alevi olan bu şahsa tahammül gösterememiştir. Kaldı ki Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, Seyit Mahmut Hayrani ile olan bağı olan birinin diğer mezheplere çok katı tavır takınmayacak bir portreye sahip olması gerekir. Bir kere buraya kadar söylenenler tarihi verilere aykırıdır. Ve yine koyu bir Sünni muharremde matem tutup İmamları ziyaret etmesi akla mantığı zorlayan hususlardır. Biz bu Saru Saltuk örneğini çarpıtmalara örnek olsun diye takdirlerinize sunuyoruz.
Sır kavramına ashab-ı kisa olayı ile getirilen yorumun yanında şu da bir gerçektir ki insanı kâmil olma yolunda mesafe kat etmiş insanlar her şeyi anlatmazlar. Keşf,mücahade,seyri suluk ve türlü riyazatlar yolu ile elde edilen Batıni bilgiler ehli olmayana anlatılmadığı gibi zaten onun anlayışının üzerindedir. Bu yolun sırları da herkese açılmaz. Hz. İmam Ali’nin bu konuda rivayet edilen şu sözü dikkate değerdir: “Şayet benim bildiğimi Selman bilse beni keser; Selma’nın bildiğini Ebuzer bilse Ebuzer Selmanı keser..” Bazen sahip olunan ilmi açıklamak Şer’an caiz değildir.Her şeyin bir sınırı vardır. “iki denizi salmış birbirlerine kavuşurlar aralarında bir engel var birbirlerine geçip karışmıyorlar.”[52]
Ancak bütün bu anlatımlara rağmen sekahum sırrı –ki aslında belirttiğimiz aşk şarabı, vecd ile kendinden geçen mutmain olmuş gönlün eriştiği huzurdur- içki,dünyevi şarap olarak algılanmış ve toplumun zihninde yer edinmiştir. Hz. pirin içkiye karşı sert tutumuna karşın başka bir takım inançların yarattığı etkileşim sonucu içki bu yolda mübah görünmüştür. İşte bütün bunlardan sıyrılmanın tekrar hakiki coşkuyu yaşayacak nesilleri yetiştirmenin yolu Kuran’a, Ehlibeyte ve erenlerin sözlerine gönül kapılarımızı açmak olacaktır.
Salat ve selam insanların en hayırlısı, Habibullah Hz. Muhammed Mustafa efendimize ve ona veli ve vasi olan hanedanı Ehlibeyte olsun. Ve yine salat-u selam O’nun ahlakını meslek edinen başta Hacı Bektaş Veli ve cümle erenlere olsun.. Aşk ile …HU

Kaynaklar:

1. Müstedrek-us Sahihayn, c.3, s.143.
2. Sahih-i Müslim, “Fezail-i Ehl-i Beyt” babı, c.7, s.130, hadis: 2424;
3. Müstedrek-us Sahihayn, c.3, s.147;
4. Taberi, Dürr-ül Mensur-i Suyuti, Zemahşeri, Razi ve… tefsirleri; Sünen-i Beyhaki, c.2, s.149 ve diğer kaynaklar.
5. Tirmizi c5 sy 327-328 (ayrıca Ahmet Bin Hanbel,Müslim de hadis kitaplarında bu hadisi nakletmişlerdir)
6. Tefsir-i Suyuti, c.5, s.198-199;
7. Sahih-i Tirmizi, c.13, s.248;
8. Müsned-u Ahmed, c.2, s.292 ve c.6, s.306;
9. Usd-ul Gabe, c.4, s.29 ve c.2, s.297;
10. Tahzib-ut Tahzib, c.3, s.297;
11. Müstedrek-us Sahihayn, c.2, s.147, 416;
12. Sünen-i Beyhaki, c.2, s.150;
13. Usd-ul Gabe, c.5, s.289, 521;
14. Tarih-i Bağdad, c.9, s.126.
15. İstiab, c.2, s.598;
16. Usd-ul Gabe, c.5, s.174,
17. Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 168.
18. Hasais-un Nesai, s.11,
19. Riyaz-un Nazara, c.2, s.269,
20. Mecma-uz Zevaid, c.9, s.119-207; Tefsir-i Suyuti.
21. Suyuti’nin Dürr-ül Mensur tefsiri.
22. Sahih-i Tirmizi, c.3, s.171-172.
23. Müstedrek-üs Sahihayn, c.3, s.172;
24. Tefsir-i Taberi, Tathir ayetinin tefsiri hakkında.
25. Usd-ul Gabe, c.5, s.174, .
26. Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 169.
27. http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Virani.htm
28. http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/SahHatayi.htm(-Bazı kaynaklarda Pir Sultan olarak geçmektedir.)
29. Tarikat-ı Aliye-i Bektaşiye,Mehmed Süreyya,sy-24
30. Bektaşilik Alevilik Nedir?,B.Noyan sy-68
31. http://www.zulfikaralevibektasi.com/
32. SEZGİN, Abdüllkadir : HACI BEKTAŞ VELİ VE BEKTAŞİLİK, 3.b., İstanbul, Sezgin Neşriyat, 1991: 19-20)
33. SUNAR, Cavit: MELAMİLİK VE BEKTAŞİLİK, Ankara, AÜ. İlahiyat Fakültesi Yaynları,1975:37),
34. EYUBOĞLU, İsmet Zeki : BÜTÜN YÖNLERİYLE HACI BEKTAŞ VELİ : YAŞAMI, DÜŞÜNCELERİ, ÇEVRESİ, ETKİSİ, İstanbul, Özgür Yayın Dağıtım 1989::60),
35. ÖZTÜRK, Yaşar Nuri :TARİHİ BOYUNCA BEKTAŞİLİK, İstanbul, Yeni Boyut Yayınları . 1990: 51-521
36. BİLGE, Süheyla Kurtuluş: OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA BEKTAŞİ TEKKELERİ, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bl. Basılmamış Mezuniyeti Tezi, 197S.
37. DEMİRBÜKER, İlknur : HACI BEKTAŞI VELİ KÜLLİYESİ, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Yayınlanmamış Lisans Tezi lstanbul, 1966.
38. GÖNEN, Figen : OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN KURULUŞ DÖNEMİNDE MERKEZİ İKTİDAR-SUFİ ÇEVRE İLİŞKİLERİ (1300-1450) , H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Ankara 1993.
39. HASLUCK, F.W. : ANADOLU VE BALKANLAR’DA BEKTAŞİLİK, Haz: Yücel Demirel, İstanbul, Ant Yayınları, 1995.
40. KILIÇ, Rüya : HİLAFET MÜCADELELERİNİN İSLÂM TARİHİNDE VE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA TOPLUMSAL YAPIDAKİ İZDÜŞÜMÜ: SEYYID VE ŞERİFLER, Ankara, H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 1994. *KÖPRÜLÜ, Orhan F. : TARİHİ KAYNAKLAR OLARAK XIV.VE XV. ASIRLARDA ANADOLU’DA BAZI TÜRKÇE MENAKIBNAMELER, İ.Ü., Basılmamış Doktora Tez~ I951.
41. ŞEN, Gültekin : TARİH İÇİNDE HACIBEKTAŞ, F.Ü. Tarih Bl., Yayınlanmamış Lisans Tezi, 1989.
42. TOKCAN, Celal : HACI BEKTAŞ VELİ VE BEKTAŞİLİK, F.Ü. Tarih Bl., Yayınlanmamış Lisans Tezi, 1989.
43. UYSALLAR, Ferhunde: BEKTAŞİLİK, İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Basılmamış Lisans Tezi, İstanbul, 1946.
44. YAVUZER. Hasan: HACI BEKTAŞ YÖRESİ BEKTAŞİ İNANÇLARININ DİN SOSYOLOJİSİ YÖNÜNDEN İNCELENMESİ. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, 1993.
45. KANTUR, Haluk: BEKTAŞİLİK NİÇİN BATILDIR, İstanbul, Karnıca Matbaacılık, 1961.
46. İSHAK EFENDI : KAŞİFÜ’L – ESRAR VE DAFİÜ’L- EŞRAR, İstanbul, 1290 ( 1873).
47. ELVAN ÇELEBİ : MENAIiIBU’L-KUDSİYI’E Fİ MENASIBİ’L – ÜNSİYYE, (BABA İLYAS-I HORASANİ VE SÜLALESİNİN MENKABEVİ TARİHİ), Haz.: İsmail E.ERÜNSAL, A.Yaşar OCAK, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Faküftesi Yaymlan, 1984.
48. OCAK, Ahmet Yaşar : BABAİLER İSYANI, ALEVİLİĞİN TARlHSEL ALTYAPISI YAAUT ANADOLU’DA İSLÂM TÜRK HETERODOKSİSİNİN TEŞEKKÜLÜ, İstanbul, Dergah Yayınlan, 1996
49. OCAK, Ahmet Yaşar . OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA MARJİNAL SUFİLİK: KALENDERİLER (IOV-XVrt YÜZYILLAR) Ankara, TTK Yaymlan, 1992.
50. GÖLPINARLI, Abdülbaki: MANAKIB-I HACI BEKTAŞ-I VELİ “VİLAYETNAME” , İstanbul, İnkılap Kitabevi, 1958.
51. NOYAN, Bedri (Der.): FİRDEVS-İ RUMİ MANZUM HACI BEKTAŞ-I VELİ MANZUM VİLAYETNAMESİ, Ankara, 1986.
52. MEHMED SÜREYYA MÜNCI BABA: TARİKAT-İ ALİYE-İ BEKTAŞİYE, İstanbul, Kanaat Kitaphanesi, 1338(1914).
53. MEHMED SÜREYYA MÜNCI BABA: TARİKAT-I ALİYE-İ RİFAİYE, BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİLER, İstanbul, Kanaat Kitaphanesi, 1335 (1911).
54. MEHMED SllREYYA (Münci Baba ) : BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİLER, İstanbul, Şems Matbaası, 1914/1330. *Yeni Baskı: TARİKAT-I ALİI’YE-İ BEKTAŞİYE (YÜCE BEKTAŞİ TARİKATI), Sadeleştiren: Ahmet Gültaş, Ankara, Diyanet Vakfı Yayınları, 1995.+
55. NECIB ASIM: BEKTAŞİ İLM-İ HALİ, İstanbul, Kanaat Kütüphanesi, 1343/1925.
56. A. RIFKI: BEKTAŞİ SIRRI, 4 cilt, İstanbul, Asır Matbaası ve Kitabevi, 1325-I328 (I909-1912).
57. A.RIFKI: BEKTAŞİ SIRRININ MÜDAFASINA MUKABELE, Dersaadet, Asır Matbaası, 1327(1911)
58. AHMED CEMALEDDIN ÇELEBI: BEKTAŞİ SIRRI NAM RİSALEYE MÜDAFAA, Musahhı’hi: Rıza Lütfı, İstanbul, Manzumei Effcâr Matbaası, I328 (1910).
59. AHMED SIRRI BABA : ERRİSALETÜ’L-AHMEDİYYE Fİ TARİHİ’T TARİKATÜ’L-BEKTAŞİI’YE Bİ-MISR’İL-MAHRUSE, Kahire, Matbuatu’ş Şark-ı Şarig Hayzan elMersule, 193?.
60. AHMET RIFAT : MİRATÜ’L MAKASİD Fİ DEF’İL-MEFASİD, İstanbul, İbrahim Efendi Matbaası, 1295 (1876).
61. AYTEKİN, Sefer (Haz.) : VELAYETNAM~İ HACI BEKTAŞ VELİ – HACI BEKTAŞ VELİ’NİN HAYATI, Ankara, Emek Basım-Yayım Evi, ty.
62. BABINGER, Franz. – Fuad KÖPRÜLÜ: ANADOLU’DA İSLÂMİI’ET, Çev: Ragıp Hulusi, Haz. Mehmet Kanar, İstanbul, İnsan Yayınları,, 1996
63. BAYRAM, Mikail: FATMA BACI VE BACIYAN-I RUM, Konya, Damla Matbaacılık, 1994
64. BİRGE. John Kingsley: BEKTAŞİLİK TARİHİ, Çev.Reha ÇAMUROĞLU, İstanbul, Ant Yayınları, 1991
65. BOZBEYOĞLU, Hulusi : BEKTAŞİLİĞİN İSLÂMİYETİN YAYILMASINDAKİ ETKİSİ, İstanbul, Özaydm Matbaası, 1972.
66. BOZKURT, Fuat (Haz.) : BUYRUK, İstanbuI, Anadolu Matbaası, 1982
67. COŞAN, Esat: MAKAKAT, HACI BEKTAŞ-I VELİ, Ankara, Seha Neşıiyat, 1986.
68. COŞKUNEREN, Hüseyin Haki: TARİKATI ALİYEYİ BEKTAŞİYE EVRADI ŞERİFİ , ty
69. ÇAVDARLI, Rıza : BEKTAŞİ SIRRI ÇÖZÜLDÜ. HACI BEKTAŞİ VELİ’N1N HAYATI, FAALİYETİ, SİYASETİ, TÜRKÇÜLÜĞÜ, İstanbul, Aydınlık Matbaası, 1944.
70. ÇELEBI CEMALETTIN EFENDI: MÜDAFAA, Dersaadet, 1338.
71. DERVIŞ RUHULLAH: BEKTAŞİ NEFESLERİ, İstanbul, Osmaniye Matbaası, 1340 (1924)
72. ÖZTÜRK Mürsel; HACI BEKTAŞ VELİ VE ÇEVRESİNDE OLUŞAN KÜLTÜR DEĞERLERİ BİBLİYOGRAFYASI (DENEME), Kükür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s.3
73. Yunus Emre ve Tasavvuf, İst.1961, s. 280–294
74. Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname, İstanbul–1990, s. 55–56.
75. İsmail Kaygusuz Görmediğim Tanrıya Tapmam- Alevilik ve Materyalizm
76. Fevaid,Çev.Baki Öz,sy-54
77. Hünkar Hacı Bektaş Veli,M.Seroğlu Velayetname Böl.sy-23
78. Saltuknamede Rafizi Düşmanlığı,Helga Anotshofer

Dipnotlar :

[1] İsmet Zeki Eyuboğlu secereyi verirken bu halkada İmam Ca’fer Sadık’ı atlamış ve İmam Musa Kâzım’dan sonra da şecereyi on ikinci İmam Muhammed Mehdi’ye taşımıştır. Ancak İmam Muhammed Mehdi’nin çocuk yaşta kaybolduğu (gaib olduğu) ve onun ile ilgili yaşam ve evlilik kaydına dair bilgiye rastlanamadığı gerçeğini atlamıştır.
[2] Bu halka yer alan isme kimi kayıtlarda Es-Seyyid Mehmet olarak yer verilmiştir. (SEZGİN, Abdüllkadir : HACI BEKTAŞ VELİ VE BEKTAŞİLİK, 3.b., İstanbul, Sezgin Neşriyat, 1991: 19-20)
[3] SUNAR, Cavit: MELAMİLİK VE BEKTAŞİLİK, Ankara, AÜ. İlahiyat Fakültesi Yaynları,1975:37), ( SEZGİN, Abdülkadir : HACI BEKTAŞ VELİ VE BEKTAŞİLİK, 3.b., İstanbul, Sezgin Neşriyat, 1991:19-20),( EYUBOĞLU, İsmet Zeki : BÜTÜN YÖNLERİYLE HACI BEKTAŞ VELİ : YAŞAMI, DÜŞÜNCELERİ, ÇEVRESİ, ETKİSİ, İstanbul, Özgür Yayın Dağıtım 1989::60), (ÖZTÜRK, Yaşar Nuri :TARİHİ BOYUNCA BEKTAŞİLİK, İstanbul, Yeni Boyut Yayınları . 1990: 51-521
[4] BİLGE, Süheyla Kurtuluş: OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA BEKTAŞİ TEKKELERİ, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bl. Basılmamış Mezuniyeti Tezi, 197S. *DEMİRBÜKER, İlknur : HACI BEKTAŞI VELİ KÜLLİYESİ, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Yayınlanmamış Lisans Tezi lstanbul, 1966. *GÖNEN, Figen : OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN KURULUŞ DÖNEMİNDE MERKEZİ İKTİDAR-SUFİ ÇEVRE İLİŞKİLERİ (1300-1450) , H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Ankara 1993. *HASLUCK, F.W. : ANADOLU VE BALKANLAR’DA BEKTAŞİLİK, Haz: Yücel Demirel, İstanbul, Ant Yayınları, 1995. *KILIÇ, Rüya : HİLAFET MÜCADELELERİNİN İSLÂM TARİHİNDE VE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA TOPLUMSAL YAPIDAKİ İZDÜŞÜMÜ: SEYYID VE ŞERİFLER, Ankara, H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 1994. *KÖPRÜLÜ, Orhan F. : TARİHİ KAYNAKLAR OLARAK XIV.VE XV. ASIRLARDA ANADOLU’DA BAZI TÜRKÇE MENAKIBNAMELER, İ.Ü., Basılmamış Doktora Tez~ I951. *ŞEN, Gültekin : TARİH İÇİNDE HACIBEKTAŞ, F.Ü. Tarih Bl., Yayınlanmamış Lisans Tezi, 1989. *TOKCAN, Celal : HACI BEKTAŞ VELİ VE BEKTAŞİLİK, F.Ü. Tarih Bl., Yayınlanmamış Lisans Tezi, 1989. *UYSALLAR, Ferhunde: BEKTAŞİLİK, İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Basılmamış Lisans Tezi, İstanbul, 1946.
[5] YAVUZER. Hasan: HACI BEKTAŞ YÖRESİ BEKTAŞİ İNANÇLARININ DİN SOSYOLOJİSİ YÖNÜNDEN İNCELENMESİ. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, 1993.
[6] KANTUR, Haluk: BEKTAŞİLİK NİÇİN BATILDIR, İstanbul, Karnıca Matbaacılık, 1961.
[7] İSHAK EFENDI : KAŞİFÜ’L – ESRAR VE DAFİÜ’L- EŞRAR, İstanbul, 1290 ( 1873).
[8] ELVAN ÇELEBİ : MENAIiIBU’L-KUDSİYI’E Fİ MENASIBİ’L – ÜNSİYYE, (BABA İLYAS-I HORASANİ VE SÜLALESİNİN MENKABEVİ TARİHİ), Haz.: İsmail E.ERÜNSAL, A.Yaşar OCAK, İstanbul, İ.Ü. Edebiyat Faküftesi Yaymlan, 1984. *OCAK, Ahmet Yaşar : BABAİLER İSYANI, ALEVİLİĞİN TARlFISEL ALTYAPISI YAAUT ANADOLU’DA İSLÂM TÜRK HETERODOKSİSİNİN TEŞEKKÜLÜ, İstanbul, Dergah Yayınlan, 1996 *OCAK, Ahmet Yaşar . OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA MARJİNAL SUFİLİK: KALENDERİLER (IOV-XVrt YÜZYILLAR) Ankara, TTK Yaymlan, 1992.
[9] GÖLPINARLI, Abdülbaki: MANAKIB-I HACI BEKTAŞ-I VELİ “VİLAYETNAME” , İstanbul, İnkılap Kitabevi, 1958. *NOYAN, Bedri (Der.): FİRDEVS-İ RUMİ MANZUM HACI BEKTAŞ-I VELİ MANZUM VİLAYETNAMESİ, Ankara, 1986.
[10] MEHMED SÜREYYA MÜNCI BABA: TARİKAT-İ ALİYE-İ BEKTAŞİYE, İstanbul, Kanaat Kitaphanesi, 1338(1914). *MEHMED SÜREYYA MÜNCI BABA: TARİKAT-I ALİYE-İ RİFAİYE, BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİLER, İstanbul, Kanaat Kitaphanesi, 1335 (1911). *MEHMED SllREYYA (Münci Baba ) : BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİLER, İstanbul, Şems Matbaası, 1914/1330. *Yeni Baskı: TARİKAT-I ALİI’YE-İ BEKTAŞİYE (YÜCE BEKTAŞİ TARİKATI), Sadeleştiren: Ahmet Gültaş, Ankara, Diyanet Vakfı Yayınları, 1995.+ *NECIB ASIM: BEKTAŞİ İLM-İ HALİ, İstanbul, Kanaat Kütüphanesi, 1343/1925.
[11] A. RIFKI: BEKTAŞİ SIRRI, 4 cilt, İstanbul, Asır Matbaası ve Kitabevi, 1325-I328 (I909-1912). *A.RIFKI: BEKTAŞİ SIRRININ MÜDAFASINA MUKABELE, Dersaadet, Asır Matbaası, 1327(1911). *AHMED CEMALEDDIN ÇELEBI: BEKTAŞİ SIRRI NAM RİSALEYE MÜDAFAA, Musahhı’hi: Rıza Lütfı, İstanbul, Manzumei Effcâr Matbaası, I328 (1910). *AHMED SIRRI BABA : ERRİSALETÜ’L-AHMEDİYYE Fİ TARİHİ’T TARİKATÜ’L-BEKTAŞİI’YE Bİ-MISR’İL-MAHRUSE, Kahire, Matbuatu’ş Şark-ı Şarig Hayzan elMersule, 193?. *AHMET RIFAT : MİRATÜ’L MAKASİD Fİ DEF’İL-MEFASİD, İstanbul, İbrahim Efendi Matbaası, 1295 (1876). *AYTEKİN, Sefer (Haz.) : VELAYETNAM~İ HACI BEKTAŞ VELİ – HACI BEKTAŞ VELİ’NİN HAYATI, Ankara, Emek Basım-Yayım Evi, ty. *BABINGER, Franz. – Fuad KÖPRÜLÜ: ANADOLU’DA İSLÂMİI’ET, Çev: Ragıp Hulusi, Haz. Mehmet Kanar, İstanbul, İnsan Yayınları,, 1996 *BAYRAM, Mikail: FATMA BACI VE BACIYAN-I RUM, Konya, Damla Matbaacılık, 1994 *BİRGE. John Kingsley: BEKTAŞİLİK TARİHİ, Çev.Reha ÇAMUROĞLU, İstanbul, Ant Yayınları, 1991 BOZBEYOĞLU, Hulusi : BEKTAŞİLİĞİN İSLÂMİYETİN YAYILMASINDAKİ ETKİSİ, İstanbul, Özaydm Matbaası, 1972. *BOZKURT, Fuat (Haz.) : BUYRUK, İstanbuI, Anadolu Matbaası, 1982 *COŞAN, Esat: MAKAKAT, HACI BEKTAŞ-I VELİ, Ankara, Seha Neşıiyat, 1986. *COŞKUNEREN, Hüseyin Haki: TARİKATI ALİYEYİ BEKTAŞİYE EVRADI ŞERİFİ , ty *ÇAVDARLI, Rıza : BEKTAŞİ SIRRI ÇÖZÜLDÜ. HACI BEKTAŞİ VELİ’N1N HAYATI, FAALİYETİ, SİYASETİ, TÜRKÇÜLÜĞÜ, İstanbul, Aydınlık Matbaası, 1944. *ÇELEBI CEMALETTIN EFENDI: MÜDAFAA, Dersaadet, 1338. *DERVIŞ RUHULLAH: BEKTAŞİ NEFESLERİ, İstanbul, Osmaniye Matbaası, 1340 (1924)
[12] Vilâyetnâme’ye göre Lokmân-ı Perende, babası tarafuıdan Hacı Bektaş Veli’nin terbiyesi ile görevlendirilmiştir ve Ahmed-i Yesevî’nin halifesidir. Bu zat hakkında bütün bilgimiz bundan ibarettir. Bununla beraber, Revzatu’s-Safâ, Habîbu’s-Siyer ve Nefehâtu’RÜns’de, XI. Yüzyılda yaşamış ünlü melâmetî şeyhi Ebü Saîd-I Ebü’l-Hayr ile çağdaş bir Şeyh Lokmân-ı Serahsî’den bahsedilinektedir. İlk iki kaynakta yalinzca mezannın Herat’ta bulunduğu kaydedilmiş, üçüncüsünde ise, Lokmân-ı Serahsî ile Lokmân-ı Perende’nin aynı kişi olduğunu zannetirecek bir menkabe anlatılmıştır. Dolayısıyla buna dayanarak Lokmân-ı Serahsî’ nin aynı zamanda Lokmân-ı Perende (… Lokman) diye de tanınmış olabileceği ihtimali kuvvetlidir.
[13] ÖZTÜRK Mürsel; HACI BEKTAŞ VELİ VE ÇEVRESİNDE OLUŞAN KÜLTÜR DEĞERLERİ BİBLİYOGRAFYASI (DENEME), Kükür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1991, s.3
[14] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/SahHatayi.htm
[15] Ahzab Süresi 33. Ayet:Ve karne fî buyûtikunne ve lâ teberrecne teberrucel câhiliyyetil ûlâ ve ekımnes salâte ve âtînez zekâte ve atı’nallâhe ve resûlehu, innemâ yurîdullâhu li yuzhibe ankumur ricse ehlel beyti ve yutahhirakum tathîrâ(tathîran).
1. ve karne : ve karar kılın, oturun
2. fî : içinde
3. buyûti-kunne : sizin (bayanların) evleriniz
4. ve lâ teberrecne : ve (ziynetlerinizi, süslerinizi) açığa vurmayın
5. teberruce : açığa vurma, belli etme
6. el câhiliyyeti : cahiliyye, cahillik
7. el ûlâ : evvelki, önceki
8. ve ekımne es salâte : ve namazı ikame edin
9. ve âtîne ez zekâte : ve zekâtı verin
10. ve atı’nallâhe (atı’ne allâhe) : ve Allah’a itaat edin
11. ve resûle-hu : ve onun resûlü
12. innemâ : sadece, yalnız
13. yurîdullâhu (yurîdu allâhu) : Allah istiyor
14. li yuzhibe : gidermek
15. an-kum : sizden
16. er ricse : günah
17. ehle el beyti : ehli beyt, ev halkı
18. ve yutahhire-kum : ve sizi temizliyor
19. tathîren : temiz, tertemiz olarak
[16] Müstedrek-us Sahihayn, c.3, s.143.
[17] Sahih-i Müslim, “Fezail-i Ehl-i Beyt” babı, c.7, s.130, hadis: 2424; Müstedrek-us Sahihayn, c.3, s.147; Taberi, Dürr-ül Mensur-i Suyuti, Zemahşeri, Razi ve… tefsirleri; Sünen-i Beyhaki, c.2, s.149 ve diğer kaynaklar.
[18] Müstedrek-us Sahihayn, c.3, s.147.
[19] Tirmizi c5 sy 327-328 (ayrıca Ahmet Bin Hanbel,Müslim de hadis kitaplarında bu hadisi nakletmişlerdir)
[20] Tefsir-i Suyuti, c.5, s.198-199; Sahih-i Tirmizi, c.13, s.248; Müsned-u Ahmed, c.2, s.292 ve c.6, s.306; Usd-ul Gabe, c.4, s.29 ve c.2, s.297; Tahzib-ut Tahzib, c.3, s.297; Müstedrek-us Sahihayn, c.2, s.147, 416; Sünen-i Beyhaki, c.2, s.150; Usd-ul Gabe, c.5, s.289, 521; Tarih-i Bağdad, c.9, s.126.
[21] İstiab, c.2, s.598; Usd-ul Gabe, c.5, s.174, Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 168.
[22] Müsned-u Ahmed, c.1, s.330; Hasais-un Nesai, s.11, Riyaz-un Nazara, c.2, s.269, Mecma-uz Zevaid, c.9, s.119-207; Tefsir-i Suyuti.
[23] Riyaz-un Nazara, c.2, s.269, Mecma-uz Zevaid, c.9, s.119-207; Suyuti’nin Dürr-ül Mensur tefsiri.
[24] Tefsir-i Suyuti, Tarih-i Bağdad, c.10, s.278, Mecma-uz Zevaid, c.9, s.167-169.
[25]Hasais-un Nesai, s.4 – 5; Sahih-i Tirmizi, c.3, s.171-172.
[26] Sahih-u Tirmizi, c.13, s.248, Mecma-uz Zevaid, c.9, s.206; Tefsir-i Taberi; Suyuti.
[27] Müstedrek-üs Sahihayn, c.3, s.172; Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 146 ve 172.
[28] Tefsir-i Taberi, Tathir ayetinin tefsiri hakkında.
[29] “ve’mur ehleke ayetinin tefsirinde İbn-i Abbas’ın rivayeti Suyuti-nin Dürr-ül Mensur’unda ve yine Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 168’de gelmiştir.
[30] İstiab, c.2, s.598; Usd-ul Gabe, c.5, s.174, Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 168.
[31] Mecma-uz Zevaid, c.9, s. 169.
[32] Aleviler, Caferiler, Kızılbaşlar, Kalenderiler, Nimetullahiler ve Bektaşiler gibi tarikat gruplarının hepsi İsnaaşeriyye mensubudur. Ayrıca İsmaililer ve Zeydiler İmamet’i kabul etmelerine rağmen İmamların 12 tane olmadığını ve sıralarının değişik olduğunu iddia ederler. İsnâaşeriyye mezhebinden olanlar, imamlara inanç gibi Şiilik inancının birçok öğretilerini ilişkin mezheplerle paylaşsalar da İsmaililer ve Zeydiler ile imam sayısında uyuşmazlar. Ayrıca imamların teselsülü konusunda da birleşemezler. Genel olarak imamın tanımı ve rolü konusunda da farklı görüşleri bulunmaktadır. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0sn%C3%A2a%C5%9Feriyye
[33] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Virani.htm
[34] Tarikat-ı Aliye-i Bektaşiye,Mehmed Süreyya,sy-24
[35] Tarihi Boyunca Bektaşilik,Y.Nuri Öztürk sy-217-218
[36] Bektaşilik Alevilik Nedir?,B.Noyan sy-68
[37] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/SahHatayi.htm(-Bazı kaynaklarda Pir Sultan olarak geçmektedir.)
[38] a.g.e sy-288
[39] http://www.zulfikaralevibektasi.com/
[40] a.g.e sy-68
[41] Tarikat-ı Aliye-i Bektaşiye,sy-65
[42] Yunus Emre ve Tasavvuf, İst.1961, s. 280–294
[43] Abdülbaki Gölpınarlı, Vilayetname, İstanbul–1990, s. 55–56.
[44] A. Gülvahaboğlu, Hacı Bektaş Veli (s. 72)
[45] özünü dâra çekti
[46] Vilayetname, s. 123.
[47] İsmail Kaygusuz Görmediğim Tanrıya Tapmam- Alevilik ve Materyalizm, kitabından
[48] Fevaid,Çev.Baki Öz,sy-54
[49] Fevaid,sy-45
[50] Hünkar Hacı Bektaş Veli,M.Seroğlu Velayetname Böl.sy-23
[51] Saltuknamede Rafizi Düşmanlığı,Helga Anotshofer
[52] Rahman Süresi-19-20 ayetler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir