ŞEYH BEDREDDİN – mehmet özgür ersan

Şeyh Bedrettin


Vakanivüslerin dilinden dinlenilen tarih tek olarak kabul edildiğinde varolan gidişe itiraz etmek anlamını yitirir. Bir itiraz ortaya çıksa bile bunun tarihsel, sosyal, ekonomik temeli oluşturulamayacağından farazi olmaktan öteye geçemez. Niyetimiz, resmi tarihin dilinden anlatılan hikayeye bir de diğer tarafından bakmaktır. Yaşadığımız topraklarda yaşanılan hayatları, onları yok edenlerin dilinden değil, yok olanların, inançları uğruna ölen, öldürülenlerin dilinden bir kez daha okuyalım istedik. Her türden statüko, kendi bekasını korumak adına savaşlar vermiş, yakmış, yıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık tarihi içerisinde meydana gelen olayların tümü, şan, şeref ve kahramanlık hikayelerinden ibaret değil. İran’la yapıldığı anlatılan fakat Şah İsmail önderliğindeki Safevilerin kıyımından başka bir şey olmayan Çaldıran Savaşından, Ankara Ahilerine, Şey Bedreddin’e kadar uzanan ve sonrasında da bu şekilde devam eden süreç içerisinde gerçekleşen olaylar, esasen Osmanlı’nın sınıf savaşımlarını, ulusal kurtuluş hareketlerini içeren bir konjonktürü anlatır. Bu olaylar dizisi kendi gerçekliği içerisinde ele alınıp incelenmediğinde, bu gün sağlam temeller üzerine kurulamaz.

1359-1420

Edirne’nin Simavna bucağında kadılık yapan İsrail ve Melek Hatunun oğlu olarak dünyaya gelen Bedreddin ilk eğitimini kadı olan babasından almıştır. Ardından Edirne de medrese öğrenimi görmüş, fıkıh, hadis, kelam, belagat, sarf-navih tefsir öğrenmiş, Sünni inanç sistemine uygun bir eğitimle yetişmiştir. Bu noktada Bedreddin’in soyunun nereden geldiğine bakmakta fayda var. Fakat Şeyh Bedreddin hakkındaki sınırlı kaynaklar göz önünde bulundurulduğunda –ki Şeyh hakkında bilgi sunan kaynakların hemen hepsi Osmanlıcıların elinden çıkmış olmakla birlikte Şeyh’in soyu hakkında bilgi vermekten uzak kalıyorlar- bunun ne kadar zor bir iş olduğu ortadadır. Biz bu konuda Dr. Hikmet KIVILCIMLI’ya başvuruyoruz “Simavna Kadısı İsrâil’in oğlu” diye ün alan Şeylı Bedrettin Mahmut Rûmî üzerine, l939 yılına dek, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Türkçe bir tek bilim eseri yayınlanmıştı. Onda Şeyhin yalnız İsrail adlı babasından konu açılır. Kimi “Terâcüm” yazarları Şeyhin dedesinin Abdülaziz olduğunu bildiriyorlardı…Değerli düşünürümüz Bay Bezmi Nusret Kaygusuz…Şeyhin açık şeceresini koydu. Ona göre : “Mevzuât’i Ülûm” da Şeyh, Selçuk Sultanı Alâeddinin kardeşi oğlu, dedeleri Selçuk vezirleridir…”Kısası Enbiya” da Şeyh, “Alâeddin’in amcası oğludur: “Şakaayık’ı Nûmâniye” ve “Lûgat’ı Tarihiyye ve Coğrafiyye”de Bedreddin, Sultan Alâeddin’in öz yeğenidir.”Hayrullah Efendi” Tarihi ile “Vâridât” önsözünde, Şeyh Feramürz oğlu III Alâeddin oğlu Abdülaziz oğlu İsrail’in oğludur…Herkesten daha yetkili olarak Menâkıb şunu anlatır :

Nesi idi Sultan Alâiddine bil

Şüphe yoktur bu söze ey zinde dil

“Şâh Alâeddin nesliydi özü…”( )

Aslında böylece Şeyhin Selçuklu Hanedan soyundan geldiği ve onun soyu hakkında Osmanlı kaynaklarının niçin bir suskunluk gösterdiği de daha iyi anlaşılmış oluyor. Halkın gözünde zındık, sapkın gibi gösterilmek istenen bir kimsenin Selçuklu Hanedan soyundan geldiğinin gizlenmesi elbette ki gerekli idi.

Dr. Hikmet KIVILCIMLI’nın baş kaynağı olan ve Şeyh Bedreddin’in torunu Molla Hafız Halil tarafından yazılan Menakıb bize Osmanlının kuruluş sürecinde Şeyhin atalarının oynadığı rolü bütün açıklığıyla göstermektedir. “…Adil oğlu Oruç’un yazdığı “Tevârih’i Al’i Osman’a göre,Osman henüz adsız binlerce gaaziden biri iken, yeğeni Aktimur ile Selçuk Sultanı Alâeddinden (şeyhin dedesinin kardeşinden) silâh yardımı alarak Karahisarı ele geçirdi. Bunun üzerine Alâeddin, veziri Abdülazizle (şeyhin dedesi ile) Osman Gaazi’ye : “Mısır hükûmdarlarından gelmiş Hz. Peygamberin ak sancağı ile tuğ ve alem ve değerli başka hediyeler gönderdi.

Osman Gaazi:

Gönder üzerindeki hilâli çıkartıp, büyük bir saygı ile otağı üzerine koydurdu.”… Demek Osman Gaazi’nin tarihe ilk girişi, Şeyhgilin eliyle olmuştur… Abdülâziz “Fiy sebil’il -lâh” (Tanrı yolunda) elde kılıç o kapıdan er meydanına ilk çıkan olurdu. Savaşta uğuru denenmişti.Beyoğulları (şehzadeler) Abdülâziz’siz kavgaya girmezlerdi.Yiğitliği yazılmakla tükenmezdi : “Önüne düşerler idi Gaaziler – Konsa dolardı oyalar, yazılar – Her gazâda bile olsa idi ol-Cümleye nusratla hak açardı yol” yüzyılı aşan tecrübesiyle hep ileriyi görürdü. Her dediğinin çıktığı denenmişti: “Bir sözü söylerdi ol günde ayân – Ertesi vaaki olurdu ol heman”2

Altay, oymak öğütlerinden beri, Osmanlı yiğitlik geleneğinde: Üçler, Yediler, Kırklar vardır. Abdülâziz tayfası YEDİLERdendi… Yeryüzüne ışık saçan bu yedi yıldızın başı Abdülazizden sonra, iki kardeşi gelir; biri Abdulmumin. Yürekli çeridir; Abdülâzizin bilgin oğlu (Şeyhin babası) İsrail dir… Şeyhgilden tarih denizinin yüzeyine çıkan beşinci baş :Abdülâziz’in kızkardeşi oğlu Tülbentli İlyas’tır…En sonra gelmekle birlikte, adlarını güçleriyle Osmanlı tarihine sokmuş olan Şeyhgilin iki Türk şövalyesi: Hacı İlbeyi ile Gaazi Ece’dir. Bunlar Abdülâziz’in kızkardeşi kızının oğullarıdırlar. Babaları, hiç de Selçuk hanedanından gelmiyordu Menâkıb’da yalan…

Osmanlının Rumeliye geçişi, doğrudan doğruya Şeyhgil “Yediler” inin eseridir… Osmanlının Rumeliye geçişinde Şeyhgil’in oynadığı önemli rolü, resmî tarih de gizleyemez. Cihannümâ daha çok ayrıntılar verir: Süleyman Beşe ilkin Ece Bey ve Gaazi Fazıl’la sözleşir.Bu adamlar Virancahisar denilen yerde Güğercinliğin aşağısından Çinihisar yanlarına geçerler. Orada canlı bir esir yakalarlar. Öldürmek şöyle dursun, esire “Hil’at” giydirirler. Gönlünü alarak, Hisar’a girilecek yeri öğrenirler. Onun üzerine, 80 kişi toplanıp, sallarla karşıya atlarlar. Hisar’ı ele geçirirler. Burada adı geçen Fâzıl bey Şeyhin amcası, Gaazi Ece halasının torunudur.

(Kâtip Çelebi : Cihannümâ, Elyazması, No. 170, s. 682. Köprülü Meh. Pş. Kütüphane.)”

Görüldüğü gibi, Şeyh Bedreddin Osmanlının kuruluşunda aktif ve mühim rol almış bir aileden ve Selçuklu hanedan soyundan gelmiştir.

Babasından aldığı ilk eğitimin ardından o dönemin en ileri eğitimi olan medrese eğitimini tamamlamıştır bunu kendisine yeterli bulmayan Bedreddin yirmi yaşlarında Edirne’den ayrılarak Bursa’ya gitmeye karar verir. Amcaoğlu Müeyyed ve arkadaşı Musa Kadızade ile birlikte Bursa’ya gelirler. Musa Kadızade’nin dedesi olan Bursa Kadısı Mahmut Hoca Efendinin öğrencisi olarak Kaplıca Medresesine yerleşirler. Bursa Osmanlı’nın ilk başkenti olması itibariyle çağın görkemli şehirlerindendi ve kültürel olarak da çok zengindi farklı dinlere mensup kişilere burada bolca rastlamak ve onlarla tartışmak mümkündü. Sokaklarda, avlularda sürekli birbiriyle dinsel konuları tartışan farklı dinlere mensup insanları görmek mümkündü. Gene bir tartışmanın ardından Bedreddin ve arkadaşları Georgios Hemistas isimli bir Rum’la tanışırlar Hemistas Yunan filozofu Platonu kendisine kılavuz edinmiş bir gençti kısa süre içerisinde yakın arkadaş olan Hemistas Bedreddin Müeyyed ve Musa her gün çeşitli konularda tartışmaya ve bursa sokaklarını birlikte dolaşmaya başlarlar. Hemistas inançların akla yatkın olması ve mantığa uyması gerektiğine inanmakta kendisini bu yolda eğitmek için bir hoca aramaktadır ve aradığı hocayı burada Bursa da bulmuştur. Hemistas’ın Hocası Elisayos’du. Bedreddin ve arkadaşları hep birlikte Elisayos’un yanına gittiler ve Elisayos yıllar sonra Bedreddin’in de inanacağı fakat o gün için kendisine çok çılgınca gelen fikirlerini onlara anlattı. Ona göre çoktanrılı dinler ve putperestlik bir kenara konulduğunda geriye kalan tektanrılı dinler arasında içerik anlamda en ufak bir farklılık, bir ayrılık noktası bulunmamaktaydı. Bu dinleri birbirinden ayıran noktalar ibadet şekli dini törenler vb. tamamen biçimsel noktalardı. Bedreddin Elisayos’la tanıştıktan kısa bir süre sonra Elisayos tutuklandı ve Musa Kadızade’nin dedesini devreye sokarak onu kurtarma girişimlerinin de sonuç vermemesi üzerine yakılarak öldürüldü. Bunun üzerine Hemistas ve en onun kadar samimi oldukları arkadaşı Dimos birlikte Bursa’yı terk ettiler. Bütün bu yaşananların ardından Bedreddin, Müeyyed ve Musa da Mahmut Hoca Efendinin huzuruna çıkarak ondan izin istediler ve onun yönlendirmesiyle Bursa’dan bir kervana katılarak Konya’ya Mevlana Feyzullah’ın öğrencisi olmak üzere yola koyuldular.

Mevlana Feyzullah Hurufiliğe yakın inançlara sahip gökbilimlerinde ve önbilicilikte isim yapmış bir kişiydi ama esas olarak o sıkı bir matematikçiydi evrende genelden özele her durumun matematik bir bağlantısı olduğuna inanmakta ve yaptığı hesaplar ve tablolarla bu bağlantıları ortaya çıkarmaya uğraşmaktaydı. Bedreddin ve Musa burada yıldız bilimleri ve hesaplamalarda gösterdikleri başarılar sayesinde yeşil kaftan kazanmışlardı. Fakat onlar Konya’ya geldikten bir kaç ay sonra Hocaları Mevlana Feyzullah öldü.

Mevlana Feyzullah’ın ölümünün ardından Bedreddin ve Müeyyed Konya’dan Halep’e oradan da Şam’a gitmek üzere yola çıktılar Musa ise gökbilimlerinde ilerlemiş ve Horasan Hükümdarı Şahruh’tan sarayında gökbilimci olarak görev alması için bir çağrı almış ve bunu kabul ederek Horasan’a gitmek üzere hareket etmişti. Bedreddin’le ayrılmaları tartışmalı oldu Bedreddin kendi adına ne olursa olsun Batıya Şam’a doğru gitmek istiyordu çünkü o dönem bilim alanının en ileri isimleri ve okulları orada toplanmış durumdaydı aynı zamanda Bedreddin asıl olanın insan olduğuna ve yıldızların aralarındaki ilişkileri değil insanların aralarındaki ilişkileri bilmenin daha doğru, faydalı, ilerletici olduğuna hatta gökbilimin ilerlemesinin bile bununla bağlantılı olduğuna inanıyordu.

Bedreddin Şam’a yaklaştığında kentte veba salgını vardı ve karantina altına alınmıştı. Şam’a girenlerin tekrar dışarı çıkmasına izin verilmiyordu bunun üzerine küçük bir kervanla birlikte Bedreddin ve Müeyyed Kudüs’e gitmeye karar verdiler. Kudüs’te El-Aksa Camisinin konuk evinde bir hücreye yerleştiler ve ardından kenti tanımak için geziler yapmaya başladılar bu arada kendilerine bir hoca bulmuşlardı, bu hoca ünlü hadis ve fıkıh bilgini İbni Hacerül Eskalani’ydi ve onun hadis kitabı olan Sahiheyn’i okumaya başladılar bir yandan derslerine diğer yandan Kudüs’ü gezmeye devam ediyorlardı fakat bütün bu geziler ve özellikle Müeyyedin eğlenceye yönelmesi paralarının bitmesine yol açmış ve kaldıkları hücrenin kirasını ödeyemeyecek duruma düşmelerine neden olmuştu. Tam da böylesi bir dönemde dostlarından Bedreddin’in ismini övgüyle duyan bir tüccar Ali Keşmiri Bedreddin ve Müeyyed’i evine davet eder Ali Keşmiri’nin evinde onun zengin kütüphanesinden faydalanmaya ve başka yerlerde bulunması çok güç olan kitapları bu tüccarın evinde okumaya başlarlar. Fakat Ali Keşmiri’nin evinde ancak bir süre kalabilirlerdi çünkü onlar bitmek tükenmek bilmez bir öğrenme isteği içerisindeydiler ve nasıl bu güne kadar artık daha fazla öğrenecekleri şey kalmadığına inandıkları yerde durmayıp oradan ayrıldılarsa, Ali Keşmiri’nin evinden de ayrılma vakti artık gelmişti. Kendisine niyetlerini açıkladılar ve Kahire’ye gitmek istediklerini söylediler bunun üzerine tüccar kendisinin de Kahire’ye gideceğini, bunun için bir kervan hazırlamakta olduğunu ve eğer onlar içinde uygun olursa kısa bir süre daha kalıp Kahire’ye kendisiyle gitmelerini önerdi. Maddi imkanları zaten çok kısıtlı olduğundan bu öneriyi kabul ettiler ve kısa bir süre sonra Ali Keşmiri’yle birlikte Kahire’ye doğru yola çıktılar.

Bedreddin bilimin ve inancın merkezi Kahire’de tam 15 yıl kaldı. Buradaki ilk öğretmeni Müberakşah oldu ve ardından gelen bu 15 yıl içerisinde bütün dünyaca ünlü kütüphanelerde, çok zengin ev kitaplıklarında ve tüm bilim ve inanç aleminde inanç yapmış kişilerle çalışma, öğrenme imkanı buldu. Bu sırada Kahire Sultanı Berkük’un oğlu Ferec’in özel öğretmeni olmuştu. Bedreddin’in tek öğrencisi Ferec değildi onun ünü gün geçtikçe artıyor ve ismi daha fazla insan tarafından biliniyordu. Kendilerini İslam bilimleri alanında geliştirmek isteyen bir sürü genç ona gelmiş ve onun öğrencisi olmuştu. Saray ulemasından farklı olarak Bedreddin saraya tam bağımlı değildi, istediği zaman saraydan çıkıyor ve halkın arasına karışıyordu, sarayda bulunduğu zamanlarda da resmi törenler dışında asla saray elbiseleri giymezdi. Sık sık dışarı çıkıp dostu, yoldaşı Müeyyed’in yanına Şeyhuniye Medresesi’ne giderdi.

O dönem Sultanlar ulema takımına büyük saygı gösterirlerdi, bir Sultan’ın ulemasında ne kadar ünlü bilginler bulunuyorsa o sultan kendisini o kadar yüce hissederdi ve o dönemlerde sultanlar ulema arasında tartışmalar düzenler, kendileri de bunları bizzat izlerlerdi. İşte Sultan Berkük’un niyeti de oğlunun eğitimini üstlenen Bedreddin ile kendi öğretmeni olan Hüseyin Ahlati’yi bir araya getirerek aralarındaki tartışmayı izlemekti, bunun için birkaç girişimde bulunmuş fakat Bedreddin her seferinde bir şekilde bunu ertelemeyi başarmıştı. Fakat Berkük oğlu Ferec’in onuncu yaş gününde böyle bir araya gelişi ayarlayınca Bedreddin’in öne sürecek hiçbir mazereti kalmamıştı.

Sarayda Kahire’deki ilk öğretmeni Müberakşah’ın da aralarında bulunduğu dönemin en ünlü bilginlerinden İbni Haldun’dan, Celaleddin Hızır’a kadar bir çok alim hazır bulunuyordu ve tabi ki Hüseyin Ahlati de oradaydı. Aralarından en genci Bedreddin’di. Bedreddin İbni Haldun’la uzun süredir tanışmak, konuşmak istiyordu onun baş yapıtı sayılan Mukaddime’yi okumuş ve hayran olmuştu. İbni Haldun’un tarihte nedensellik konulu bu kitabını almış ve bunu İslam Hukuku, insan ilişkileri alanına oturtmaya çalışmıştı. İbni Haldun insan topluluklarındaki farklılıkların Tanrıdan gelen bir özellik değil onların yaşadıkları coğrafyanın, o bölgenin iklimi, bitki örtüsü, toplumsal yaşayış biçimi inançları vb etkenler tarafından belirlendiğini söylüyordu.

Tartışma bilgiyi edinme ve tanrıya yaklaşma üzerineydi. Bir kısım bilgin bilginin mantık (akıl)yoluyla diğer bir kısım bilgin ise aşk (gönül) yoluyla edinilebileceğini söylüyorlardı Bedreddin tanrıya akıl yoluyla varılacağını gerçek aşkın aklın bir ürünü olarak ortaya çıkacağını düşünenlerdendi. Şeyh Hüseyin Ahlati ise duygularla, aşkla tanrıya ulaşmaya çalışan bir dervişti. Bu tartışma sırasında Bedreddin ve Şeyh Ahlati’nin arasında bir diyalog oluştu. Şeyh Ahlati Bedreddin’e:

“…- Siz bilginin yalnızca mantık yolu ile elde edilebileceğine inanırsınız. En azından duyguyla elde edilemeyeceğine, hele hele esrik duygularla…

– Çok doğru. Bildiğim kadarıyla duygu düşünmeyi engeller. Esrime ise insanı bu olanaktan büsbütün yoksun bırakır.

– Bu duyguların mı size, yoksa sizin mi duygularınıza yön verdiğinize bağlıdır.

– Eğer duygulara yön veriliyorsa bu yine irade ve mantık sayesindedir.hem duygularımızı bastırmak, onlara yön vermek için harcayacağımız zamanı, bilgimizi çoğaltmak için harcasak daha doğru olmaz mı?

– Bizim yolumuz harcama ve bastırma yolu değil, çoğaltma ve geliştirme yoludur. Ama duygulara rağmen değil, duygularla, hatta en esrik duygularla, kızıp köpürmelerle, gözünü duman bürümelerle…

– Öfke sarhoşluğa benzer insan öfkeliyken kendinde değildir. Kendini yönetemez durumdadır, yitirmiştir kendini…

– Biz işte hedefe tam böyle ulaşılacağını düşünüyoruz: kendinden geçerken kendini yitirmemek ama kendine yeniden kavuşmak, kendini yeniden bulmak. Hakikate yalnızca akılla değil , tüm varlığımızla, benliğimizle ulaşmak.

– Bense bu güne dek hakikate ulaşma yolunu bilimin yolu olarak gördüm; duyguların, kızıp köpürmelerin yolu değil…

– Saygıdeğer fakih Bedreddin Mahmut, izniniz olursa size bir şey sormak istiyorum: aklınız herhangi bir sorunun çözümüyle meşgulken, uyku uyumayı ya da yemek yemeyi hiç unuttuğunuz olmaz mı sizin?

– Olmaz olur mu Şeyhim! Hatta arkadaşım Müeyyed bu yüzden “insan aç karnına ne bir sorunu çözebilir, ne de herhangi bir şeye akıl erdirebilir” diyerek sürekli sitem eder bana.

– Peki karnınızı doyurduğunuz zaman, düşüncelerinizdeki devingenliğin yavaşladığını hiç fark etmediniz mi?

– Fark ettim, Şeyhim.

– Herhalde tam açıklayamadım: bizim hakikati kavrama yolumuz aklı yadsımaz. Tam tersine biz aklı temel olarak alırız. Ondan uzaklaşır gibi olmamız, kuşun, uçmak için yerden uzaklaşmasına benzer…

– …Aslında –dedi- sizin yolunuza büsbütün yabancı sayılmam ben. Bilimin o eşsiz hazinelerinden bizimde üç beş şey edinmişliğimiz vardır. Örneğin, bedenin daha çok çalışan organının öteki organlardan daha çok kana gereksinim duyduğunu biliyorum. Dolu midenin, kafanın çalışmasını azaltması da bundandır. Ama bütün öğrendiğim bunlar değil elbette! Sizin yolunuzda ben asıl, saygıdeğer Kadı Hazretleri ve Veliahtın sevgili öğretmeni, sizin yolunuzda ben asıl, sizin kolayca ulaştığınız yücelere bu yoldan giderek kendimin ulaşamayacağımı anladım…

– …Aman Şeyh Hazretleri, neler söylüyorsunuz!

– Yalnızca gerçeği söylüyorum… Bunun üzerine eski yoluma döndüm. Hakikati bulmanın yolu sizin için kuşku, bizim içinse inanç… Sizi harekete getiren güç yarar, bizi harekete getiren güçse aşk…

– İnsanlara yarar sağlama arzusunu onlara duyulan aşktan ayırmak mümkün müdür?

– Bu, aşktan ne anladığınıza bağlıdır. Örneğin siz bizim oruçlarımızı, geceyi uyumadan geçirmelerimizi ve bu türden ağır bedensel uygulamalarımızı zararlı, insanlık dışı, en azından yararsız buluyorsunuz. Oysa, bunlar sizin kuşku mantığınızın da, yarar sevginizin de asla sağlayamayacağı bir şeyi sağlar: Aklı ve ruhu azad eder, hür kılar, erkin eyler. Kısacası, saygıdeğer fakih, biz, sizin zaman zaman uyku uyumayı ve yemek yemeyi bir yana bırakarak bilinçsizce yaptığınızı, bilinçli olarak yapıyoruz. Bu işi bir kez anlayıp, bir kez bu yolun yolcusu oldunuzmu, gayri geri dönüşü yoktur…

– Bende bu yolun yolcusu olmak ve sizin ardınız sıra yürümek isterdim, Şeyhim.

– Sizin yoldaşınız olmak erişmeyi düşleyebileceğim en yüce şeydir, saygıdeğer fakih. Yoluma döndükten sonra Hallac-ı Mansur’un 500 yıl önce kendinden geçerek Enel Hak! Diye haykırışındaki anlamı kavrayıncaya dek epeyce duraklamam, konaklamam, nice bin güçlüğün üstesinden gelemem gerekti. Vecd içinde onun o coşkulu yolundan yürüdükçe gördüm ki, ben dünya olmuşum, dünya da ben olmuş. Ben gayrı bileceğimi bildim, anlayacağımı anladım diye düşünmeye başladım. Ama şimdi görüyorum ki, önmüde daha aşmam gereken çok uzun bir yol var… sizinle birlikte…”

Ve böylece Bedreddin ile Şeyh Hüseyin Ahlati arasındaki kader birliği başlamış oluyordu. O günden sonra Bedreddin zamanının büyük kısmını Şeyh Hüseyin Ahlatiyle geçirmeye başlamıştı. Kısa süre sonra Sultan Berük Bedreddin ve Şey Ahlati’nin sarayda olduğu bir günde hareminde bulunan kadınlardan, iki kardeşi, Meryem ve Cazibeyi onlara hediye etmişti. Sultanın verdiği bir hediye asla geri çevrilemezdi Bedreddin artık Cazibeyle evlenmişti. Cazibe ve Meryem sarayda yetişmiş, müzik, edebiyat, terzilik vb konularda iyi bir eğitim almış, kültürlü kadınlardı. Çok geçmeden Cazibe gebe kaldı ve onaltı yaşında ilk oğlunu doğurdu. Bebeğe İsmail ismini verdiler. Kısa süre içerisinde hayatı tepeden aşağı değişen Bedreddin Şeyhiyle birlikte yürüttüğü sohbetler sonucunda kendi hayatını, varlığının anlamını da sorgulamaya başlamıştı. Berkük’ün Sarayında iktidara hizmet ediyor ve yeni bir hükümdar yetiştirme görevini üstlenmiş olarak Berkük’ün oğlu, Ferec’in öğretmenliğini yapıyordu. İnsanlığın adaletli bir şekilde yaşamayı hak ettiğini düşünmeye başlamıştı, bir yandan İslam Hukuku alanında ilerlemiş ve bu alanda yirmiyi aşkın kitap yazmıştı. Artık İslam dünyasında Şeriat ilkeleri ve İslam Hukuku alanında tek isimdi fakat yasaların insanları eşitlemeleri insanları gerçekte eşit yapmıyor ve adaletsizliği ortadan kaldırmıyordu. Bütün bu iç sıkıntılarıyla boğuşurken ne yapacağına karar verdi, evden çıktı ve kayıplara karıştı. Günlerce saraya, evine, Müeyyed’in yada diğer bir tanışının yanına uğramadı. Onu merak edenler birbirlerinden onun hakkında haber almaya çalışıyorlar fakat kimse Bedreddin’in nerede olduğunu bilmiyordu. Şeyh Ahlati’nin tekkesine gittiklerinde Şeyh ile görüşemeyeceklerini, çünkü Şeyhin yeni müridi Bedreddin ile birlikte çileye girdiğini öğrendiler. Bedreddin bir gece evden çıkmış sokaklarda tek başına dolaşmıştı, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hamallar tutup bütün kitaplarını nehre atmış, üzerindeki saray elbiselerini çıkartarak bir derviş abası giymiş ve bütün malını mülkünü dağıttıktan sonra, doğruca Şeyh Ahlati’nin tekkesine giderek onun önünde diz çökmüş ve kendisini müritliğine kabul etmesini istemişti.

Dönemin en büyük İslam alimlerinden olan, hukuk alanında yazdığı kitaplar başucu kitapları sayılan ve dahası veliahttın öğretmeni olan Bedreddin birden bire bir tekkeye kapanmış ve bir Şeyhin müridi olmuştu. Bu durum İslam alemini şoka soktu.

Bedreddin’se yeni öğretmeni ile birlikte sürekli sohbetler ediyor ve onun yolunu öğrenmek için yanıp tutuşuyordu. Yeniden doğması gerektiğine inanıyor ve bunun için bedensel ve ruhsal acılar çekiyordu. Artık iyice zayıflamıştı. <sabır> aşamasına geldi, bu onun geçmesi gereken dört aşamanın ilkiydi “en kahredici acılara bile hiçbir hoşnutsuzluk belirtisi göstermeden katlanma niteliğinin kazanıldığı aşama” ardından <tevekkül> “yaşamın tek bir güne, hatta ana bağlandığı aşama” , bunların ardından Bedreddin üçüncü durağına ulaştı <rıza> “ kaderin vurduğu her darbeye yada sunduğu her başarıya, öfkelenmek yada sevinmek şurada dursun, öfkelenmenin yada sevinmenin akıldan bile geçirilmeyeceğini öğütleyen aşama” Bedreddin girdiği çilelerin her birinden, bedensel olarak daha da zayıflayarak çıkıyor, gün günden eriyordu. Sonunda Şeyhinden dördüncü aşama olan <erbain> izni çıkmıştı “erbain Arapça kırk demektir ve Hakikat yolu yolcularının son ağır sınavlarından birini dile getirir. Hiçbir şey yemeden, hatta neredeyse su bile içmeden, yapayalnız geçirilen kırk gün…”

Bedreddin bütün bu aşamalardan geçerken arkadaşı Müeyyed onun için çok endişeleniyordu. Ondaki bu değişim Müeyyedi korkutuyor, yoldaşını aylardır bir kez olsun görmemiş olmanın getirdiği ruh hali onu tedirginliğe sürüklüyordu. Ve böylece, Bedreddin’in öğrencileri ve arkadaşları toplanıp babasına haber vermeye karar verdiler,Bedreddin’i sağlığını da tehdit eder hale gelen bu durumdan çekip çıkaracak tek kişi babasıydı. Müeyyed derhal Edirne’ye doğru yola çıktı. Aynı zamanda Anadolu’da bir hareketlilik başlamıştı Timur Sivas’ı almış Malatya üstüne doğru yürüyordu. Müeyyed Edirne yakınlarında çocukluk arkadaşı Şahne Musa ile karşılaştı, Musa Kadı İsrail tarafından gidip oğlunu, Bedreddin’i Edirne’ye getirmesi için görevlendirilmişti. Bedreddin Edirne’ye dönmeyi reddetti çünkü geçtiği aşamaların her birinde sıfatlarından arınmıştı artık kadı oğlu, fakih, öğretmen, Müslüman Bedreddin gitgide küçülmüş, sönmüş insan Bedreddin güçlenip kuvvetlenmeye başlamıştı ve doğumu yakındı. Ailesine selam ve saygılarını ileterek Musa’yı tüm yalvarışlarına rağmen yolculadı. Ardından kendi çilesine döndü. Girdiği son çile öyle uzun sürmüştü ki Bedreddin artık ölümün eşiğine gelmiş ve ciddi bir tedaviden geçmesi gerekmişti, aynı zamanda bu çile Şeyh Hüseyin Ahlati’nin de onun artık orada daha fazla kalmasına gerek olmadığını anlamasına neden oldu.

Şeyh’i Bedreddin’i çağırdı ve ona Hazırlıklarını yapmasını artık tekkede daha fazla ilerleme imkanının kalmadığını ve kendisini Tebriz’e göndereceğini söyledi. Bedreddin hiç itiraz etmedi derhal hazırlandı ve Tebriz’e doğru yola koyuldu.

Bu sırada Yıldırım Beyazıt ile Timur Leng arasında Ankara savaşı yapılmış ve Yıldırım Beyazıt ağır bir yenilgi almıştı. Sultan Beyazıt bu yenilgiyi kaldıramamış ve kendisini zehirleyerek intihar etmişti. İki oğlu Timur tarafından tutsak edilmiş, diğer iki oğlu ise canlarını zor kurtarmıştılar.

İşte Beyazıtı yenen Timur’un ordusu da, Bedreddin’in Tebrize gitmek için izlediği yolda ilerliyordu. Bedreddin önünden geçen ve savaş sırasında saf değiştirerek Timur’a katılan eski Osmanlı Beylerinin askerlerin nefretle bakıyordu. Ve sonunda dayamayıp onlara bağırmaya başladı. Bir anda ortalık karışmış ve Bedreddin kendisini korumakla görevli kervanın şaşkın bakışları arasında yaka paça götürülmüştü. Artık o da Timur’un tutsaklarından birisiydi.

Timur savaş sonrası ulemayı toplamış, onlara savaşan taraflardan kendilerinin de, Osmanlı’ların da Müslüman olduğunu ve bu durumda ölenlerden hangilerinin cennete hangilerinin cehenneme gideceklerini, kimin sevap ve kimin günahta olduğunu soruyordu. Ulemadan elbette Timur’un askerlerinin cennete gittiği ve kendisinin muzaffer olduğu için sevapta olduğu yönünde cevaplar gelmeye başlayınca kızdı ve ulemanın kendisine yağcılık yaptığından yakınmaya başladı. Bu sırada Bedreddin’in tutsaklar arasında olduğunu bilen bir bilgin, Timur’a bunu söyledi ve bu sorunun cevabının bir de ondan almasını istedi. Bedreddin’i getirdiler ve Bedreddin’in Timur’un sorusuna yanıtı şöyle oldu. “Savaşan tarafların her ikisi de günahkardır. Allah dünyayı insanların tümü için yaratmış ve onların kullanımına sunmuştur. Oysa siz toprak ve insan üzerinde hakimiyet için savaştınız, cennet ve cehennemden ne anladığınızı ve hangisine layık olduğunuzu ben bilemem fakat günahkar olduğunuz su götürmez.” Timur karşısında bildiğinden şaşmayan bu bilgini sevmişti, O, diğerleri gibi kendisine yaranmaya çalışmıyor, doğru bildiği ne varsa söylüyor ve bunun arkasında duruyordu. O günden sonra Timur sık sık Bedreddin’i yanına çağırmaya ve onunla hukuk, adalet, bilim vb. konularda konuşmaya başlamıştı. Bu arada Bedreddin’e Şeyhi’nin hasta olduğu kendisini görmek istediği haberi geldi. Bedreddin artık ne yapsa orada durmazdı. Bir gece gene Timur’la sohbet ederlerken Timur kendisine kızlarından birisi ile evlenmesini, ve uzun süredir ihmal ettiği ülkesinin Şeyhülislamı olarak orada adaleti kurmasını söyledi. Bedreddin zor duruma düşmüştü, bir hükümdarın, hem de böylesi bir isteğini reddetmek ona hakaret anlamına gelirdi. Bedreddin kendisi gibi bir garip derviş’in bu büyük sorumluluğu taşıyamayacağını ve çok onur duymasına karşın bunu başarabileceğini düşünmediğini söyledi ve hemen arkasından çadırına çekilmek için izin istedi. O gece sessiz bir şekilde çadırından çıktı, artık Timur’un tutsağı değil konuğu olduğundan rahatça dolaşabiliyordu. Ve doğruca, arkasına bakmadan Kahire’nin yolunu tuttu.

Şeyh Hüseyin Ahlati’nin yanına vardığında onu hasta yatağında yatar halde buldu, fakat hastalık, yüzündeki o rahat ifadeye, insanın içini huzur dolduran o bakışlara bir şey yapamamıştı. Bedreddin Şeyhiyle hasret giderdi. Kısa süre sonra Şeyh hayata veda etti. Ölmeden önce Bedreddin’e sen benim halefim ve yaşadığın dönemin Hallaç’ısın öğütlerini verdi. Şeyh Hüseyin Ahlati’nin ölümünün ardından tekkesindeki öğrencilerin büyük bölümü Bedreddin’in Şeyhliğini kabul ettiler fakat aralarında Bedreddin’in aralarına sonradan katılmış olduğunu bu kadar kısa süreli bir birliktelikle Şeyh olunamayacağını iddia ederek Bedreddin’in Şeyhliğini tanımadıklarını açıkladılar. Hayatı boyunca hiçbir zaman iktidar hırsı içerisinde olmamış olan Bedreddin derhal kendisine inanan öğrencilerini de yanına alarak oradan ayrıldı ve Edirne yolunu tuttu.

Bedreddin Edirne’ye vardığında babasının yanına yerleşti ve öğrencileri ile birlikte bir Medrese kurmak istedi fakat bunu yapamadı. Bunun yerine Edirne medresesinde dersler vermeye başladı. Babası Edirne Medresesi’nin Başöğretmeniydi. Bedreddin bir yandan öğretmenlik yapıyor, bir yandan ise hukuk üzerine yani bir kitabı kaleme alıyordu. Anadolu’da bir iktidar kavgası yaşanmaktaydı. Beyazıt’ın oğulları ve bazı beyler birbirleriyle savaşıyor ve Anadolu topraklarının egemenliğini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Halk perişan haldeydi. Savaş sadece insanların ölümüne değil aynı zamanda, sofradaki ekmeğin de küçülmesine sebep oluyordu.

Musa Çelebi diğer kardeşlerine ve beylere üstün gelmiş Edirne’de tahta oturarak saltanatını ilan etmişti. Fakat bu mutlak bir iktidar değildi, çünkü kardeşi Çelebi Mehmet Anadolu’da faaliyetlerini sürdürmekteydi.

Musa Çelebi tahta oturduğunda, büyük bir yeniden düzenleme kararı vermişti. Tüm görevleri yeniden düzenliyordu. Bedreddin’in adını daha önce duymuştu. Timur’un ordusu içerisinde bulunan dönek Osmanlı Beylerine bağırdığını, Timur’un karşısında da bunu savunduğunu biliyordu. Onunla tanışmak için Şeyh Bedreddin’in yanına gitti.

Kısa sürede Şeyh Bedreddinden çok etkilenen Musa Çelebi ondan Osmanlı Devleti’nin Kadıaskeri olmasını ve adaleti tesis etmesini istedi. Hayatının her döneminde böyle durumlardan ve mevkilerden uzak durmaya çalışan Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi’nin bu teklifini kabul etti. Anadolu’da halk kırılıyordu devlet ve beyler kaybettikleri güçlerini kazanabilmek için vergileri inanılmaz boyutlara çıkarmışlardı. Bedreddin Kadıaskerlik görevini kabul ederken bir yandan bütün bunları düşünüyordu. Alıp yürümüş olan rüşvet, yolsuzluk vb. uygulamaları ortadan kaldıracaktı. Kadıasker olduğunda ilk işi ismi yolsuzluklara bulaşmış olan bütün kadıların işine son vermek oldu. Yerlerine kendi yetiştirdiği müritlerini atadı. Kısa zaman sonra Beylerden haberler gelir. Osmanlı Devletinde ilk defa kadılar Beyden değil Halktan yana karar verir olmuşlardır ve bu kabul edilemez bir durumdur. Fakat Bedreddin ne yaptığını biliyordu bundan asla taviz vermemeye kararlıydı.

Edirne de bulunduğu sıralarda hukuk üzerine düşüncelerini içeren kitabı “LETAİF-ÜL İŞARAT” ı yazdı bu kitabı Kahire, Semerkant, Bağdat gibi dönemin bilim merkezlerindeki gelişmelerden haberdar olmayan Osmanlı ulamasının ve acemi medrese öğrencilerinin anlamasına imkan yoktu, o yüzden Osmanlı’nın Kadıaskeri olduğunda bilgisiz rüşvetçi adil olmayan kişilerin yerine kendi iyi eğitim görmüş öğrencilerini geçirmeye başlamıştı ve bu öğrencilerin “letaif-ül işarat”ın içeriğini daha iyi ve tam kavrayabilmeleri için . “teshil” yani kolaylaştırma adını verdiği kitabını yazmaya başlamıştı. Bu kitabında letaif-ül işaratı yalınlaştıracak, herkesin anlayabileceği bir hale sokacaktır, fakat bunu tamamlayamadan her şey alt üst olmuş çelebi Mehmet Musa Çelebiyi alt edip iktidara gelmiştir. Ve Bedreddin artık İznik Yakup Çelebi Tekkesinde bir tür hapis hayatı yaşamaya başlamıştır.

“Teshil” (Kolaylaştırma) isimli kitabını bitirmiş ve Sultan Çelebi Mehmet’e göndermiştir. Kitabını değerlendirmesiyle birlikte Sultan’dan son bir Hac ziyareti yapmak için izin istemiştir. Bu aslında Bedreddin’in tutsaklıktan kurtulma ve hareketinin başına geçme çabasıdır. Fakat sultan Bedreddin’e Hac izni vermemiştir.

İznik’te tutsakken müritleri Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa Aydın ve Karaburun da faaliyetlerine başlamışlar, halkı örgütleme çalışmalarına olanca hızlarıyla devam etmekteydiler. Sürekli olarak, gerek kendileri giderek, gerekse haberciler vasıtasıyla Şeyhleriyle Haberleşiyor ve onun talimatları doğrultusunda kuracakları yeni düzene yön veriyorlardı.

Bedreddin’i İznik’e süren sultan Çelebi Mehmet onun her hareketinin gözlenmesini ve kendisine bildirilmesini istemiş ve Bedreddin’e de 3 bin akçe aylık ulufe bağlamıştı.

Timur istilasından kaçarak batıya gelen aşiretler burada işsiz ve aç kalmışlardı, ciddi rakamları bulan sayıları itibariyle bir istihdam sorunu ortaya çıkıyordu.

Daha önce kendilerine vaat edilmiş olan toprak, iş ve yeni bir düzen gibi isteklerini çok daha aşan şeyleri Bedreddin’in onlara önerdiği düzenin içerisinde gören kitleler hiç itirazsız ve hatta tabir yerindeyse koşa koşa, Bedreddin hareketine katılmayı kabul etmekteydiler. Bedreddin onları dinsel bir etkilenmeyle değil, yaşanan dinlerin ötesine geçip yeryüzünde cennet yaratmak ifadesindeki gibi, insani anlamda ezilmeden yaşayabilecekleri bir düzen vaadiyle etkiliyordu fakat buradaki ayrılık noktası Bedreddin’in vaadinin gerçekleşmesi için bu vaat gerçekleştiğinde onu yaşayacak olanların savaşması gerekmekteydi. Hareket başladığı andan itibaren de ilk olarak beylere savaş açılmış mallarına el konulmuş tarlaların sınırları kaldırılarak ortaklaştırılmış kadınlara ayrı örgütlenme verilmiş ve bunun gibi bir çok özgürlük alanı yaratılıp hayat kolektif hale getirilmiştir.

Dede Sultan (Börklüce Mustafa) ve Kemal Hobdin (Hu Torlak Kemal) bulundukları yerlerde “Hakikat Davasını” halka anlatmaya ve onları bu dava uğruna birleşmeye çağırıyorlar, gün günden çoğalıyorlardı. Din, dil, millet ayrımı gözetmiyor, ezilen, yoksul, bütün köylüleri, esnafları yanlarına toplamak için gayret gösteriyorlardı. Neticede hareketlerinin içinde Rumlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler, türlü tarikatlardan ve daha farklı örgütlenmelerden (Ahiler vb) insanlar birikmeye başlamışlardı. Osmanlı bu durumu görmezden gelemezdi. Dede Sultan ve Torlak Kemal’i ortadan kaldırmak için Beylerini görevlendirdi. Hakikat Davasına gönül vermişlerin sayısı artık onbinlerle ifade ediliyordu. İlk olarak Dede Sultan İzmir Bey’ine karşı bir çarpışmaya girdi ve bu çarpışmadan Karaburun’u alarak çıktı. İzmir Beyi yenilmişti. Aynı dönemde Torlak Kemal de Manisa Beyi’ne karşı ayaklanmış ve bir zafer kazanmıştı. Bedreddin mülhitleri ele geçirdikleri topraklarda ilk iş olarak sınırları kaldırırlar. Artık tarlalar ortaktır, her iş birlikte görülmektedir. Para ortadan kaldırılmış ve yerine başka bir şey ikame edilmemiştir, özel mülkiyete son verilir. Artık her şey, herkesindir. Kadınlar ayrı bir örgütlenme kurarlar, kendi aralarında belirledikleri bir kadın “Bacılarbaşı” sıfatıyla yönetim içerisinde eşit söz ve karar hakkına sahip olarak bulunmaktadır.

Bedreddin İznik’te müritlerine yol gösterici olan “Varidat” adlı kitabını bitirir. Börklüce ve Torlağın zafer haberleri kendisine ulaşmaya başlamıştır, artık her ne olursa olsun İznik’te kalamayacağını, buradan çıkıp hareketin başında bulunmasının elzem duruma geldiğini görür ve bir gece yanındaki az sayıda müridi ile birlikte İznik’ten kaçar.

Osmanlı, Şehzade Murat ve baş vezir Beyazıt Paşa’nın yönetiminde büyük bir orduyu Dede Sultan ve Torlak Kemal üzerine sefere çıkarmıştır. Bu sırada Bedreddin Eflak üzerinden Rumeli’ne geçip, orada bir hareket yaratmayı planlamaktaydı. Osmanlı ordusu Karaburun dolaylarına geldiklerinde Dede Sultan yirmi binin üzerinde yoldaşıyla karşısına çıktı. Burada büyük bir savaş verildi. Savaşın sonunda Hakikat savaşçıları yenilmiş, Dede Sultan tutsak edilmişti. Ardından Torlak Kemal üzerine giden Osmanlı ordusu onu da aynı akıbete uğrattı. Tutsaklar şehir, şehir gezdirildiler. Halka teşhir edildiler ve işkencelerden geçirildiler. Sonra başları vuruldu…

Bedreddin Zagora bölgesinde Ağaçdenizi adı verilen yere yerleşmiştir. Şeyh’in burada olduğunu duyan halk, akın akın ona katılmak için bu bölgeye dolar sayıları gün geçtikçe artmakta, gün günden daha da kuvvetlenmektedirler. Şeyh’in Kadıaskerliği döneminde kadı tayin ettiği öğrencileri arkalarında kalabalıklarla Şeyhlerinin yanına gelir. Bu sırada Müritlerinin yenilgi haberlerini alan Şeyh üzüntü içerisindedir. Ve bir gece müridi olarak Şeyh’in çadırına girenler onu bir çuvalın içerisine koyarak kaçırır, Edirne’ye, Saray’a getirirler. Derhal ulema toplanır. İslam dünyasının sayılı bilginleri arasında bulunan Bedreddin’i yargılamak, suçlu bulmak dahası ölüm fetvasını vermek kolay kolay yapabilecekleri iş değildir. Zaten Bedreddin’i yargılamak istediklerinde İslam Hukuku alanında hepsinden üstün olan Şeyh bu yargılamayı boşa çıkartır, kendisini yargılayanların hepsi de artık bir danışıklı dövüşün içinde olduklarının farkındadırlar. Sonunda İran’lı bilgin Mevlana Haydar’ın malı haram, kanı helal fetvasıyla Edirne’nin Serez çarşısında asıldı…

Bedreddin Hareketi yapısı itibariyle değerlendirildiğinde, sınıfsal bir nitelik taşır. Yoksul halkın üretim araçlarının egemenliği için ayaklanmasıdır. Bu anlamda Anadolu topraklarının ilk sınıf savaşımıdr. 15.yy ın başlarında komünal bir toplum tasavvuruyla ortaya çıkmışlardır. Elbette böylesi bir toplum tasavvurunu Bedreddinden önce kuranlar ve yazanlar mevcuttur fakat Bedreddin Anadolu topraklarında bunu eylemli biçimde savunan ilk önderdir. Bu anlamda Türkiye Sosyalist Hareketi’nin de atası sayılması, tarihsel referanslarımız arasında ilk sıralarda yer alması gerekmektedir.

KAYNAKLAR…

1 Radi FİŞ Bende Halimce Bedreddinem (Yön Yayınları)

2 İsmet Zeki EYÜBOĞLU Şeyh Bedreddin ve Varidat (Der Yayınları)

3 İsmet Zeki EYÜBOĞLU Anadolu İnançları

4 Irene MELİKOFF Uyur İdik Uyardılar (Cem Yyınları)

5 Vecihi TİMUROĞLU İnançları Uğruna Öldürülenler (Yurt Yayınları)

DİPNOTLAR

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> Hikmet KIVILCIMLI Sosyalist Gazetesi Sayı: 1-2-3-4-5-6-7 20 Ocak 1966 – 22 Aralık 1970

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> a.g.e.

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> Radi FİŞ Bende Halimce Bedreddinem Yön Yayınları (s: 130-131-132-133)

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> a.g.e (s:163)

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> a.g.e (s:163)

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> a.g.e (s163)

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> a.g.e (s167)

<!–[if !supportFootnotes]–>[1]<!–[endif]–> Bir istiladan kaçan kitleler kendiliğinden otoriteye karşı çıkmazlar otoriteden çözüm beklerler onlar problemleri ortadan kalkacaksa otoritenin yanında da rahatça yer alabilirler onların otoriteye başkaldırmaları için öncelikli olarak ondan umudu kesmiş olmaları yani otoritenin de artık yönetemez hale gelmesi –ki Beyazıt yenildikten sonra Anadolu’da ciddi bir otorite boşluğu yaşanmaktaydı- ve onları bu yolda savaşmaya itecek bir etkenin ortaya çıkması gerekmektedir işte bu da Bedreddin’dir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir