“BEKTAŞİLİĞİN TANIMI”- Fakîr Şakir Keçeli Baba Erenler

[sonudur]

[aforizm]

BEKTAŞİLİĞİN İBTİDÂSI [başlangıcı] DİĞER TARİKATLARIN İNTİHÂSIDIR[1]

Başlığa koyduğum özdeyiş tam anlamıyla gerçeklerle uyuşmaktadır. Gerçekten de Bektaşîlik ve onun halklaşması anlamına gelen Alevîlik, Orta Çağ’da tarih sahnesine çıkmış olmasına karşın, çağının çok çok ilerisindedir. O,  insanları kusurlarından arındıran veya arındırmayı amaçlaşan bir eğitim kurumudur.

Bektaşîliğin bu eğitici özelliğini, mutasavvıflara ait şu özdeyiş, çok güzel anlatır:” Bütün Yolların arındıramadığı insanı Bektaşîlik arıtır. Bektaşîliğin arıtamadığını ise teneşir paklar”.

Konuyu ayrıntılarıyla ele almadan önce,  şu hususu belirtmekte yarar görüyorum:

Türkiye ve Rumeli [Balkanlar]’inde yaşayan Bektaşîler ya da Alevîler şu üç gurupta toplanmışlardır:

* Babagân Bektaşîleri.

* Nevşehir İli’ne bağlı Hacıbektaş İlçesi’nde oturan ve “çelebi” adıyla anılan aydınlatıcılara bağlı Çelebiyânlar.

* Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan ve bazı ocaklara bağlı olan Dedegânlar

Bu üç gurup  arasında, inanç, yaşam tarzı, ahlâk anlayışı açısından en ufak bir fark yoktur. Fakat Alevîlik; Bektaşîlik gibi, entellektüel  [2] değildir. Daha sadedir ve daha kestirme yöntemler uygular.

Fakîr Bektaşîliği tanımlarken;” Alevîliğin akademisidir” diyorum. Alevîliği tanımlarken de;” Bektaşîliğin;  pazar için değil de kendi gereksinimleri için üretim yapan, kapalı toplumlara uyarlanmasıdır” derim.

Bazı aydınlatıcılar [dedeler] ve yazarlar;” Alevîlik Bektaşîlikten önce de vardı. Bektaşîlik Hacı Bektâş Velî ile birlikte tarih sahnesine çıktı. Bu nedenle asıl olan Alevîliktir” derler. Şüphesiz Alevîlik, bırakın 12-13. yüzyılları, Hz. Peygamber zamanında bile vardı. Fakat o Alevîlik ile bu gün Balkanlar’la Anadolu’da yaşayan Alevîlik arasında Ehl-i beyt’e bağlılık dışında  ortak nokta yoktur. O Alevîlikle, Arap Dünyası’nda değil de, Anadolu’da veya Balkanlar’da yaşayan Sünnîlik arasında ortak nokta daha fazladır.

Soruna felsefe, sosyoloji, tarih bilimi açısından yaklaşırsak ve kalıpların, yani şeklin [merasimin] etkisinden kurtulursak Bektaşîliğin bir tarikat olmadığını rahatlıkla kavrarız.

 Şüphesiz zaman zaman yöntem [usûl]  veya şekil öz kadar önemlidir. Fakat şekle takılanlar da Hakikatı asla göremezler. Çağımızın Hâcegânı Hasan Lütfi Şuşud şekle kul olmayı şu sözlerle eleştirmiştir;

Hakâiki [hakikatları] bulamayanlar merâsimi [ töreni/şekli] din edinirler”. [3]

Nitekim Bedri Noyan Dedebaba’da Bektaşîliğin bir tarikat olmadığı kanısındadır. Bu kanısını da 13 Cildi bulan dev yapıtında sık sık yinelemiştir.

Peki Bektaşîlik nedir?

Bosna’da yaşayan Senad Miceijevic kardeş  Naul Bektasijskog Tarikata adlı bir kitap yazmıştı. Fakîr’den bu kitaba bir önsöz yazmamı istedi. Fakîr o kitaba yazdığım önsözde şunları yazdım:

“ Bektaşîlik Allah’ınbilerek kusurlarıyla birlikte yarattığı insanı, kusurlarından tam olarak arındıran ve onu Allah Ahlâkı’yla ahlâklandıran okulun adıdır [ Age s. 284]”.

“ Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Bektaşîlik/ Alevîliğin kurucusu; Alevîliğin diliyle söylersek Pîri,Ser Çeşme [Baş Pınar]” diye de anılan Hünkâr Hacı Bektâş Velî’dir. O’nun Türk kavmine mensup olduğu yadsınması olanaksız bir gerçektir”. Bu nedenle, Anadolu/Balkanlar da yaşayan Bektaşîlik/Alevîlik Türk’ün İslâm dini yorumudur. O asla bir tarıkat değildir. Osmanlı yönetimi ve bu yönetim altında yaşayanlar Bektaşîliğe, tarikat adını vermişse, o günün Bektaşîleri de buna itiraz etmemişse, buradan hareketle ona “tarikattır” diyemeyiz. Yapmamız gereken yanlışı yinelemek değil, gerçeği söylemek ve Bektaşîlikte tarikat formatlarının olmadığını, ısrarla ileri sürmektir.

Evet Bektaşîlik Türk Kavmi’ne mensup olanların İslâm yorumudur. Fakat Bektaşîlik/Alevîlik;” Bütün insanlığın ortak malıdır. Çünkü onda Platon [Eflatun]’un, Hıristiyan Uygarliği’nin çocuğu olan ve İskenderiye Okulu’ndan yetişen Plotünüs’ün, Pers [İran] da yeşeren ve zenginleşen İslâm tasavvufununun, Eski Mısır ve Hint Felsefesi’nin vb. izlerini bulabilirsiniz” [4]

Bektaşîlik/Alevîlik; kuralcı değildir. Bir inancın, bir halkın, bir kavmin bahçesinde veya binasında bir güzellik görmüşse ona gözünü kapatmamış ve sırtını dönmemiştir. Hemen o güzelliği İslâmlaştırmış ve millileştirmiştir. Ardından da, onu Bektaşîleştirip, kendi bahçesine dikmiş ya da binasının bir duvarına koymuştur. Pir Sultan Abdal:

Halimizi hal eyledik

Yolumuzu yol eyledik

Her çiçekten bal eyledik

Arıya saydılar bizi

derken; 19 yüzyılın bektaşîlerinden Kalecikli Mirâtî Baba merhum;

Amennâ deyuben ikrâr eyledik

Erenler Bezmine lâ şekcesine

Hakikat bağında yetiştik bittik

Bûy aldık her gülden çiçekçesine[5]

sözleriyle Bektaşîliğin evrenselliğini anlatmıştır.

Türk Kavmi’nin eseri olan Bektaşîlik/Alevîlik asla ırkçı değildir ve ırkçılığa tarihi boyunca karşı çıkmıştır. Bektaşîliği tam anlamıyla özümseyenler, yani kendi özlerinde bulunan Tanrısal Cevherle tanışanlar,” yetmiş iki millete bir gözle bakmak” zorundadırlar. Çünkü Hakikat Kapısı’nın makamlarından birisi de;” yetmiş iki millete bir gözle bakmak”tır.

Bir insan önce bir anne ve babadan doğar. Bektaşî olması için o insanın ikinci doğumunu yapması gerekir. Bu ikinci doğumda aydınlatıcısı [mürşidi] kendisini Bektaşîlğe kabul eden Baba Erenler’dir. Annesi ise, yol göstericisi [rehberi]’dir. Üçüncü yükselişte [mi’rac’da] o insan Hz. Âdem’le Havva’nın çocuğudur. Dördüncü boyut değişiminde ise onun,” babası gök anası ise yerdir”. Hakikat Kapısına giren insan bir kavmin, bir ulusun,  bir ailenin, bir kabilenin çocuğu olmayıp bütün evrenin çocuğudur.

Bektaşîliğin bu felsefesi sayesinde Rumeli’nde [Balkanlar’da] yaşayan farklı kavimler ve inaç toplulukları birbirlerini kırmadan, incitmeden üç yüz yıl yan yana yaşadılar, Balkanlar da Kurt la Kuzu, birbirini asla rahatsız etmeden, birlikte yüzlerce yıl yaşadı.

Osmanlı Sultanı 2. Maymun [Mahmud] 1826 yılında Bektaşî Tekkeleri’ni kapattı. Üç yıl sonra, yani 1829 yılında  Yunan [Mora] ayaklanması başladı. O günden bu güne Balkan Halkları birbirinin gözlerini oya oya bitiremediler.

Bu tarihsel gerçek Bektaşîliğin, evrenselliğinin, barışçılığının tarih baba tarafından test edildiğini ve sınavdan başarıyla geçtiğini kanıtlamaktadır.

Bektaşîlik/ Alevîliğin bu özelliği farklı din, mezheb ve tarikata mensup olanları Bektaşîliğe çekmiştir. Farklı inançlardan Bektaşîlğe girenler, ona çok çok önemli katkılarda da bulunmuşlardır. Birçok tarikat mensubu ve hatta ileri geleni, sonunda Bektaşîlikle buluşarak, olgunluğunu [kemâlatını] tamamlamıştır.

Sözü Bedri Noyan Dedebaba merhûma bırakmadan bur hususu daha açıklamakta yarar görüyorum. Yukarıda,” birçok tarikat mensubu Bektaşîliğe girmiştir” dedim ve Alevîlikten bahsetmedim. Bilindiği üzere Alevîliğe göre Alevî anne ve babadan doğmayan Alevî olamaz. Bu nedenle Bektaşîlik sözü yanında Alevîliği kullanmadım.

Birçok Mevlevî Bektaşîlikten Nasiplenmiştir.

“ Mevlevîlerin büyüklerinden sayılan Dîvâne Mehmed Çelebî, Mevlevîlerce Şems’e nisbet edilen Hüseynî tâç giyerdi. Hacı Bektâş Velîyi ziyaret etmiş, ondan el almıştır. Irak ve Horasan taraflarına bir gezintiye çıkarken yanına kırk Bektâşî, kırk da Mevlevî dervişî almıştı. Şiir’lerinde Hurûfî etkisi de görülüyor.

Onsekizbin âlemin cisminde cânsın yâ Alî,

Hüsn ile sen mihr ü mâh-ı âmânsın yâ Alî. [6]

diye başlayan şiirinde On iki İmâmı da adları ile öven, tevellâ ve teberrâ’ya bağlılığını söyleyen, ilk üç halife adlarını anmayan Mehmed Çelebî’nin Bektâşî olduğunu bazı kaynaklar kayd ediyor. Meşhur kılıncı üzerinde de, nâd-ı Alî duası işlenmiştir.  

Abdülvâhid Çelebî (Vef. 1907), yine Beşiktaş Mevlevîhânesi Şeyhi Şeyh Nazîf (Vef. 1860) ile Şeyh Nazif’in  oğlu, Bahariyye Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddîn Dede (Vef.1911) Bektâşî idiler. Hüseyin Fahreddîn Dede, Sütlüce Bektâşî Dergâhı’nda Münir Baba’dan nasîb almıştır. Şeyh Nazîf’in:

Sırrının âgâhı kıl kalb-i Nazîf’itâ-ebed,

Yâ Alî!.. Yâ İlliyâ!… Yâ Murtezâ!.. Yâ Müctebâ ![7]

beytini taşıyan Hz. Alî medhiyesinde onu Alî – İlyâ  orantısı içinde anar.

Abdülvâhid Çelebî’nin, İzmir’li Rûhî Bey Baba’dan nasîb alarak Bekâşi Olmuştur. Bundan sonra da, Mehmed Ali Hilmî Dedebaba’dan babalık icâzeti ve hilâfetnâme alması ona uyan birçok Mevlevî dedelerinin de Bektâşîliğe girmesine yol açmıştır. Hz. Mevlânâ Dergâhı’na Bektâşî Baba’ları gidip gelmeye başlamıştır. Çelebî Efendi de Hacı Bektâş Dergâhı ile mektuplaşmaya devam etmiş, o zamanların jurnalcileri bir birine kaynaşan bu iki kuvveti, jurnallerine konu edinmişlerdir. Saray da bundan korkmuştur. Pîr Evi’ni ziyârete giden Abdülvâhid Çelebî’nin yolda, bulunduğu yerde ikamete mecbur edilmesi buyruğu verilmiştir.

(…)

Abdülvâhid Çelebî’nin oğlu Abdülhâlim Çelebî’nin de Bektâşî olduğunu Neyzen Tevfik merhûmun söylediğini, Abdülbaki Gölpınarlı bey yazıyorlar. [8]

Yine Bahariye Dergâhı Hücrenişînlerinden İbrahim Zuhûrî Dede (Vefatı: 1935’)’nin de Karyağdı Dergâhı Postnişîni Yaşar Baba (Vefatı: 1936)’dan nasîb aldığı bilinmektedir.

Yenikapı Mevlevîhânesi bânîsi

[kurucusu]

, Yeniçeri Kâtibi Mehmet Efendi’dir. 1006 H. /1597 M.de Receb Ayı başında Pazartesi günü, aynı zamanda Nevrûz-u Sultânî gününde Dergâhın açış töreni yapılmıştır. (…) Bu zât Kâtib Yazıcı, Koca Yazıcı, Yeniçeri Efendisi, Koca Bektâşî lakablarıyla anılırdı. 1056 Rebiul’âhir 1646 M. Mayıs ayında astım hastalığı nedeniyle Hakka yürümüştür.

Yine bu, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde 1040 H. (1630- 31 M.) yılında vefât eden Tuğyânî Ahmed Dede’den sonra post-nişîn olan (üçüncü post-nişîn) Sabûhî Ahmed Dede (Sütçü Ahmed Dede), gençliğinde bütün tarıykat mürşitlerine devam eder, sohbetlerine giderdi. Eyyub’te Türbe yakınında bir hücrede yalnız başına oturan Kasım Baba adında bir mürşide intisab edip ondan nasip almıştır. Kasım Baba’nın Hakk’a yürüyüşünden sonra, Konya’ya gidip Çille’ye girmiştir. Düzenlenmiş tam bir dîvânı vardır. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde onsekiz yıl post-nişînlik etmiştir.  

Abdülvâhid Çelebî, Konya’dan Hacıbektâş’a, Pîr Evi’ne gitmek üzere yola çıktığında, Abdülhamîd’e jurnal ediliyor. Hakkında yapılan ihbarda;”Çelebî Efendi, Şîi’liği yaymak için Hacıbektâş’a gidiyor” denilmiştir.  Hemen bir telgrafla, geri dönmesi yazılıyor. Bir başka telgrafla da her nerede bulunuyorsa orada ikâmete memur olsun diye emir veriliyor.

Abdülvâhid Çelebî, Ilgın’da iken tel geliyor. Fakat anlayışlı bir Kaymakam bey, Çelebî Efendî’ye hemen Konya’ya dönmesini söylüyor, tabiî telgrafı biraz geciktirerek, Konya’da tebliğ ediyor.[ Bundan sonra o Konya’da yaşamak zorunda kalıyor]. [9]

Mevlevi olan ünlü Neyzen Tevfik Kolaylı da, Sütlüce Bektâşî Dergâhı Post-nişîni Münîr Baba’dan nasîb alarak Bektâşî olmuştur. Rahmetli çok tatlı Ney üflerdi. Birkaç defalar kendisini dinlemek nasîb oldu. 26 Ocak 1953’de yetmiş yaşında Hakk’a yürüdü. Sâde bir dille güzel nefesler, taşlamalar yazmış, ser- âzâd [başıboş/kalenderî] yaşamış, kendisi kendisine benzer {eskiler buna nev’i şahsına münhasır diyorlar] bir insandı.

Abdülbaki Gölpınarlı bey de Topkapı Takyeciler Dergâhı Post-nişîni Büyük Abdullah Baba (Vef.: 1923)’dan nasîb almıştır.

Ergun Çelebî, Mevlevî sikkesi altına Bektâşî tâcı giyerdi. Kasımpaşa Mevlevîhânesi Dedeleri de böyle yapardı.

Tire’de Mevlevî Şeyhi Hayrullah Baba da sonradan Bektâşîliğe gelmiş ve baba olmuş zevâttandır. Yağlıkçı Basri Baba’dan nasîb ve babalık icâzeti almıştır.  

Mevlevîlerin Şems Kolu adı verilen ve asıl çoğunlukta olan kolu Hazret-i Alî ve Ehl-i beyt’e bağlıdırlar. Öteki kol Veled Kolu’dur ki, onların da Alî ve Ehl-i beyt’i sevdikleri kesindir. Bunlarda zâhidlik daha kuvvetlidir, sadece gülbanklerinin bitiminde ‘Dem-i Hazret-i Mevlânâ’’ derler. Şems kolundakiler gibi ‘Şems-i Tebrîzî ve Hz. Alî’yi söylemezler. Fakat, Hz. Mevlânâ’nın zamanından beri Ulu Ârif Çelebî, Emîr Âbid Çelebî, Dîvâne Mehmed Çelebî, Yusuf Şîne-çâk ve daha sonraları Kemal Ahmef Dede, Sabûhî, Fasîh Dede, Nahîfî, Şeyh Galib’in Babası Mustafa Reşîd efendi ve oğlu Şeyh Galib, Neşâtî, Cevrî, Sa’îd Hemdem Çelebî, Abd-ül- Vâhid Çelebî ve oğlu Halîm Çelebî, Nazîf efendi ve oğlu Bahariye Dergâhı Şeyhi Hüseyin Fahreddîn Dede adlı Mevlevîler, Alevî- Bektâşî neş’esi içinde idiler. Bunlardan Ca’ferî mezhebi inancını telkin ve ta’lim ve edenler de vardı. Sa’îd Mehmed Çelebî (1299 H. 1881 M.) Kur’ân-ı Kerîmi, İmâmiyye inancına göre Türkçeye çevirmiş ve tefsir etmiştir.  

Sıdkı Hüseyin Dede (1322 H. – 1933 M.) Mecmû’at-ül-Hakâyık adlı mecmu’asında İmâmiyye Mezhebi’ne göre abdest nasıl alınır, neler abdesti bozar, ezân ve kâmet ve namaza ait hükümler nelerdir, bunları yazmış ve kendisinden nasîb alanlara da Ca’ferî Mezhebi’nin esaslarını öğretecek bir risâle bırakmıştır. [10]   Bu örnekleri artırmak olanaklıdır”.  [11]

Alevîlik sözcüğü veya terimi, Hz. Alî’ye bağlılık, O’na ve onun imamlığına inanmak anlamına geliyorsa; ki bu anlama gelir. Hz. Mevlânâ hem Alevîdir ve hem de, aydınlatıcısı Şems-i Tebrizî nedeniyle Bektaşîdir. Fakîr’e itiraz edenlere aşağıda yer alan, Mevlânâ’ya ait sözleri okumalarını salık veririm:

“ O, açıklayıcı imâm; O, Tanrı velîsi, safa’ [arılık/duruluk/paklık]ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, makamda, zamanda Hakk’la [Tanrı’yla] duran O imâmın zâtı, iç ve dış temizliğiyle vasıflanmak vâcibdir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir.

“ (…) Hakk’ın [Tanrı’nın] yüksek sıfatları Alî’nin vasfıdır [niteliğidir]. Hakk’ın sıfatları zaten ayrı değildir.  O, Tanrı’nın zâtına yapışmış ve O olmuştur. Hani duyduğun Lâhût’un [ Tanrı Evreni’nin]  o gizli hazinesi [12] yok mu; işte O,  O’dur. Çünkü O,Hakk’tan Hakk’la görünmüştür. O hazinenin nakdi tükenmez ilimdi [13]. Zira O, hakimdir [hikmet sahibi/ bilgedir], her şeyin bilginidir.

İbtidâsız evvel O idi, sonsuz âhir’de O’dur. [14]

(…)

Âdem’in toprağı O’nun nurunda idi.

(…)

Şit kendinde Alî’nin nurunu gördü ve yüksek âlemi öğrendi. Nuh kendini yüksek menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep O’nunla buldu. [15]

(…)

“ O, şerî’atta ilim şehrinin kapısıdır. [16] Hakikatta ise, iki cihanın beyidir. İki cihanın sultanı Muhammed Hakk’a yakınlık gecesinde [yani mi’rac’da], Allah’a kavuşmanın harem yerinde.  O’nun sırrını gördü. Alî’nin nutkunu Alî’den dinledi. Alî ile birleşilen o yerde Alî’den başkası bulunmaz. [17]

“ Allah Yolu’nda gidenler isteyiciler [için]; Alî istenilendir. (…) Ebedi ilim, O’nun göğsünde parlayıp göründü. Vahyolunanların sırlarını O hakikat olarak bildi ve bildirdi. Ummaktan haykırdı:

-Allah Yolu’nda Alî sizin kılavuzunuzdur.

Allah’a içi doğru olanlar yüzlerini O’na çevirmişlerdir. Zira O, şahtır, doğru yolu gösterendir, efendidir.

O, bütün peygamberlerin sırrında idi. Cenâb-ı Mustafa [Hz. Peygamber]

– Benimle açıkça beraber bulundu dedi.

Dinde evvel, âhir O idi. Allah ile içli dışlı O idi. (…)”. [18]

Boşuna denilmemiş;” Bektaşîliğin başlangıcı [yani İlk Okulu] diğer tarikatların sonu [yani üniversitesi]’dur” diye. Gerçekten de bir çok tarikatın aydınlatıcıları ve hatta tarikat kurucuları, sonunda kemâlâtı [olgunluğu] Bektaşîlik sayesinde bulmuşlardır. Noyan Dedebaba bu konuda şu açıklamaları yapmaktadır:

“ Celvetiyyenin Hâşimiyye kolunu kuran Üsküdar’lı Hâşim Baba da Mısır’da Kayğusuz (Kasr-ül-ayn) Dergâhı Post-nişîni Hasan Baba’dan (vefatı: 1756 M.) nasîb alarak Bektâşî olmuştur. İstanbul’da Pîr Evi’nin vekiliydi.

1327 yılında, Şeyh Yahya adında bir zât, hâlen Yugoslavya’da bulunan, Kanatlar Dergâhı Post-nişîni olan Mustafa Baba’dan (Bu zâtın oğlu İsâ Baba hâlen İstanbul Sağmalcılar’da oturmaktadır)[19] nasîb almıştır.

İzmir’de Şâir ve Rufâi Şeyhi Ahmed Âsım Efendi de Hüseyin Hüsnî Erdikut Baba’dan nasip almıştır. Bu Ahmed Âsım Efendi güzel saz çalarmış. Vefatında sazını Zeynel Sürücü erenlere vasiyyet etmiştir, hâlen İzmir’de ondadır. [20]

Gaziantep’te, 1945- 1946 yıllarında Gaziantep’te Tümen Komutanlığı yapan  Necâtî Tacan da, Uşşakî-Halvetî idi. Onu o yıllarda ve orada tanımıştım. Sonradan Bektâşîliğe girmiştir. Ağırbaşlı, tatlı konuşur, terbiyeli, efendi bir zâttı. Daha sonraları Ankara’da Kara Kuvvetleri Komutanı olmuş, bu görevde iken bir kalp krizi ile Hakk’a yürümüş ve yerine General Cemal Gürsel, Kara Kuvvetleri Komutanı olmuştu. [21]

Keza eski Ordu Komutanlarından Kutcebe Noyan Paşa da Uşşakî- Halvetî iken, Denizli’de Tevfik Baba’dan nasîb alarak (yaklaşık olarak 1922 de) Bektâşî olmuştur. Tanınmış, değerli komutanlardı.

Bunlar örnek olarak verdiğim birkaç kişidir. Böyle yüzlerce ad saymak mümkündür. Örneğin:

XIX. Yüzyıl sonlarında yaşayan Üsküdar Rufâ’i Astânesi Post-nişîni Ziya Efendi, başında bektâşî tâcı ile sokakta gezecek kadar Bektâşîliğe bağlı idi.

İstanbul Çenberlitaş’ta bulunan Kara Baba Rufâ’i Şeyhi Mehmed Efendi, Merdevenköy Şahkulu Sultân Bektâşî Dergâhı Post-nişîni Mehmed Ali Hilmî Dedebaba’dan nasîb alarak Bektâşî olmuştu. Kendi dergâhında Bektâşî Meydânı açar, erkân yürütürdü. [22]

İstanbul’da, 1251 H. (1835 M.) de Hakk’a yürüyen Kovacı Şeyh Mehmed Emîn (Kovacı Baba), İstanbul Bayazıt Soğanağa’dan Ankara’ya giden yolun sağındaki Abdülselâm Tekkesi’nde otururdu. Burası Sa’dî Yolu erlerince âstâne sayılırdı, ulu dergâhtı. Şimdi yerinde bir okul vardır. İşte bu Şeyh Mehmed’in oğlu, Şeyh Galib’in yerine geçen Şeyh Yahyâ da Çamlıca Bektâşî Dergâhı (Tahir Baba Tekkesi) Post-nişîni ünlü Nûrî Baba’dan [Nur Baba’dan] nasîb alarak Bektâşîliğe girmiştir. Rumelinde ise Sâ’dî Yolu’nda olanlar hemen tamamen Bektâşî idiler.

Edirne’de Hakk’a yürüyen (1151 H.) ve Gülşenîliğe mensûp Sezâî Hasan Efendi, bektâşî olmuştu. Bu zâtın dîvânı ve mektûpları vardır. Adına orantı ile Sezâiyye Yolu bile kurulmuştur.

Celvetî’liğin Hâşimiyye Kolu’nu kurmuş olan ve 1197 H. (1783 M.) de Hakk’a yürüyen Üsküdar’lı Hâşim Mustafa Baba da, Hamzavîliğe girdiği gibi, Mısır’da Kasr-ül-ayn Bektâşî Dergâhı Post-nişîni Hasan Baba’dan nasîb alarak bektâşî de olmuştur. Bu Hasan Baba, İstanbul’a gelmiş ve 1170 H. (1756 – 1757 M.)’de Hâşim Baba’nın Üsküdarİnâdiyye’deki tekkesinde Hakk’a yürümüş ve tekkenin karşısında bir yere sırlanmıştır. Zâten, Hâşimiyye kolu, Celvetîliğin Bektâşîlikte erimiş bir şeklidir”. [23]

Abdülbâki Gölpınarlı merhûm halk arasında şöyle bir söz olduğunu yazmıştır:Her Rufâi Sikkesinin altında bir Bektaşî tacı vardır.

Bektaşîlik Farklı Dinlere Mensup İnsanların da Son Durağı Olmuştur

Anadolu Halkı 640 yıllarında ve 2. Halife Ömer zamanında İslâmiyetle tanıştı. Araplar dört yüz yıl boyunca, bu topraklara onlarca kez seferler düzenlediler, mel’ûn  Yezid komutasındaki Emevî Ordusu İstanbul’u aylarca kuşattı. Fakat İslâmiyet Anadolu’da bir adım bile ilerleyemedi. Anadolu halkı, 1071 tarihinde gerçekleşen Malazgirt Savaşı‘ndan sonra, yeni bir Oğuz [Türkmen] akınıyla karşılaştı. Yurdumuza gelen ve üç-beş yüz bin kadar olan bu insanlar, atları, arabaları, kağnıları, kadınları ve çocukları ile birlikte, altı- yedi yıl içinde, beş veya yedi milyon Hıristiyanın yaşadığı Anadolu’yu baştan başa geçip İznik’e geldiler ve burayı başkent yapıp, Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdular. Yüz yıl içinde yerli halkla kaynaşan üç veya beş yüz bin Türk, Haçlı Seferi yapanlara direndi ve İslâmiyeti yok olmaktan kurtardı.

Bu mucizevi sonucu yaratan formül şuydu:” Yemiş iki millete bir göz ile bakmayan/ Halka müderris [ders veren/ Ulema] olsa hakikatte asidir”.

Bu mucizenin sahiplerine göre;” Yunus Emre der hoca / Gerekse bin var Hacc’a / Hepisinden iyice / Bir gönüle girmektir”. Çünkü insanın gönlü Allah’ın kıblesidir. Allah’ın otağıdır.

Bu mucizenin sahiplerine göre mal,” hem  senindir hem benim”dir. Yani bireysel mülkiyet değil ortaklaşa mülkiyet esastır. Hatta Hakikat kapısına yükselen insan yanında mal,” ne senindir ne benim”… O Allah’ındır.

Bu zihniyet Bizans soylularının ve bezirganlarının zulmü altında inleyen Hıristiyan Halka özgürlük getirmiştir. Bu özgürlüğü Yunus Emre şöyle anlatır:

“ Gitti beyler mürveti / Binmişler birer atı/  Yediği yoksul eti/ İçtiği kan olusar”.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde insanların özgür doğup özgür yaşadığı; insanların tam anlamıyla eşit olduğu vb. açıklamıştır. Bu bildirgenin altını bütün devletler de imzalamışlardır. Fakat, bu güzel sözler sadece kağıt üzerinde kalmıştır.

Bektaşîlik ise, söylediklerini yaşama geçirmiştir. Çünkü Bektaşîlikten nasip alan Osmanlı Hükümdarları, tıpkı Osmanlı köylüsü [reayası] veya esnafı gibi, gerektiğinde eline süpürge alıp Meydan Evi’ni süpürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten sadrıazamlar, vezirler, paşalar, kalem erbabı [bürokrasi] de, hizmetten, örneğin Meydan Odası’nı, tuvaleti temizlemekten kaçmamışlardır. Çünkü Bektaşî Tekkeleri’ne giren her insan dünyaya ilişkin, makam, mevki, rütbelerini, tekkenin kapısında çıkartır ve içeriye uryân, yani çırılçıplak girer. [24] Bu kural bu gün de geçerlidir ve tutuzlukle uygulanır. Çünkü Bektaşîliğe göre,” hizmet Hakk için yapılır”.

Bu inanç sistemi, bu felsefe birçok Hırıstiyanı Bektaşî yapmıştır. İslâma kazandırmıştır. Bunlardan birisi gündüz akşama kadar kilisede papazlık yapan, gece Bektaşî Meydanı’nda Bektaşî dervişi olan Papas Raif [Papa Yero]’dur.[25] Onun aşağıda yer alan nefesi [şiiri] çok güzeldir:

Cânâ sana ahvâlimi arzetmeğe geldim

Meyhâne-i nâzında niyâz etmeğe geldim.

Ben anlatamam her ne kadar söylemiş olsam

Eş’ârımı ben dirâz etmeğe geldim.

Bin nâzm ile şerh edemedim aşkımı en son

Derd-i dîlimi nameğ-i saz etmeğe geldim.

Yıllarca ki ruhsârına hat eylediğim ol

Müsvedde-i sevdamı beyaz etmeğe geldim

Azdır sana Raif ne kadar kılsa da secde

Şimdi yeni tertîb nemâz etmeğe geldim[26]

Bedri Noyan Dedebaba Niğdeli Hitâbi’nin de Bektaşî olduğunu, hatta bu yolda mi’rac’ını da yaptığını, yani yükseldiğini yazmıştır [Bakınız:10.cilt]. O bir nefesinde şunları söylemektedir

Hâlinize mâil oldum erenler,

Bastığınız yere yol olayım ben.

Beni de lâyık görünüz yârenler,

Kapunuz önünde kul olayım ben.

Eşiğinize yıllarca tapayım,

Mülkünüzde ben de bir yurt yapayım.

Benliğimi çillenize kapayım,

Hazneniz içinde pul olayım ben.

Hitâbi derdinizle oldu hasta,

Sizin ile beraber düştü aşka.

Bana gerekmez artık bir yol başka,

Yolunuzda bir Bahlûl olayım ben.

Tekirdağlı Zikrî’de Hıristiyanlıktan İslâmiyete ve Bektaşîliğe geçmiş bir insandır. Onun Türkçe divanı da olduğunu Noyan Dedebaba yazmaktadır. Bir nefesinin [şiirinin] bir bölümünü burada bilginize sunuyorum:

Bu Râh-ı Alî Zikrî ki Erkân-ı Velî’den

Âdab ile erkân rûz-u ezelîden

Bu oldu kısmetimiz “ kaalü belî” den

Ben fahrederim ki bana Bektâşî desinler

Dergâh-ı âli’nin bu da bir taşı desinler [27]

Serkis Nurluyan’da Alevîliğini/Bektaşîliğini şu sözlerle anlatmaktadır:

Ol biri Şehr-i ulûm, ol diğeri bâb-ı ulûm [28]

Gah Muhammed, gâh Ali-yyel-Murtazâ’dan söylerim.

Bu örnekleri sayfalarca artırmak olanaklıdır. Sunduğ3umuz örnekler makalemizin başında yer alan sözlerin, tarihsel gerçekleri yansıttığını kanıtlamaktadır.

Şimdi bu Fakîr’e şu soruyu soracaksınız:

Bu gün ne yapıyorsunuz?

Üzülerek söylüyorum bu günün Bektaşîleri olarak, sokağa çıkmaya, insanların gözlerine ve gönüllerine aydınlık sunmaya girişmiyoruz. Kendi kendimizi,” sırrımızı koruyalım” sözleriyle köleleştiriyoruz. Oysa bu çağda gizlenecek bir sır kalmadı. Teknolojideki gelişme, en gizli örgütleri bile afişe etti. Eğer sır denilen şeyle İlm-i ledünn, yani Allah’a ve Allah Dostları’na özge bilim kasdediliyorsa, bunu dünyamızda şu anda yaşayan bütün  bilginler; binlerce yıl sonra da yaşayacak olanlarla bir araya gelse, binlerce yıl sonra gelecek teknolojiyi de kullansa, asla öğrenemez.

Fakirlerinin inancına göre bu bilgi; milyarda bir Bektaşîye veya kendi özündeki cevheri keşfetmiş, yada “ölmeden önce ölmeyi”becermiş, yine milyarda bir insana nasip olabilir. O bilgiyi, o bilginin Sahibi, yani Allah verir. Asla başkası veremez.

Peki Bektaşîlik ne yapar?

– İnsanı maddi zevklerin tutsaklığından kurtarır. Onu Allah’a yaklaştırır. İnsanı tam anlamıyla özgürleştirir. İnsan gönlündeki kirleri bütünüyle tertemiz eder ve onu parlatır. Cilalanan gönül ise,  Allah’ın aynası olur..

Erenler boşa dememiş;

Aşk ateşi önce âşıka [insana] sonra Ma’şûk’a [Allah’a] düşer.

Şem’i [mumu] gör kim yanmadan yandırmadı

Hakk Muhammed Alî ve Pirim Hünkâr Hacı Bektâş Velî cümleye, Aşk Ateşiyle yanmayı nasip etsin.

Dil bizden nefes Hünkâr Hacı Bektâş Velî, Aydınlatıcım Ali Sümer Halifebaba ve Adına Yüce Tepe Beaktaşî  Dergâhı  kurulan Gazi Mustafa Kemal Atatürk Erenler’den ola.

Gerçeğe Hu!…

Fakîrleri Şakir Keçeli


[1] Başlık merhûm Bedri Noyan Dedebaba’ya aittir. Yayına hazırladığım, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı eserin 10. cildinden buraya alınmıştır. Köşeli ayraç içindeki sözler Fakîrlerinindir. Bu söz bir anlamda atasözü olmuştur.

[2] Entelektüel: 1- Bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş kimse. 2- Düşün sorunlarıyla ilgili

Bakınız: Dil Derneği, Türkçe Sözlük, Ankara 1998, c.1, s.417.

[3] Hasan Lütfi Şuşud, Fakir Sözleri, Kendi Yayını, İstanbul 1958, s. 5.

[4] Senad Mincyevic, Nav Bektasijskog Tarika, s. 285’de yer alan Fakîr’e ait önsezden akrarılmıştır.

[5] Bu dörtlüğü, sözcük sözcük değilde yorumlayarak bu günün diline şöyle çeviririz: İnanarak, Bektaşilerin meydan evinde (erenler meclisinde) elimize dilimize belimize sahip olacağımıza ilişkin söz verdik/ Bu ikrarı, yani sözü verirken, asla ikirciklenmedik, kararımız kesindi./ Hakikat bağında (bektaşi tekkelerinde) yetiştik bittik, yani gelişimimizi tamamladık/ Eğer bir yerde güzel bir çiçek (hakikat- güzellik) görmüşsek bu başkasına aittir diye ona sırtımızı dönmedik, ondan koku alıp, onu sahiplendik.

Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Şakir Keçeli, Uluslaşma Sürecimizde Bektaşî Alevîler ve Atatürk, Kaynak Yayınları, İstanbul 2016, önsöz ve devamı sayfaları.

[6] Bu beyti bu günün diline yorumlayarak şöyle çeviririz:” On sekiz bin âlemin [evrenin] cisimlerinde ruhsun yâ Alî!… / Güzellikle sen ay ve güneşin sığınağısın yâ Alî” [Ş. Keçeli].

[7] İlliyâ veya İlyâ: Kitabı Mukaddes’te ve İncil’de geçen ve ulu anlamına gelen bir sözcüktür. Bize göre bu sözcükle Hz. Alî anlatılmıştır. Zaten âlî de yüce, ulu anlamına gelir [Ş. Keçeli].

[8] Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s. 239.

[9] M. Ziya, Yenikapı Mevlevîhânesi, Sadeleştiren Yavuz Senemoğlu, Tercüman Gazetesi 1001 Temel Eser, s. 202.

[10] Sıdkî Hüseyin Dede, Mecmu’at-ül-Hakâyık, Konya Hazret-i Mevlânâ Müzesi Yazma Eserler Bölümü, No: 1617, s. 94/a ve 94/b.

[11] Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba merhûm tarafından kaleme alınan ve Fakîr tarafından yayına hazırlanan Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik  adlı dev eserin 10. cildinden özetlenerek aktarılmıştır. Köşeli ayraç içindeki sözlerle, koyu siyah harfler Fakîr’e aittir.

[12] Fakîrlerine göre Hz. Mevlânâ burada bir Hadis-i Kudsû’nin sözlerini değişik sözlerle yinelemektedir. O Hadis-i Kudsî’nin sözleri şöyledir:” Ben gizli bir haziyeydim bilinmek istedim ve insanı yarattım” [Ş. Keçeli]

[13] Hz. Mevlânâ’nın bahsettiği bilim Tanrı bilimidir. Kur’ân bu bilimin sınırsız olduğunu şöyle açıklar: Bütün ağaçlar kalem olsa, denizler de mürekkep Allah’ın bilimini yazmakla bitiremezsiniz. Hz. Mevlânâ,” tükenmez bilimdir” derken bunu kasdetmektedir [ş. Keçeli]

[14] Kur’ân-ı Kerîm Tanrı’nın evvel, âhir, bâtın, zâhir olduğunu buyurur [Ş. Keçeli].

[15] Hazret-i Peygamber’in şöyle bir Hadis-i şerif’i vardır:” Alî her peygamberle gizli geldi, benimle  açık geldi”. Hz. Mevlânâ yukarıda yer alan sözleriyle bu Hadis’i yorumlamaktadır [Ş. Keçeli].

[16] Hz. Peygamber bir Hadis-i şerif’inde şöyle buyurur:” Ben ilim şehrinin kendisiyim, Alî ise kapısıdır” [Ş. Keçeli].

[17] Çünkü Kur’ân’da Tanrı kendisini Âlî [Yüce/ Ulu] diye tanımlamaktadır.

[18] Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr’den Seçme Şiirler, Çeviren Mithat Bahari Beytur, Milli Eğitim Bakanrlığı Yayınları, İstanbul 1995, c.1, s. 3, 4, 5. Koyu siyah harfler ve köşeli ayraç içindeki açıklamalar Fakîr’e aittir [Ş. Keçeli]

[19] Mustafa Baba 1973 tarihinde Hakk’(a yürümüştür. Onun oğlu İsa Baba  İstanbul Bayrampaşa’da oturmaktadır. Bu bilgileri yaptığım telefon görüşmesinde aldım [Ş. Keçeli].

[20] Fakîr Ankara’da oturan ve Ankara’da  Hakk’a yürüyen bir Zeynel Sürücü Baba’yı mürşidim aracılğı ile tanıyorum. Başka bir Zeynel Sürücü Erenler’i tanıyan olup olmadığını ve bu Erenlerin yaşayıp  yaşamadığını saptayamadım [Ş. Keçeli].

[21] Eğer Orgeneral Necati Tacan Hakk’a yürümese 27 Mayıs Devrimi’nin başına geçecek ve devrimin önderi olacaktı. Gerçi merhûm Cemal Gürsel7de halim selim bir insandı. Fakat buna, Tacan’ınve Türkiye’nin kaderi demek gerekir [Ş. Keçeli]..

[22] Bakınız: Abdülbâki Gölpınarlı, Yüz Soruda Mezhepler ve Tarikatlar, Özaydın Matbaası, İstanbul 1969,  s. 196.

[23] Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba’nın kaleme aldığı 10. ciltten buraya aktarılmıştır. Köşeli ayraç içindeki sözler Fakîr’e aittir.

[24] Bir zamanlar Ankara’da bulunan Hacı Bayram Cami’i’nin yakınındaki bir kahvede üç-beş bektaşî ile tanışmıştım. Onları Fakîr’e tanıştıran Aydınlatıcım Hakk’a yürüyen  Ali Sümer Baba anlatmıştı: Bunlar Hz. Pîr’i ziyaret etmeye karar vermişler. Ziyaretin makbul olması için, Ankara’dan Hacıbektaş’a kadar yaya yürümüşler. Hacıbektaş’ın yakınlarına gelince şöyle düşünmeye başlamışlar: Hacı Bektâş Dergâhı’na üryân girmek gerekir. Fakat gündüz vakti nasıl soyunacağız? Halk bize ne der? Bu görüşmeden sonra şu karara varmışlar. Gece yarısı,. herkes uykuda iken soyunur Dergâh’a gireriz. Öyle yapmışlar. Müzenin bekçileri Müze Müdürü Ali Sümer Baba’yu yatağından kaldırıp, duru anlatmışlar, Babaerenler oraya gelmiş ve bu saf adamlara, “üryân” sözcüğünün soyunmak olmadığını, dünyadan arınmak olduğunu anlatmış.

[25] Hıristiyanlar veya başka dinden olanlar Bektaşîliğe girerken isim değiştirmek zorundadırlar. Papa Yero’nun yol ismi Raif’tir. O Bektaşîler arasında Raif adını kullanmak zorundadır.

Ayrıntılı bilgi için: Şakir Keçeli, Uluslaşma Sürecimizde Bektaş Alevîler ve Atatürk, Kaynak Yayınları, Ankara 2016. Nur Baba Başlıklı bölüm.

[26]       Bu nefesi şu şeklide yorumlarız: Ey Sevgili [Ey Tanrı] sana durumumu sunmağa geldim./ Aşıkların naz merkezi olan Tekkeye (Meyhaneye) niyâz etmeğe (saygı sunmağa) geldim./ Ben anlatamam her ne kadar söylemiş olsam,/ Şiirlerimi uzun uzun, en ince ayrıntılarına değin anlatmağa geldim./ Bin şiir ile açıklayamam aşkımı / En sonunda Gönlümün derdini müzik haline getirerek sunmağa geldim./ Yıllarca ki ruhsârına hat eylediğim ol / Kara sevdamı beyaz sevda ya dönüştürmeğe geldim. / Raif [yani Papaz Yero] ne kadar sana kılsa da secde/ Şimdi yeni düzenlenen namaz etmeğe [kılmaya] geldim [Yani Bektaşî Tekkelerinde yapılan ibadetleri yapmağa geldim].

[27] Nefesin tamamı için bakınız: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik, Ardıç Yayınları, Ankara 2001, c. 4, s. 565-566.

Bu sözleri gününüm diline şöyle çeviririz:” Bu Hz. Alî Yolu’dur ve Yolun kuralları [erkânı] Hacı Bektâş Velî’den kalmıştır./  Bektaşîliğin edebi ve kuralları ezeliden [ başı bilinmeyen zamandan] kalmıştır/.  Zikrî’nin Bektaşî olması ruhların yaratıldığı sırada [elest’te] nasip oldu./  Ben öğünç duyarım ki bana Bektaşî desinler/ Yüce bir kuruluşun

[dergâhın]

bu da ufacık bir taşı desinler”.

[28] Hz. Peygamber’in şu Hadis-i Şerîf’i yineleniyor:” Ben ilmin şehriyim Alî de kapısı

[bâb]

’dır”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir