Hâce Ahmet Yesevi – mehmet özgür ersan

 

Türklerin manevî hayatına asırlarca hükmeden, Türk halk sufilik geleneğinin kurucusu; Arslan Baba’dan teslim aldığı emaneti, insanlara “hikmet”leri aracılığı ile damla damla özümseten; kutsal emaneti Horasan Erenleriyle dünyanın dört bucağına ulaştıran; Türk diliyle yazdığı hikmetleriyle dilimizin gelişmesi ve zenginleşmesine büyük katkısı olan, “Pîr-i Türkistan”, Büyük Veli, öncü şair…

Ahmet Yesevi’nin hayatı hakkında bilinenler menkıbelere dayanmaktadır. Eldeki bilgilere göre, Çimkent şehrine bağlı Sayram kasabasında, bazı kaynaklara göre ise bugünkü adı Türkistan olan Yesi’de doğmuştur.

Kazakistan’ın Yesi şehrinde
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1093 yılında doğduğu, 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiği kabul edilmektedir.

Babası Sayram’ın meşhur mutasavvıflarından olan İbrahim Ata (İbrahim Şeyh), annesi ise Sayramlı Musa Şeyhin kızı Ayşe Hatun’dur. Yedi yaşındayken annesini, ardından babasını kaybetmiş ve ablası Gevher fiehnaz tarafından büyütülmüştür.

İlk eğitimini babasından alan Yesili Ahmet, manevî eğitimini Yesi’de devrin meşhur mutasavvıfı Arslan Baba’dan almıştır. Daha sonra Buhara’ya giderek Yusuf Hemedani’nin yanında manevi eğitimini tamamlamış ve onun ölümü üzerine 1160’da halife olmuştur. Bir süre sonra da Yesi’ye dönerek, hayatının kalan kısmını insanları irşatla geçirmiştir.

Tekke tasavvuf düşüncesinin ilk temsilcisi önce Horasan sonra ise Anadolu üzerinde büyük etkisi olmuş.

Türk geleneğinin kurucusudur. Yetiştirdiği ve etkiledi ği isimler;

Mürid ve Halifeleri Rivayete göre Ahmet-i Yesevî’nin bütün Türk ülkelerine yayılan dok san dokuz bin müridi; on iki bin ehl-i suffesi ve pek çok halifeleri bulunmaktaydı. İlk halifesi Aslan Babanın oğlu Mansur Ata’dır. Mansur Ata 1197 yılında vefat edince yerine oğlu Abdu’l-melik Ata geçer. Abdu’l-melik Ata’nın vefatından sonra sırasıyla oğlu Tac Hace, ondan sonra da oğlu Zengi Ata irşat mevkiine geçti. İkinci halifesi 1218 yılında vefat eden Harzemli Sait Ata’dır. Yesevî’nin üçüncü halifesi, Yesevî tarzındaki hikmetleri ve menkıbeleri ile Türkler arasında yaygın şöhreti bulunan Süleyman Hakim Ata’dır Harzemde yerleşip irşada başlayan Hakim Ata, 1186 yılında vefat edince Akkurgan’a defnedildi. Hakim Ata’nın en meşhur müridi Zengi Ata’dır. Zengi Ata’nın başlıca müritleri Uzun Hasan Ata, Seyyid Ata, Sadr Ata ve Bedr Ata’dır. Yesevî’yye silsilesi Seyyid Ata ile Sadr Ata’dan devam etmiştir.

Yesevîlik başlangıçta Seyhun havalisinde, daha sonra bütün Türkistan’da süratle yayıldı. Zamanla Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda da yerleşme imkanı buldu. Moğol istilasından sonra Horasan, İran ve Azer baycan Türkleri arasında rağbet gördü. 13. yüzyılda Yesevî dervişleri vasıtasıyla Anadolu’ya geçti. Anadolu’da Yesevî’nin en önemli halifesi Hacı Bektaş Veli’dir. Anadolu’da Geyikli Baba, Abdal Musa, Horoz Dede de Yesevî’nin halifelerinden kendilerini sayarlar. Menkıbeye göre Yesevî’nin Anadolu’ya gönderdiği diğer önemli halifelerinden biri de Sarı Saltuk’tur. Yesevî, Sarı Saltuk’u 700 kişi ile Hacı Bektaş’a yardım etmesi için Anadolu’ya göndermiş, beline de meşhur tahta kılıcını kuşatmıştır. Sarı Saltuk, Anadolu’dan sonra Balkanlar’a geçmiş ve orada ki halkın İslamiyet’i kabul etmelerini sağlamıştır.Süluk silsilesi bakımından Yesevîlik’ten gelen başlıca tarikatlar Ma veraün-nehir ve Horasan’da yayılan Nakşibendilik ile Anadolu’da yayılıp Yesevîlik’in yerini alan Bektaşilik’tir Yesevîlik ayrıca Anadolu’da ortaya çıkan Babailik ve Haydarilik tarikatları üzerinde de etkisi vardır.

Hâce Ahmet Yesevi halifeleri Dede Gargın, Baba İlyas, Baba İshak, Menteş, Hâce Bektaş Veli, Mevlâna, Karadonlu Can Baba (Avuçan), Baba Mansur, Geyikli Baba, Karaca Ahmet,Tapduk Emre, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli,Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal…

Altmış üç yaşına geldiğinde tekkesinin avlusuna yaptırdığı çilehaneye girmiş ve ömrünü burada tamamlamıştır. Türbesi, Türkistan şehrindedir.

Yahya Kemal, Ahmet Yesevi’nin Türk tarihi bakımından önemini; ” Ahmet Yesevi kim, bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” sözleriyle ifade eder.
Tasavvufi Türk halk şiirinin öncüsü olan Ahmet Yesevi, düşüncelerini yayabilmek için millî nazım şekli olan dörtlüklerle, hece vezninde, yalın bir Türkçeyle şiirler yazmıştır. “Hikmet” adı verilen ve Divan-ı Hikmet adıyla bir kitapta toplanan şiirler, İslamiyetin Türkler arasında yayılmasında büyük rol oynamıştır.

Hoca Ahmet Yesevî’nin Hikmetlerindeki Diyalektik Öz

Hikmetlerin muhtevasını İslamiyet, Türkistan Tasavvufu ve Yesevîlik’e ait esaslar oluşturur. Bazı hikmetlerde ameli ahlak ve muhitin sosyal aksaklıkları üzerinde de durulmuştur. Münacat, naat ve ilk dört halifeye ait övgüler dışında hikmetlerde ele alınan temel konular ve hikmet örnekleri aşağıda verilmiştir:

“Işksızların hem canı hem imanıResulullah sözin aydım mana kanı”

“Işksız kimi adem irmes anglasangızBi-muhabbet şeytan kavmi tınglasangız”

“Işkıng kaldı şeyda mini cümle alem bildi mini Kaygum sin sin tuni küni minge sin ok kirek sin”

“Tingri teala sözin Resulullah sünnetinİnanmağan ümmetin ümmet dimez Muhammed”

“Mini hikmetlerin ferman-ı sübhanOkup uksang heme mani-i Kur’an”

“Pir-i muğan hak Mustafa bi-şek bilingKayda bolsang vaspın aytıb tazim kılıng”

“Onsekiz ming alemğa server bolgan MuhammedOttuz üç ming ashaba rehber bolğan Muhammed”

“Sünnet irmiş kafir bolsa birme azarKöngli kattığ dil-azardın Hüda bizar”

“Mini hikmetlerim kan-ı hadisdürKişi buy itmese bilgil habisdür”

Türkmen düşünce tarihindeki yeri

Pir-i Türkistan, Hace-i Türkistan, Hazret-i Sultan, Sultanu’l-evliya, Evliyalar serveri gibi unvanlarla anılan Hoca Ahmet Yesevî, Türk düşünce tarihinin en önemli isimlerinden birisidir. Tarihi şahsiyetinden ziyade menkıbevi şahsiyeti, fikirleri, kurduğu Yesevîlik tarikatı ile Türk milletinin manevi hayatında derin izler bırakmıştır. Türk milletinin ona karşı gösterdiği muhabbet ve saygının bir örneğine daha rastlanmaz. Bunun en güzel örneği, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, Yesevî kültürünün etkisinin azalmak şöyle dursun artarak devam etmesi ve bugün bütün Türk ülkelerinde köklü bir gelenek halinde yaşatılmasıdır.

Bugün Türkistan, eski adıyla Yesi şehrindeki türbesi, Türk dünyasının en kutsal ziyaretgahı olarak kabul edilmekte, Ahmet Yesevî’nin sadece ismi bile, bütün Türk dünyasını tek bir gönülde buluşturmaktadır.

Hoca Ahmet Yesevî; hikmetleri, kerametleri ve manevi şahsiyetiyle asırlardır halk arasında yaşamasına rağmen, onu ciddi bir surette ilim alemine tanıtan M. Fuat Köprülü’dür. Günümüze gelinceye kadar da çok çeşitli araştırmalar sempozyum ve panellerle Hoca Ahmet Yesevî; Türk düşüncesine, dini ve sosyal hayatına etkileri ve tarihi misyonu, müritleri, Anadolu’daki etkileri gibi bir çok yönleriyle ele alınmıştır.

Bu araştırmaların Ahmet Yesevî ve fikirleri konusunda karşılaştığı en önemli mesele, yaşadığı zamana ait eserlerinin orijinal nüshalarının bulunmamasıdır. Bu durum, böylesine geniş bir alana ve zamana yayılan Yesevî geleneğinin, temel kaynaklarını çok farklı muhtevalarla karşımıza çıkarmıştır. Sözgelimi, heterodoks yapıya sahip tarikat ve zümrelerde yaşatılan Yesevî kültürüyle, Sünni İslam’ın temsilcisi durumundan olan tarikatlarda bahsedilen Yesevî ve Yesevîlik farklı muhtevalarla karşımıza çıkmıştır.

Bu mesele, konuyu ciddi bir şekilde ele alan araştırmacılar için problem olmakla beraber, bazı çevreler bu meseleyi dikkate almadan, hatta görmezlikten gelerek taraflı ve bir nevi ideolojik çalışmalar içine girmişlerdir. Bu da ortaya bir çok yönüyle suiistimal edilmiş bir Yesevî tasavvuru çıkarmıştır.

Bu noktadan hareketle Ahmet Yesevî’nin kendi eserleri ve hikmetleri olarak bilinen ve belli tarikat ve grupların adeta tekeline aldıkları malzemelerden hareket ederek yapılacak çalışmaların, sağlıklı bir neticeye varamayacağı söylenebilir. Bu durumda, Türk kültür ve edebiyatında 800 yılı aşkın devam ede gelen Ahmet Yesevî ve geleneğinin, doğup yaşadığı devir ve muhitinin özellikleri, sosyo-kültürel yapısı ve şartlarıyla beraber tesirde bulunmuş olduğu her zümreyi ve bölgeyi ciddi bir şekilde değerlendirmek gerekir.

Diğer yandan Hoca Ahmet Yesevî’nin bu büyük şöhretini kazanmasına sebep olan Türklerin İslamlaşmasına katkısı ve Türklerin İslam anlayışına kazandırdığı değerleri kavraya bilmek için İslamlaşma sürecini hatırlamak gerekir. Yesevî’nin irşadı ve yankı bulduğu muhitin sosyo-kültürel özellikleri, onun hakkında varılacak sağlıklı netice bakımından büyük önem arz etmektedir.

Yaşadığı Devir ve Muhitin Değerlendirilmesi

Ahmet Yesevî’nin yaşadığı dönemde Büyük Selçuklu İmparatorluğu eski kudret ye satvetini kaybetmiş, inhitata yüz tutmuştu. Adı geçen bu Türk devletinin geniş coğrafyasında inanılmaz bir terör havası estirerek korkunç cinayetler işleyen Batini ve Rafızi unsurlar devleti içten kemirerek, yıkma noktasına getirmişti. Ehl-i Sünnet Müslümanlarını temsil eden Abbasi Hilafeti de buhranlı bir dönemdeydi. Müslüman halk, geleceğinden şüpheli bir halde iktisadi sıkıntılar içinde kıvranıyordu. Geniş İslam coğrafyasında adam öldürmeler, baskınlar, soygunlar, yağmalar v.b. gibi faaliyetler, Müslüman halkı, tabir caizse, canından bezdirmişti. Diğer taraftan, kısa bir za man sonra zuhur edecek olan Moğol istilasının da ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.

Ahmet-i Yesevî’nin yaşadığı coğrafi mıntıka genel olarak Türklerle meskundu.Ancak bunlar arasında bir birlik yoktu. Lüzumsuz ihtilaf ve mücade lelerle birbirlerine zarar veriyorlardı. Aynı zamanda bu zümreler, henüz İslamiyet’i ve onun getirdiği yepyeni dünya görüşünü tam manasıyla benimseyebilmiş değillerdi. Hatta bu sathi Müslümanlar arasında Şamanizm’in, Budizm’in ve Paganizmin izleri hala yasıyordu. İşte Ahmet-i Yesevî, her şeyden önce, birbirleriyle ihtilaf halinde olan ve değişik inançlara sahip Türkler arasında tesanüt ve birliği kurmalı ve onları bir gaye, bir ülkü, bir ideal etrafında birleştirmeli idi. Nerede bir Türk zümresi varsa oraya bu ülküyü, bu mefkureyi götürmek zarureti vardı.

Hoca Ahmet Yesevî’nin yetiştiği kültür ve medeniyet muhiti, önceleri Hun ve Göktürk daha sonraları ise Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletlerinin etkisi altında kalan Maveraü’n-nehr bölgesidir. Bu bölgenin en belirgin özelliği, adı geçen devletler vasıtasıyla tamamen Türk-İslam kültür ve medeniyet muhiti olmasıdır.

Yesevî, her yönden önemi büyük ve verimli olan Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresinde İslam ve aleminden ve Türkistan’ın her tarafından gelen talebelerle dopdolu medreselerde eğitim ve öğretim görmüştür. Devrin en ünlü alim ye mutasavvıflarından ders almıştır. böy1ece bütün Türk İslam dünyasını, manevi yön1erden asırlarca etkileyecek şahsiyeti, burada teşekkül etmiştir.

Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresi; Farabi, İmam Maturidi, İbn Sina gibi pek çok Türk-İslam alimi yetiştirdiği gibi, Hoca Ahmet Yesevî’yi de yetişmiştir. Çünkü Maveraü’n-nehre giren İslamiyet ile Türkün saf değerlerinin meydana getirdiği büyük kül tür ve parlak medeniyet, anayurdun bir parçası olan bu muhitim kültür çevresinin her yön den bereketli olmasını sağlamıştır. Buhara, Semerkant, Taşkent, Belh, Merv ve pek çok ünlü ilim, Sanat ve ticaret merkezleri İslam Türk aleminin İslam Türk irfanının göz ka maştırıcı birer ilim ve kültür merkezi haline gelmişlerdir.

Maveraü’n-nehr Türk-İslam kültür çevresi, Hoca Ahmet Yesevî’den önce de son ra da pek çok ilim, fikir, din ve tasavvuf ehli yetişmiştir. Sosyal, fen ve dini ilimlerde ye tişen nice alim ve filozoflar bütün İslam-Türk dünyasında ilim, fikir ve düşünce hareket lerinin öncülüğünü yapmışlardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türk lükle İslamlığın etle tırnak olduğu bir kültür muhitinde yetişmiş ve yine bu muhitte hizmet vererek; şehirlerde yaşayanlara olduğu kadar, özellik1e kasaba, köy ve daha önemlisi bozkırda yasayan yarı göçebe halka anladıkları dil ve alıştıkları şekillerle yaklaşarak, Türkler arasında bir düşünce ve davranış birliğinin dogma sını sağlamıştır. Hoca Ahmet Yesevî’nin tarih içendeki misyonunu belirleyen en önemli faktörlerden birisi bu kültür ve medeniyet muhiti ve bölgenin sosyal yapısı olmuştur.

Türklerin İslamiyet’i Kabul Süreci ve Özellikleri

Türk göçlerinin yıprattığı ve özellikle Türk-Bizans ittifakının sarstığı İran-Sâsânî Devleti’nin, Arap harekâtı neticesinde yıkılması hadisesi, Türk-İslam tarihi içerisinde büyük öneme haiz olan “Orta-yol” un açılmasını beraberinde getirmiştir. Bu yol ile Türkler hem İslam medeniyeti içerisine girmişler, hem de Anadolu Türklüğünün temelini atmışlardır.

Arap harekatının bu başarısı, yani Sasanî Devleti’nin yıkılması (642), İslam sınırlarının Türkistan’a ulaşmasına ve Türkler arasında İslamlaşma hadisesinin başlamasına sebep olmuştur. Bu hadise Cihan tarihi açısından da çok mühim bir gelişme olup “Dünya tarihinde, Türklüğün İslam’a intisâbı kadar, başta önemsiz görünen, fakat sonuçta tesiri büyük olan başka bir hadise gösterilmez.” Ancak Arap fütûhâtının menfî karakteri neticesinde, Türklerin İslam’a tamamen intisâbı ve müspet hizmet safhası bir hayli gecikmiş ve dolayısıyla bahsedilen büyük tesirlerin görülmesi daha sonraları olmuştur.

Bu dönemde Türkler, İslam ülkelerine “sızma” dediğimiz yolla girerek Emevîler döneminden itibaren askerî alanda görev yapmışlardır. Bizans hududunda oluşturulan “Avâsım-Sûgûr”bölgesinin vazgeçilmez gâzîleri haline gelmişlerdir. Ancak bu hadiseler geniş bir ihtida ortamı oluşturmaktan uzaktır. Abbasiler ile beraber yeni dönem başlamıştır. Özellikle 751 tarihindeki Talas savaşıyla başlayan iyi ilişkiler, büyük Türk kitlelerinin İslam’ı kabulüyle devam etmiştir. Bir iki asır sonunda da İslamiyet’i kabul etmeyen Türk kitlesi kalmamış gibidir.

Türklerin İslamlaşması ile bu özet bilgiden sonra, bazı temel kavramlar üzerinde durarak, Hoca Ahmet Yesevî’nin Türklerin İslam’ı kabulü, anlayışı ve yaşayışı üzerindeki etkisine geçebiliriz. Bu kavramlar; İslam, İslamiyet ve Müslüman kelimeleridir. Bunlardan “İslam”, esasları Kur’an-ı Kerime dayalı olan ve Hz. Muhammet tarafından insanlara bildirilen ilahi mesajın adıdır. İslam ilahiyatı bu teorik çerçeve üzerinde uğraşır. “İslamiyet” ise, bu ilahi mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu yaşanılan, kültürleşen biçimdir. Bu biçim zamana mekana uyarlanarak bu zaman ve mekan içindeki daha eski kültürel alt yapılarının etkisiyle değişik yorumlar, uygulamalar ve zihniyetler yaratır ki, işte buna “Müslümanlık” denir. Bu değişkenlik yüzünden bir tek Müslümanlık değil, bir çok Müslümanlıklar vardır.

Bu tarifler ilk bakışta yadırgansa da, aslında tarihsel bir sürecin, bir vakıanın ifadesinden başka bir şey değildir. Bu süreç İslam’ın Arap yarımadası dışına yayılmasıyla başlamış ve değişik kültürlerle temasa gelmiştir. Bu etkileşim, İslam’a dahil olan çeşitli toplumların sosyo-ekonomik yapılarına uygun yorum ve uygulamalara sebep olmuştur.

İşte Türklerin İslamiyet’i kabul etmeye başlamalarıyla bahsettiğimiz hadise Türkler üzerinde de etkisini göstermiştir. Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapı farklılıklarından kaynaklanan değişik dinî yorumların oluşmasın sebep olmuştur. Şehirlerde yerleşik hayat sürdüren ve dolayısıyla İslamiyet’in kitabî kültürüne açık olan Türk zümrelerin İslam anlayışı ile, kültür ve medeniyet merkezlerinden uzakta bulunan konar-göçer muhitlerinde gelişen İslam anlayışında farklılıklar doğmuştur. Böylece klasik İslam anlayışının dışında, eski Türk kültürünün İslamiyet’le uzlaştırıldığı, konar-göçerlere has bir İslam anlayışı ortaya çıkarılmıştır.

“Heterodoksi” de denilen bu anlayış, Türkmen muhâcereti neticesinde Anadolu’ya getirilmiş ve bu yeni coğrafyada Türkmen Babalarının önderliğinde yayılmıştır. Şüphesiz Anadolu’ya gelen Türkler arasında; yerleşik hayatın içinden, büyük kültür merkezlerinden göçen ve tam mânâsıyla Müslümanlaşmış olanlar var ise de çok sathî bir şekilde İslamlaşmış, hatta hiç Müslüman olmayanlar da mevcuttur. Nitekim Anadolu’daki İslamlaşma, 13. hatta 14.asra kadar devam edecektir.

Ancak bahsettiğimiz bu farklı İslamî yorumun, şuurlu bir siyasî-ideolojik muhâlefetten değil, belirttiğimiz sosyo-kültürel ve ekonomik şartlardan kaynaklandığı unutulmamalıdır. Zira Türkmenlerin Müslümanlığı; eski gelenek ve göreneklerinin, inanç ve hayat tarzlarının zâhiren İslamlaştırılmış şekliyle devam ederken , yerleşmiş İslamî anlayışın tecellisi durumunda olan yönetimlebir çatışma haline gelmemiştir. Böyle bir çatışma “Babaîler İsyanı” için söz konusu olsa da işin asıl ilginç yanı, Babaî tâifesinin Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve inkişâfında büyük hizmet görmesidir.

“Heterodoksi”, Yunanca bir kelime olup gerçek ve doğru olarak kabul edilen “ortodoks” un karşıtıdır. Belirli bir dinin kâidelerine ve naslarına uygun ve doğru yol sayılan inançlardan ayrılan her inanç sistemi “heterodoks” olarak kabul edilir.Özellikle Hıristiyanlık için kullanılan bu kelime “kilise tarafından kabul edilmiş ve esasları kesin hükümlerle belirlenmiş resmî din anlayışının dışına çıkanlar yani itizâl ederek kâfir sayılan fırkalar” için kullanılmıştır. Bu tabirin İslamiyete aktarılması ise; yani “ortodoks”un ehl-i sünnet, “heterodoks”un da diğerleri için kullanılması; fevkalade ciddî yanlışlıklara ve karışıklıklara sebep olacağından dolayı doğru değildir. İslam’da; Allah, Hz. Peygamber ve Ahiret inancını benimseyen herkes İslam dairesi içinde kabul edildiğinden, bu esasların dışındaki hususların anlaşılma ve anlatılma şekilleri üzerindeki farklı görüşleri savunanlar ve bu görüşlerini tevhidi zedelemeyecek şekilde kendi kültürlerinden gelen unsurlarla bezeyenler, kesinlikle yukarıdaki mânâda heterodoks kabul edilemez. Aksi halde “İslam dünyasında, dün de bu gün de, sadece heterodoks var olmuştur” demek gerekir ki, bu da gayr-i ilmî ve gerçek dışı bir mütalâa olur. Zaten İslamiyet, tarih boyunca ona inananların millî ve mahallî kültürleriyle yaşamış ve zenginleşerek günümüze ulaşmış olduğundan , İslamiyet’in Atlas okyanusundan Çin sınırına kadar değişmez bir sistem olduğu iddia edilemez. Dolayısıyla eski millî kültür değerlerini ve inançlarını İslamiyet’e katarak, kendilerine has bir anlayış oluşturan; bunu yaparken de İslamiyet’in aslına ve özüne zarar vermeyen zümreler,”heterodoks” olarak değerlendirilemez. Bu manada, Anadolu’daki konar-göçer Türkmenlerin de, günümüzde bile izlerine tesâdüf edebileceğimiz , bu Türk kültürüyle bezeli İslamî anlayış ve yaşayışlarından dolayı “heterodoks olmayacakları malumdur. Bundan dolayı, bu tabir yerine “Konar-göçer Türk İslam’ı”, “Heterodoks Türk İslam’ı” veya “Türkmen Sünnîliği” tabirlerini kullananlar da olmuştur.

Bu heterodoks Müslümanlığın Sünni Müslümanlıktan farklarını şu noktalarda toplamak mümkündür.

-Siyasi Boyut: Sünni İslam, Türk tarihinde genellikle devletin ve siyasi otoritelerin resmi tercihini oluşturmuş, heterodoks İslam ise Safeviler gibi birkaç örnek dışında hep siyasi otorite ile uyuşmayan bir ideolojiyi temsil etmişlerdir.-Sosyal Boyut: Sünni İslam genellikle yerleşik çevrelerin, heterodoks İslam ise konar-göçer çevrelerin inancı olmuştur.

-Teolojik Boyut: Sünni İslam Kur’an ve sünnet temelinde gelişmiş ve sistematik olarak yazıya geçmiş ve bir teoloji ortaya çıkarmıştır. Heterodoks İslam ise sistematik değildir. Daha çok mitolojik, senkretik ve sözlü (şifahi) temele dayanan bir inanç mozaiği oluşturmuştur.Heterodoks İslam’ın temel karakteristiğini ise şu üç noktada toplayabiliriz.

1- Bu İslam biçimi, her şeyden önce bağdaştırmacıdır. Yani Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar geniş bir zaman ve mekan sürecinde İslam’dan önce Türklerin bazı inançları veya sonradan kabul ettikleri Maniheizm, Budizm gibi bir çok dini ve mistik kültür kalıntılarının, yüzeysel bir İslam ile karışmasıdır. İşte bu karışıma senkretizm diyoruz

2- Bu İslam biçimi, hem bizzat tasavvufi bir karakter arz ettiği, hem de İslam öncesi döneme ait mistik bir temel üzerine oturmuş olduğu için, koyu mistik bir yapı sergiler. Bu 11. yüzyıldan itibaren Ahmet Yesevî ve benzeri halk sufilerinin propaganda ettiği popüler tasavvufun yoğurduğu bir Müslümanlık anlayışıdır. Bu sufi karakter o kadar güçlüdür ki, Bektaşilik gibi bir tarikat olmadığı halde Alevilik, bu mistik karakteri bu gün bil çok kuvvetli bir biçimde yansıtır.

3- Bu İslam biçimi, aynı derecede kuvvetli bir mehdici karakter arz eder. Yani ezilmiş, haksızlığa uğramış, hor görülmüş bir toplumsal psikoloji temelinde gelişen, günün birinde onu bu durumdan kurtarıp özlediği yepyeni bir düzene, bir yeryüzü cennetine kavuşturacak ilahi bir şahsiyetin, karizmatik bir liderin geleceğine inanır. Nitekim tarih boyunca bu heterodoks Türk Müslümanlığına mensup çevrelerin merkezi yönetimlere, siyasi iktidarlara karşı geliştirdikleri bütün dini-sosyal hareketleri istisnasız bu mehdici, yahut mesiyanik karakteri ortaya koyar. Bu karakter, bir ölçüde Sünni halk İslam’ında bulunmakla beraber, bu kadar güçlü ve temel nitelikte değildir.

Görüldüğü gibi bu heterodoks İslam ayrı bir din olmadığı gibi, bir mezhep de değildir. Onun için söylenecek tek şey bir halk İslam’ı olduğudur. Bahsedilen halk ise büyük ölçüde konar-göçer Türkleri veya Türkmenleri ifade etmektedir.

Ahmet Yesevî, bu bilgiler ışığı altında değerlendirilmelidir. Zira Ahmet Yesevî, İslamiyet’in Türkler arasında yayıldığı sırada ortaya çıkmış, özellikle konar-göçer Türkmenlerin yaşadığı bir muhitte yaşamış ve bunlara onların anladığı basitlikte ve açık bir dille irşatta bulunmuştur.

Mehmet Özgür Ersan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir