Hasan Sabah, Alamut Kalesi ve Haşhaşiler Gerçeği

Oyunu oynayan Tanrı, bizlerse dama taşı!

İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf.

Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak,

Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna!”

Ömer Hayyam

İslam tarihinde ‘büyük kırılma’nın yaşandığı hilafet kavgası sonrasında Hz. Ali ve oğullarının uğradığı saldırılar Batıni akımların hızla Hz. Ali çevresinde örgütlenmesini sağladı.İslamın ilk yıllarında aksine Hz. Ali zorla Müslüman yapılan halklarca pek sevilmeyen bir kişilikti. Arap yarımadasının dışındaki toprakların (Irak’tan Afganistan ve Hindistan’a kadar) bir çoğunun alınmasında komutan olarak görev yapmıştı.Hz. Ömer’in hilafeti sırasında İslam orduları tarafından fethedildiğinde Mısır’da çok dinli bir hayat vardı. Hıristiyanlar ve Yahudiler güçlüydüler, ama çoğunluk pagan inancı benimsemişti. Müslümanlar putperest kâfirliğin kaynağı gördükleri Osiris Mabedi’ni yerle bir ettikleri gibi İskenderiye Felsefe Okulu’nun kaynaklarının toplandığı İskenderiye Kütüphanesi’ni de yaktılar. Bu Osiris Rahipleri geçmiş kadim Mu Uygarlığının pagan bilgilerini saklıyorlardı. Mu uygarlığının en büyük kolonileri Mısır, Hint ve Uygur İmparatorluklarıydı. Osiris rahiplerinin baskı altında kendi inançlarını koruma şansları yoktu. Müslümanlığı kabullendiler ve Kudüs’e göçtüler. Bu rahipler görünüşte inançlı Müslümanlardı. Ama içlerindeki öfke dolayısıyla halife Ömer’e muhalefet eden Hz. Ali taraftarlarından yana tavır almakta gecikmediler. Bir yandan da Allah’a tapınma yerine ‘Tanrı-Kâinat-İnsan’ üçlemesine ibadete dayanan tasavvufi bir hareketi başlattılar.Sünni Müslümanlara göre bu düşünce ‘sapılık’tı, ama ellerinden bir şey gelmedi. Zira karşı çıktıkları insanlar, Peygamber’in damadı Hz. Ali’nin safındaydılar. Bu inanış Arapların ‘kılıç zoruyla’ Müslümanlaştırdığı halklar arasında hızla yayıldı. Eski Osiris rahibi olan yeni Müslüman ulema ‘Kur’an’da Allah’ın sıfatlarından biri Alim’dir. Dolayısıyla Allah’a en yakın kişiler alimlerdir’ diyerek kendilerine kalkan bulduktan sonra özellikle baskıcı Emevi siyasetinden yaka silken insanların tepkisini yönlendirerek İmam Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığında Karmatiler cemaatini oluşturdular. İsmailiye bu cemaate verilen ad oldu. Bu topluluk kendileri aynı zamanda Hz. Muhammed’in okuryazarlığı ve matematiğe merakıyla ünlenen kızı, Hz. Ali’nin eşi Fatma’yla özdeşleştirerek ‘Fatımi’ sanını kullanır oldu.

Karmati Devleti

Açıkladıkları hedef ‘Gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan cumhuriyeti’ kurmaktı. 760’ta İmam İsmail’in ölümünden sonra 7 dereceli inisiasyona göre gizli bir örgüt haline geldi İsmailiye. İlk İsmailiye devleti 874’te Hamat Karmat tarafından İran Körfezi’nde kuruldu. 1.5 asır süren bu siyasi yapı bugünkü terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak ‘laikti’ ve Karmatiler adı verilen bir meclis tarafından yönetiliyordu.929’da Mekke’yi işgal ettiler ve Kâbe’nin duvarına gömülü ‘Hacer-ül Esved’i söküp başkentleri Lasha’ya götürdüler. Abbasi hilafeti cuma günleri adlarına hutbe okuması dahil birçok teokratik ayrıcalığından vazgeçti. Karmatiler, namaz, oruç hac gibi ibadetleri kaldırdıklarını açıkladılar. 909’da Mısır’da da bu inancın uzantısı olarak Fatımi Devleti kuruldu. Fatımiler Mısır’da pramitleri yapan ustalara izafeten ‘izciler’ manasında Fütüvve teşkilatını kurdular. Bu organizasyon sanatkâr kişileri çatısı adlında toplamanın ötesinde askeri güçtü. İsmailiye’de ketumiyet yani sır saklamak esastı. Yemin, işkence altında dahi bozulamazdı. İmam tanrının yer yüzündeki yansımasıydı ve Şeyh-el Cebel (tabiatın şeyhi)’di. Her şey 7’li bir sisteme göre şekillendirilmişti. Gökler 7 kat, dini yükseliş kademelenmesi 7 kattı.

İntihar Cehennemden Kaçış

İsmailiye inancına göre 6. dereceye yükselmiş kişiler ölümleri halinde ebedi ışık olan Allah’la bütünleşebiliyorlar, ama daha alt derecelerdeki müritler bu dereceye yükselene kadar birkaç defa daha bedenlenerek dünyaya gelmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla daha iyi bir hayat için canından vazgeçmek bir İsmailiye inançlısı için ancak özenilecek bir şey. Bu inanca akıl erdirilemediği için Sünni Müslümanlar insanın ölüme gitmesi için ancak aklını başından alan bir uyuşturucu kullanmış olması gerektiği düşüncesiyle cemaat mensuplarının eylemden önce haşhaş içtiğine hükmettiler ve topluluğu Haşhaşin diye anmaya başladılar. Oysa İsmailiye öğretisinde ruhun gövdede bulunduğu süre içinde yapılanlardan sorumlu olduğunu, bedenden kurtulmakla günahtan kurtuluş sağlandığı düşüncesi işlenmekteydi. İsmailiye’nin yedi basamağı şöyleydi: Mümin (İslamiyetin şeriat kurallarının öğretildiği kademe) Mükellef (İslam dışındaki dinlerin de öğretiye katıldığı, tüm dünlerin aslında aynı hedefe yöneldiğinin anlatıldığı kademe) Dai (Sır saklama ve ketumiyetin öğretilip sınamanın yapıldığı mertebe) Daii Ekber (Baba diye de anılan bu kademedekilere tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başladığı düşünülebilir) Zu Massa (Yudum emenler manasına gelen bu kademede tarikat sırrının özeti olan tüm dinlerin gerçeğe ulaşmakta yetersiz olduğu bilgisi verilirdi) Hüccet (Bir İsmailiye’nin ulaşabileceği en yüksek kademe buydu ve bu kademeye gelen kişi dini bütün yükümlülüklerden kurtulmuş sayılırdı) Şeyh el Cebel (Bu kademe tanrısal özelliklerin kazanıldığı son noktaydı).

“Kim senin yasanı çiğnemedi ki söyle?

Günahsız bir ömrün tadı ne ki söyle

Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen

Sen ile ben arasında ne fark kalır söyle”

Ömer Hayyam

Hasan Sabbah ve Nizari İslam Devleti

İsmaililerin Seyyidina Hasan bin Sabbah diye çağırdıkları Hasan Sabbah (Ali oğlu Muhammed oğlu Cafer oğlu el-Huseyin oğlu Muhammed oğlu el-Sabbah, el-Himyari) Kum kentinde doğdu. Ataları kendisinden altı kuşak önce Yemen’den gelip Küfe yakınlarında Himyari’de yerleşmiş. İran’a geçerek bir süre Kum’da kalan Sabbah ailesi, daha sonra Rey’de yaşamaya başlamışlar. Kısacası Hasan Sabbah İran’da doğup yetişmiş ,Yemen kökenli Küfeli bir Araptır. Hasan Sabbah 17 yaşına kadar On iki İmamcı Şii eğitimi almış. Ancak on yedisinde dai Amir Darrin’den el alıp, İsmaili davasına katılmıştı. İsmaili davası üzerinde, propagandistler tarafından birçok kitaplar okutulup, eğitim derecelerinden geçirildikten sonra İmam Cafer oğlu İsmail’in İmamlığının ve onun ardıllarının yasallığına inandırılmış. Böylelikle Fatimi İsmaili davasınına kazanılmıştı. Mustansır üzerine ‘ahd (ikrar, yemin) töreninden’ geçerek, onun zamanın İmamı olduğunu kabul edip İsmailizmi kucaklamıştı.

1074-1075’de Rey’den Isfahan’a gitti. Burası İran İsmaililerinin dava merkeziydi. Sonuçta Hasan Sabbah, 1076-1077 yılında Muayyad hala Kahire baş daisi iken, Isfahan’dan Mısır’a gitmek üzere yola çıkıyor. Abdul Malik el-Attaş’ın izniyle önce Azerbaycan’a uğruyor. Oradan güneye dönerek Mayyafarikin’e (Diyarbakır’ın Silvan ilçesi) geliyor. Burada Sünni ulemanın otoritesini reddederek İslam dinini yorumlarken, İmamın istisnasız haklılığını ispatlayan tartışmalara girişti. Bunun üzerine Hasan kentin Sünni kadısı tarafından kovulunca, Musul’a indi. Sonra Suriye’de Şam’a doğru ilerledi. Ancak Mısır’a giden kervan yolunu, Fatimilere karşı savaş açmış olan Suriye Selçuklu emiri Atsız’ın askeri operasyonları yüzünden kapatılmış buldu. Bunun üzerine deniz kıyısına indi. Beyrut, Sidon, Tyre, Acre (Akka) ve Caesara’ya uğrayan bir yelkenliyle 1078 Ağustos’unda Kahire’ye ulaştı. Orada Fatimi yüksek rütbeli görevliler tarafından karşılandı. Önce Kahire’de, daha sonra İskenderiye’de kaldığı üç yıl Mısır’da Hasan’ın eylem ve deneyimleri hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Ancak Fatımi İmamı El-Mustansir’i göremediği biliniyor.

Raşidüddin ve Cuveyni tarafından kullanılmış Nizari kaynaklarına göre, Hasan Mısır’da Nizar’ı desteklediğinden dolayı, güçlü iktidara sahip olan Ermeni kökenli vezir Bedr el Cemali’nin kıskançlığına uğradı. İbn el-Esir ise, el-Mustansir’in şahsen Hasan’a, halefinin Nizar olacağı sırrını açıkladığını yazmaktadır. Hasan’ın Mısır’dan Kuzey Afrika’ya sürgün edildiği anlaşılıyor. Ancak yolculuk ettiği yelkenli batmışsa da, o da kurtularak Suriye’ye geçmiş. Böylece dönüş yolculuğu çok kötü koşullarda başlamış oluyordu. Sonunda Hasan Halep, Bağdat ve Kuzistan üzerinden 1081 Haziranında Isfahan’a ulaştı.

Yaşam öyküsünden kalma bazı metin parçalarına göre, 9 yıl boyunca Hasan Sabbah İran’da İsmaili davası hizmetinde çok geniş alan içerisinde geziler yaptı. Başlangıçta Kirman ve Yezd’de İsmaililiğin propagandasına girişti. Üç yıl yaşadığı Damghan’a gitmeden önce üç ay Kuzistan’da kaldı. Hasan, Selçuklu iktidar merkezlerinin bulunduğu ülkenin (İran) batı ve orta bölgelerinde, önündeki tüm güçlükleri yenerek başarılar kazanacaktır. İran’da hala Dailer daisi Abdul Malik al-Attaş’ın yönetiminde İsmaili davası sürdürülüyordu. Daylam dailiğine atanan Hasan Sabbah, 1087-1088’de bölgedeki o aşılmaz Alamut kalesini seçti kendi devrimi için. Damgan’daki başlangıç üssünden, sonra Mazendaran’daki Şehriyarkuk’tan geçti, İsmail Kazvini dahil, Muhammed Cemal Razi ve Kiya Abul Kasım Larijani gibi birçok daiyi Alamut çevresinde yaşayan yerli halkı İsmaililiğe döndürmek için çeşitli bölgelere gönderdi. (1)

Batınilik propagandasına başladı. Kuran’daki her ayetin açıkça görünen manaları dışında Batıni (saklı, gizli) anlamlar taşıdığı ve bunların ancak imamlar tarafından bilindiği esasına dayanıyordu Batınilik. Mezhebe girenler zahirde bulunan (açıktaki) bütün dini vecibelerin cahiller için olduğu; batını bilenler için namaz, oruç dahil hiçbir ibadete gerek kalmayacağı, tüm dini yasakların kaldırılmış olduğu görüşüyle tanışıyorlardı. 1090 senesinde Kahire’de El Ezher’de aldığı eğitimin ardından İran’a dönen Hasan Sabbah liderliğinde Hazar Denizi’nin güneyine yakın Alamut Kalesi’ne sığınarak İsmailiye mezhebinin düşüncelerini korudu. Hasan Sabbah’ın taraftarlarına ‘Assasins’ adını vermesinin öyle sanıldığı gibi eylemden önce müritlerine haşhaş vermesi olmadığı. Çünkü bu kelime Arapçada ‘Bekçiler’ ya da ‘Sır belçileri’ anlamına geliyor. Sabah’ın ‘bekçileri’ yeniden doğuşa, bedenden bir an önce kurtulmak gerektiğine inanan, sınırsız itaat anlayışıyla yetiştirilmiş kimselerdi.

Daylamlı Justanid hanedanı tarafından 805 yılında kuruldu Alamut kalesi, bu hanedana Wahsudan bin Marzuban tarafından 860 yılı içinde yaptırılmış olduğu söylenir. Bu çerçeve içinde günümüze ulaşan geleneksel söylenceye göre, bir keresinde kral av yaparken kayadan kayaya konan kartalı izlemekteymiş. Kral yörenin stratejik değerini görmüş, delinebilen en yüksek kayanın tepesi üzerinde bir kale yapmış ve Daylami lehçesindeki aluh (kartal) ve amut (yuva) sözcüklerinden çekilen “aluh amut”, “kartal yuvası” adını koyup, kartalına bu yerde yuva inşa etmişti. “Sergüzeşt-i Sayyidna”ya göre de , “Alamut” deyimi aluh amut (kartal yuvası) sözcüklerinden oluşur, fakat herhangi bir kartalın yuvasıdır. İbni Esir (Ö.1234) “Kamil fi’t Tarikh” ( Beirut, 1975, 10th vol., p. 110) yapıtında, bir kartalın krala bu bölgeyi tanıttığı ve onu oraya götürmüş olduğuna dair bir başka söylenceden şöyle rivayet eder: Oraya “talim el akab adı verildi, bunun karşılığı Daylami lehçesinde aluh amut ‘tur. Aluh sözcüğü “kartal” demektir. Amutis ise “öğretim,eğitim” anlamındaki amakhut’tan çekilir. Kazvin halkı burayı akab amukhat (Kartalın öğrettiği, eğitimi) adıyla çağırırdı. Böylece aluh amut yada akab amukhat terimi daha sonraları Alamut’a dönüştü. İranli tarihçiler ilginç bir rastlatıya dikkat çekmislerdir; Aluh Amut adı içindeki her harfe verilen Arap harflerinin sayısal değerleri toplandığında, yani ebced hesabına göre, Hasan bin Sabbah’ın Alamut’u ele geçirdiği tarih olan Hicri 483 (M.1090) rakamı çıkmaktadır. “Tarikh-i Jihangusha” (Çev. Jhon A. Boyle, Cambridge, 1958, s.719) adlı yapıtında “Alamut, diyor, boynunu yere dayayarak diz çöken bir deveye benzeyen bir dağdır”. Rudhbar bölgesindeki Kazvin’in yaklaşık 35 km. kuzeybatısında, Daylam’dadır Alamut. Uzaktan doğal görünüşüyle kule gibi yükselen büyük bir kayadır; daha fazla yan taraflarında güçlükle anlaşılabilir teraslı bayırları, fakat tepesinde geniş yapıların kurulabildiği dikkate değer düzlük alanı olan bir kocaman kaya. Dağlık arazide oluşmuş, saldırılardan kendisini kolaylıkla koruyabilecek durumdaydı.Alamut şimdi yerel olarak, Tahran’nın 100 km. kuzeybatısına rastlar; Elburz’un en yüksek doruğunu oluşturmaktadır. Elburz sıradağları, İran’ın yüksek yaylalarını, Hazar denizinin alçak ovalarından ayırır. Alamut kalesinin yüksekliği 180m., uzunluğu 135m. ve genişliği 9 ile 37,5m. arsında değişmekte ve kısmen Elburz sıradağlarının tepeleriyle kuşatılmış durumdadır. Bugün Alamut kayalığı Kal’a-i Guzur Han olarak bilinmektedir.

Hasan Sabbah’ın buraya yerleşmesi ve çok yakından ilgileriyle Alamut yeniden sağlamlaştırıldı; su ve yiyecek gereksinimi için sarnıçlar ve ambarlar yaptırıldı. Vadi içindeki tarlaları sulamak için su kanalları açıldı. Yakın kaleler ele geçirilip, stratejik noktalara kuleler dikildi. Hasan Sabbah burada büyük ekonomik ve sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her İsmaili bireyi, kendisini topluluğun sorumlu üyesi ve onun ayrılmaz parçası hissetmeye başlamıştır.Alamut kalesinin Hasan Sabbah’ın eline geçtiği haberleri Melikşah’ın sarayına ulaşınca, başveziri Nizamülmülk buna çok kızdı. Hemen ordu birliklerini ikiye ayırıp, birini Alamut’a gönderdi. Bu birlik kaleyi dört ay boyunca kuşattı, ancak hiçbir sonuç alamadı. 1092 yılının ortalarında Melikşah onu başvezirlikten azledip, öldürttü ve kısa bir süre sonra kendisi de öldü.Melikşah’ın oğulları uzun süre boyunca taht kavgalarını sürdürdüler. Bu geçiş dönemi boyunca Hasan Sabbah hem İsmaili öğretisinin propagandası ve kendi durumunu güçlendirmek için altın gibi bir fırsat buldu; Rudbar, Khuz, Khosaf , Zozan, Kuain ve Tune’yi ele geçirdi. Bu dönemde Selçuk Sultanı Sancar, Horasan’dan geçen herhangi bir tüccarın dahi İsmaililere vergi vermek zorunluğu yönünde anlaşma yapan Hasan Sabbah tarafından tehdit edilmekteydi. Diğer yandan İsmaililer yeni kaleler inşa ediyor ve propaganda bile yapmaksızın İsmaililiği kabul eden ve giderek çoğalan insanları yerleştiriyorlardı. Bu yolda güvenle ilerleyen Hasan Sabbah, İran ve Horasan’ı baştanbaşa gün ışığı gibi aydınlatmaya başladı ve Selçuk Sultanının yüksek memurları dahi İsmaili oldular. Kısacası, Seyyidina Hasan bin Sabbah ömrü boyunca, İsmaili inancının özgürlüğü, İsmaili devletinin bağımsızlığı gibi hedeflerine ulaşmayı başardı ve kendisiyle muhalifleri arasında barış sağladı. Öyle ki, siyasal anlayışı ve akılcı becerisiyle, güçlü Selçuklu hükümetine İsmaili politikası ve kavramları için özgürlük koşulları üzerinde anlaşmayı kabul ettirdi.İran ve Horasan’da Selçuklulara üstün gelen Hasan Sabbah dikkatini Suriye ve Hindistan’a çevirdi; oraya da dai’ler gönderdi. İsmaili davet’i İran ve Suriye’ye yayıldığı gibi Hindistan’a da girmesi üzerine Seyyidina Hasan yüksek görüş ve düşüncelerini yazıya döktü. 518/1124 yılında son nefesini verinceye kadar, İsmaili inanç ve ilkelerine ilişkin yapıtını yazmayı sürdürdü.

Hasan Sabbah’ın Selçuklu Saldırılarına Karşı Alamut Savunması

Alamut’un Hasan Sabbah tarafından alındığı haberleri Selçuklu sultanı Melikşah’ın (1063-1092) ve veziri Nizamül Mülk’ün (1018-1092) sarayına ulaştığı zaman fazlasıyla rahatsız oldular ve Hasan Sabbah’a karşı düşmanlık planı kurmaya başladılar. Melikşah bir dizi divan toplantıları yaptı ve Hasan Sabbah’ın Selçuklu üstünlüğüne boyun eğmesini zorlayan elçilik heyetini Alamut’a gönderdi.Hasan Sabbah heyeti saygıyla kabul etti. Onlar Melikşah’ın ihtişamı ve gücünü överek, kendisinden onun üstünlüğünü kabul etmesini istedikleri zaman şunları söyledi: “ Biz İmamızdan başka birilerinin emirlerine boyun eğmeyiz. Sultanların maddi ihtişamı bizi etkileyemez.”Elçilik heyeti Alamut’tan eliboş ayrıldı. Hasan bin Sabbah onları son olarak şu sözlerle uğurlamıştı: “ Sultanınıza söyleyin, bıraksın bizi hücremizde barış içinde yaşayalım. Eğer rahatsız edilirsek, ellerimize silahlarımızı almak zorunda kalacağız. Melikşah’ın ordusu, bu kısacık hayata hiç önem vermeyen bizim savaşçılarımızla çarpışacak bir ruha sahip değildir.” Böylece, Melikşah ve veziri Nizamül Mülk, iki yıl boyunca Alamut’a saldırmaya cesaret edemediler.

Alamut’a ilk saldırı, en yakın askeri şef ve Rudhar bölgesi valisi Turun Taş’ın kumandası altındaki Selçuklu güçleri tarafından yapıldı. “Hasan bin Sabbah, çok geçmeden Alamut kalesinin sahibi oldu. Ancak zorunlu gereksinim depolarını doldurmadan önce, arkasından Selçuklu Sultanı’nın Rudhbar bölgesini ikda (fief) olarak verdiği bir Emir Turun Taş bütün çıkışları ve tedarik yollarını kesti” diye yazmaktadır. O andan itibaren kale bir tek hücumla düşürülebilirdi; Emir Turun Taş onu kuşattı, ekili tarlalarını mahvetti ve çevrede İsmaililiğe dönmüş olanların hepsini boğazladılar. Alamut’un içinde yiyecek içecek gibi zorunlu gereksinimler yetersizdi, fakat onları çok dikkatli kullanarak, kaleyi alacaklarını uman işgalcileri büyük hayal kırıklığına uğrattılar. Yine de içeride ve dışarıda, ölümün keskin dişleri arasına itildiklerini düşünerek, bu kuşatmanın asla kırılamayacağını seyreden bazı kimseler vardı.Hasan içerdeki umutsuzlara Kahire’deki İmam Mustansır Billah’tan özel ve acil bir haber almış olduğunu, kendilerine kuvvet gönderdiği ve iyi şans dilediğini açıklayarak karargahı direnmeyi sürdürmeye ikna etti. Bu nedenle Alamut’a ‘Baldat al-İkbal’ (iyi talih kenti) da denir. Çevreyi hayal kırıklığına uğratan kapkara bir duman sarmış, Hasan’ın gözleri en küçük bir umut ışığını bekliyordu. Turun Taş birçok ciddi saldırılar yaptı, fakat kısa bir sure sonra ansızın öldü. Açlık çeken Alamut sakinleri sonuna kadar dayanmıştı ve kuşatma kırıldı. Bu İsmaililere karşı ilk büyük düşman operasyonuydu. (2)

Melikşah, Turun Taş’ın ordularının tamamıyla bozguna uğradığı haberleri alması üzerine dengesini yitirdi. 1087’de gitmiş olduğu Bağdat’ı, 1091’de ikinci kez ziyaret etti. Orada Abbasilerle, İsmailileri ortadan kaldırma planlarını tartıştı. Varolmalarını İsmaililerle büyük darbe vurmaya bağladı. İsmaililerin ateşli ve acımasız düşmanı olan veziri Nizamül Mülk ona, birini Rudhbar’a, diğerini Kuhistan’a olmak üzere iki büyük ordu göndermesi telkininde bulundu. Böylece, Melikşah İsmaililerin kökünü kazımaya kararlı bir kuvvet hazırladı ve 1092 başlarında sefere çıkardı. Bu arada vezir Nizamül Mülk halkı kışkırtmaya başlamış, Hasan Sabbah’a ve yandaşlarını karşı din bilginlerinin kalemlerini kullanmıştı. Çok kuvvetli bir anti-Şii ve batıni düşmanlığı eyilimi gösteren Siyasetname’sini tamamlayıp telif ettirdi. Kitap, adının belirttiği olgu dışında, -düşmanca olmasına rağmen- İsmaili öğretileri ve tarihi araştırmaları için değerli bir kaynaktır. Şii ve Batıni düşmanlığı, Nizamül Mülk’ün 1092’de öldürülmesinin asıl nedeni olduğu sanılmaktadır. Ancak İbn Khallikan, “Wafayat al-Ayan” (1 vol., s. 415) (3) kitabında şunları yazmaktadır: “Rivayet edilir ki ona karşı suikast, bu kadar uzun yaşamasını görmekten bıkmış ve mülkiyetinde tuttuğu çok sayıda ikda ve temlik arazilerine gözdikmiş olan Melikşah tarafından teşvik edildi. Nizamül Mülk’ün öldürülmesi, İbn Darest takma adlı Tacül Mülk Abul Ganaim el-Marzuban bin Husrev Firuz’a yüklenmiştir. Kendisi vezirin düşmanı ve Sultan Melikşah’ın yüksek koruması altında bulunuyordu. Nizamül Mülk’ün ölümünün ardından, başvezirin boş kalan yerine atandı.”

Arslan Taş tarafından yönetilen Rudhbar seferi 1092 yılını ortalarında Alamut’a ulaştı ve kuşatma dört ay sürdü. O zaman Hasan Sabbah yanında bulunan az bir yiyecek-içecek, silah donanımı ve 70 adamıyla direndi ve tam yenilginin eşiğindeydi ki, Kazvin’den 300 kişilik acil imdat birliği geldi. O zaman dışarıya başarılı bir hücum yapmaya muktedir oldu. Kazvin’den 300 adam getiren Dai Didar Abul Ali Ardistani idi. Yeterli yiyecek-içecek gereksinimleri de getiren bu kişiler gizli yollardan kendilerini Alamut’a girdiler. Güçlenen garnizon 1092 Kasım sonlarında, düşman kampları üzerine bir gece baskını yapıp, kuşatmacıları Alamut’tan geri çekilmeye zorlayarak onları bozguna uğrattılar. Unutmamalıdır ki, Alamut savaşta henüz uzmanlık kazanmamış olan o genç fedaileri yeni askere almışken, Selçuklu kuvvetleri deneyimli askerlerden oluşuyor ve çok iyi teçhizat edilmişti.

Kökleri derinlere inen bağlılık ruhu ve Hasan bin Sabbah’ın buyrukları, böyle büyük kalabalıkların önünde onlara karşı konulmaz vuruş güdüsü sağlıyordu. Bu nedenle, düşmanlarının plan ve hazırlıklarını hep boşa çıkardılar. Alamut’a karşı yapılan bu zorlu kuşatma, bir yandan Selçuklulara parçalayıcı bir darbe etkisi yaptı, diğer yandan ise Alamut’ta İsmaililiğin sağlamca kök salmasını sağladı. Hatta anlatıldığına göre, dört ay boyunca kuşatmayı sürdüren Arslan Taş, kalede oturan herhangi bir İsmaili hiç görmemiş; sadece bir gün ordusu, kalenin tepesinde bir an için askerleri gözleyen ve ortadan kaybolan beyazlar giyinmiş bir adamı (Hasan Sabbah) fark etmişti. Öbür yandan, Kızıl Sarık kumandası altındaki Kuhistan seferine çıkan ordu ise, İsmaililerin Dara kalesini ele geçirmeye gücünü odaklamıştı. 1092 yılının sonunda Melikşah, Nizamül Mülk’ün öldürülmesinden 35 gün sonra öldü; Selçuklu planlarının askıya alınması zorunluluğu doğunca, daha ilerideki seferler terk edildi. Aynı zamanda, Dara’yı ele geçirmeyi kesinlikle başaramamış olan Kuhistan seferine çıkan ordusu da geri çekildi.

Melikşah’ın ölümü üzerine, Selçuklu imparatorluğu bir iç savaşa; Melikşah’ın oğulları arasındaki çekişmelerin damgasını vurduğu ve on yıldan fazla süren bu iç boğuşmaların içine girdi. Melikşah’ın dört yaşındaki oğlu Mahmud hemen sultan ilan edilirken, aslında en tanınmış ve önde olanı büyük oğul Barkiyaruk idi. Barkiyaruk Rey’e çağrılarak tahta geçirildi. Mahmud 1095’te öldü. Abbasi Halifesi, iktidar payı Batı İran ve Irak olan Barkiyaruk’un yönetimini tanıdı. Barkiyaruk, 1097’den beri Horasan ve Türkistan yöneticisi olan kardeşi Sancar’dan büyük yardım alan üvey kardeş Muhammed Tapar ile bir dizi sonucu alınmayan savaşlar yaptı. Selçuklu prensleri arasındaki kavgalar İsmaililere, Alamut’u mümkün olduğu kadar zor ele geçirilir bir kale yapma fırsatı vermiş bulunuyordu. Hasan bin Sabbah sur duvarlarını sağlamlaştırdı ve çok büyük bir erzak deposu yaptırdı. Daylam’da Alamut’tan başka çok sayıda kaleler ele geçirdi ve Kuhistan’da kuzeyden güneye uzanan 200 mil üzerinde bir grup kale ve kasabaları kontrol altına aldı.

“Genç,gençliğimin güzel günleri,

Unutmak için içerim şarabı.

Acı mı? Öylesi gider hoşuma,

Bu acılıktır ömrümün tadı.”

Ömer Hayyam

Hasan Sabbah’ın Felsefi Düşüncelerindeki Toplumcu ( Sosyalist) Öz

“Politik ve sosyal görünümünden hareketle İsmaili Öğretisini incelemeye çalışan herhangi bir araştırmacı açıkça görebilir ki İsmaililer, tarihlerinin bütün dönemleri boyunca daima ideal bir toplum yapılanmasını hedef aldılar. Peygamberin buyrukları ve Kuran’ın hükümlerinden esinlenip, adalet temelleri üzerinde duran bir insan toplumunun çatısını kurmayı ve bireyi rahat ettirmeyi sağlayacak insancıl ve felsefi kurallara göre bu hedefe yönelmişlerdir.” (4) Bu evrendeki bütün varlıklar Tanrının iradesiyle ikiye bölünmüştür: Zahir ve Batın. Kuran ayetlerinin de zahiri ve Batıni açıklamaları vardır. Batıni açıklamaları İmamlar, büyük Dai’ler ve Hudud’dan başkaları bilemez . En eskileri Karamita ve Batiniya (Karmatiler ve Batıniler); daha sonrakiler Sabiya ve Talimiya diye adlandırılırlar. Günümüzde İran’da onlara Muridan-i Aga Han-i Mahallati denilir. Orta Asya’da Mullai, Hindistan’da ise Hocalar (Nizariler) ve Bohoralar ya da Bohralar (Mustaliler) vb. adlarını alırlar.” (5) 9.yüzyılın ortalarında Zeydi Aleviliğinin girdiği Anadolu, 12.yüzyılın başlarından itibaren, Batıni inanç olarak Alamut İsmaili Aleviliğinin yoğun biçimde etki alanına girmiştir. Bu etki, 13.yüzyılın ortalarından sonra da (Post-Alamut dönemde) Anadolu, Azerbaycan, Gilan, Horasan’da gizlenerek, sürekli kılık değiştirerek dolaşan İsmaili İmamları ve Sufizme İmamolojiyi ve toplumsal yaşam politikasını benimseten İsmaili inanç ve felsefesi tarafından sürdürülmüştür. Ayrıca Kızılbaş Safevi Devletinini oluşumunda Kızılbaş Türkmen dedebegleri ve Şah İsmail ile kurdukları yakın siyasi ilişkiler ve savaşçı destekleriyle katkıda bulunmuşlardır. Alamut İsmaililerin tarihi çirkin bir biçimde sunulduğundan hep yanlış anlaşıldı. İsmailileri anlatan en eski kaynaklardan biri, fakat çok acımasız bir İsmaili karşıtı olan Cuveyni’nin tarihidir. Gerçek İsmaili inanç ve geleneklerini çarpıtmaktan sorumlu olan odur. Ne yazık ki, bilim adamları Cuveyni tarafından uydurulmuş tasarlanmış hikayeleri, onun İsmaililere karşı düşmanca davranışını yakından incelemeksizin izliyorlar. W.İvanow (6) kitabında, “Cuveyni’nin söyledikleriyle tam anlamıyla tatmin olup, son derece cahilliklerini gösteren bilginler vardır” diye yazmaktadır. Hasan Sabbah savaştan hep nefret etti ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine itiraz etti, fakat ezeli düşmanları onu savaş ateşinin içine fırlattılar; ancak böylece ele geçirebilir ve kendi güçlerini gösterip, krallıklarını yeniden elde edebileceklerini düşünüyorlardı. Hasan Sabbah, kötülük ve zararlı tohumları saçan bencil yöneticileri öldürmeye ve kötülüklere kaynaklık eden nedenleri ortadan kaldırmaya sık sık başvurdu. Onlardan bazılarını öldürtüp -ki bunlar gerekli ve adildi- Müslüman halkları savaştan kurtardı. İsmaili fedaileri, kin ve nefretin dışında kalan bir kimseyi değil; bu şekilde yaşamını sürdürmek isteyen çok sayıda Müslümanı kurtarma arzusu göstermeyen, tersine kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenleri öldürürlerdi.

İsmaili düşmanlarının, bağımsız bir Nizari İsmaili devletinden hoşlanmadıkları ve buna şiddetle tepki gösterdiklerini asla unutmamalıyız. Düşmanlar, karşı konulmaz büyük güçleriyle birbiri ardı sıra saldırılarda bulundular. Bunun yanı sıra ekinleri tahrip ederek, meyve ağaçlarını keserek ve başka başka yıkıcı araçlar kullanarak İsmaililerin ekonomisine zarar verdiler. Bundan çıkan genel resim gösteriyor ki, İsmaililer kendi üzerlerinde dolaşan tehlikeyi karşılamak için daha az sayıda idiler. Bundan ötürü, savunma amacı için bir savaş gerillası, ayaklanma ve karışıklık çıkartma yöntemi benimsetilmiş savaşçı fedailerden bir silahlı birlik yetiştirildiği görülüyor. Bazı bilim adamları İsmaili mücadelesini bir devrim olarak görmektedir; fakat kesin olan, bir hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi. Fedailik, İsmaili ordugahlarının çevresinde, hayaller görülüyormuşçasına icat edilmiş olan düşmanlık dehşeti yayarak, dev gibi kocaman askeri mekanizmayı geri çevirmeye zorlamak için bir sınırlı savaşçı tekniğiydi. W.İvanow, “doğru bir görüş açısıyla fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi, diyor…, bazı bilgisiz, fakat iddialı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini görmek, kesinlikle namussuzca bir aptallık olacaktır.” (Age. s.21) (7)

Arkon Daraul’un, fedailer hakkında verdiği kısa bilgiyi de buraya eklemekte yarar vardır:

“Hasan Sabbah’ın 1124 yılında, dünyaya ‘assassin’ gibi yeni bir sözcük bırakmış olarak doksan yaşlarında öldüğü söylenir. Arapça’da ‘Assasseen’, ‘muhahafızlar-koruyucular’ anlamına gelir ve bazı yorumcular, sözcüğün gerçek kökeninin ‘sır muhafızları-koruyucuları’ olduğunu düşünmektedirler. Hasan Sabbah’ın yönetimindeki bu inanç örgütlenmesinde inanca çağıranlar Dai’ler, öğrenci-mürid olanlar Rafik (yoldaş, arkadaş), Fedailer ise adanmışlar idi. Bu son grup Hasan Sabbah tarafından İsmaililiğe eklenmişti ve bunlar suikastçı timleri gibi yetiştiriliyordu. Fedailerin üzerinde bir kuşakla bağlanan beyaz bir giysi, ayaklarında kırmızı çizme, başlarında ise kırmızı başlık bulunuyordu. Hançeri kurbanın göğsüne ne zaman ve nerede yerleştirecekleri konusunda dikkatli bir eğitime ek olarak onlara dil öğretiliyor; kıyafet değiştirme ve askerler, tacir ve keşişlerin yaşam tarzları gibi alanlarda yetiştiriliyor ve görevlerini uygularken, onların her birini, taklit ve temsil etmeye hazır duruma getiriliyorlardı.” (8)

Mücadele gerillası, bir düzensiz savaşçılar birliğidir. O günlerde böyle tanınmadığı için, Batılı kaynaklarda verilen kötü lakap “Assassins”(suikastçılar, katiller) ile İsmailliler haksız yere eleştirildiler. Bununla birlikte bu yöntem (gerilla yöntemi), batılılar tarafından terörizm olarak isimlendiriliyorsa da, modern çağımızda çok yaygın bir şekilde güçsüz tarafların sıklıkla kullandığı bir yöntem haline geldi.

Çok sıkı disiplinli, titiz ve sert bir yaşam biçimine sahip ve çalışkan; hem hasımlarına hem de yakınlarına eşit derecede ciddi davranmış olan Hasan Sabbah’ın yaşamı, kaleyi alışından itibaren Alamut’ta geçmiştir. Anlatılanların aksine Alamut’ta açıkta şarap içilmez ve müzik aletleri çalınmazdı. Hasan Sabbah iki oğlu ve bir kızı olan bir aile babasıydı. Hanımını ve kızını Girdkuh’a göndermiş; orada ikisi de yün eğirerek-iplik bükerek geçimlerini sağlıyorlardı. Alamut’a bir daha dönmediler. Oğulları Ustad Hüseyin ve Muhammed, ikisi de ölüm cezasına çarptırıldı; Muhammed içki içmekten, Ustad Hüseyin ise Kuhistan dai’sinin öldürülmesinden suçlu bulunmuştu. Ancak sonuncusunun, bir yıl sonra katilin bulunmasıyla suçsuzluğu ortaya çıktı. Siyasi bir komploya kurban gitmiş bulunuyordu.

Hasan Sabbah, gerçekten iyi bir örgütçü, politik stratejist ve eşsiz yetenekte çok önemli bir insandı. Aynı zamanda hem bir düşünür hem de inançlı bir yaşama öncülük eden bir yazardı. Hasan’ın, felsefe ve astronomi öğrenimi gördüğü, inanç görevlerini yapmadığında, zamanını okumaya-yazmaya ayırdığı ve Nizari toplumunun işlerini yönettiği anlatılır. (9)

Muhammed bin Abdul-Kerim el–Şehristani’in, Kitab el – Milal’indeki İsmaililerin inanç, düşünce ve siyasetleri üzerinde Şehristani’in tanımlamalarını ve aynı yazarın Arapçaya özetleyerek çevirdiği Hasan Sabbah’ın Fusul-i Arba’a (Dört Fasıl) adlı yapıtının Türkçe çevirisinden parçalar aktarırsak;

“Eskiden beri Batiniler, öğretilerini eski Yunan filozoflarınınkilerle karıştırmış bulunuyorlardı. Yaratıcı hakkında inançları şöyledir: O ne vardır (yaratıcıdır) ne de yoktur (yaratılmıştır); ne bilgin(her şeyi bilen) ne cahildir; ne güç-kudret sağlar ne de güçten yoksun bırakır (mahrum eder). Diğer tanrısal sıfatlar konusunda söyledikleri de aynı biçimdedir.”

“Tanrı ile diğer mevcut varlıklar arasında bir çeşit topluluk yetişmiştir. Bu topluluk, kendileri için orada bulunan ve kendisi tarafından saptanan görüntü üzerine taşınarak ve antropomorfizme (insan biçimli tanrı inancına) aktarılır. Bu artık, onların nezdinde ya kesin kabul ya da yadsımadır.”

“İsmaililerin Tanrısı, aynı zamanda uzlaşmaz zıtlıkların tanrısı, muhalefet içinde karşı karşıya kalmış elemanların yargıcı ve çelişkilerin yaratıcısıdır. Bu söylemlerine İmam Muhammed Bakır’a atfettikleri bir metin ile destek sağlamaktadırlar:

Bu sadece, Tanrının kendisine bilgin (her şeyi bilen) denildiğini bilenlerle bilimi tartışırken ve gücü sınanırken anlaşılır. Ona bilgin adından başka, eşit derecede kudret adı da verildi. Buradan anlamak gerekir ki, kudret ve bilimin bağışlayıcısı O’dur. Bilim ve kudretle ilişkili olarak, biri veya diğeri Tanrıyı göstermeye hizmet eden kişilikler de kabul edilebilir gibi değildir.

“Tanrının öncel sonsuzluğu, (ezeli, la prééternité de Dieu) üzerinde açıklamalarına kadar gider, yani Tanrı ne öncel (ezeli) sonsuzluk ne de rastlantıdır; sadece Tanrı Buyruğu ve onun Sözü (Logos, Kelam) bakımından öncel sonsuzluktan konuşulabilir. Şeylerin doğal kökeni ve Tanrının Yaratıcılığı konusunda ise sadece rastlantı olduğundan söz ediyorlar.” (10)

“Tanrısal buyruk, anlaşmada mükemmel olan İlk Aklı (l’intellect premier) ortaya çıkarttı, arkasından da bu akıl aracılığıyla “subséquente, ardıl, halef” denilen ve ancak tanrısal mükemmellikte olmayan Evrensel Ruhu. Başlangıçtan itibaren Ruhu (l’ame,can) akıl (l’intellect) ile birleştiren ilişki; döllenmiş insan çekirdeği (embryon) ile gelişiminin mükemmelliğine ulaşmış insan arasında, ya da yumurta ile kuş, çocuk ile babası arasında varolan ilişkiyle karşılaştırılabilir. Ayrıca buna eşit olarak, erkeğin kadınla, ya da bir kocanın karısıyla ilişkisini düşündürebilir. Bu konuda İsmaililer şu açıklamayı veriyorlar: Ruh, aklın mükemmelliğine doğru kendisini harekete geçirten arzuyu hissettiği zaman, kendi noksan durumundan arzu edilen mükemmelliğe çekmiş olan bir harekete, aynı güçle gereksinimi vardı. Ancak onun sırası geldiğinde bu hareket araçsız olamazdı. Böylece evrensel ruhun itişi altında dairesel hareketler içinde oluşan göksel kürelerin doğuşu sonuçlandı. Bundan sonra varoluşu tamamlanan basit cisimler (les natures simples) oldu; onların hareketi sadece düz bir çizgi üzerinde ve daima Ruhun yönetimi altındaydı. Daha aşağılarda da madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanın kendisi gibi karmaşık cisimler-nesneler (les natures composées) doğmak zorunda kaldı; tümü bünyelerinde özel ruhların birliğini taşıyorlardı. Bu özel ruhların arasında, bütün canlı varlıklar içinde göksel ışıkların akışmasını alacak özel bir yetenek tarafından, insanlarınki seçkinleştiriliyor. İnsan dahi tek başına, makrokosmos’u (büyük evren) tamamıyla karşılayan bir mikrokosmos (küçük evren) oluyordu.”

“Yukarı dünya, her biri bir evrensel cisim olan tek akıl ve tek ruhu algıladığına göre, öyleyse bu aşağı dünyanın dahi bir evrensel aklı, bir birey görünümü altında içine alması gerekir. Bu sonuncusu, fiziksel yaratılış dünyası içinde tam gelişip olgunlaşmış ve yetkin yaşa ulaşmış bir insana eşdeğer olacaktır. Ona konuşan İmam (l’İmam parlant, İmam-ı natık) adı verilir; o Peygamberdir, ya da bir birey biçiminde evrensel ruh. Bu, henüz organları tam olgunlaşmamış, ama olgunlaşmaya giden yolda bulunan bir çocukla karşılaştırılabilir; hatta bir varlığın bütünselliğini oluşturmak zorunda bulunan bir embriyon ya da erkek (tohumu) ile birleşen dişi (yumurtası) ile kıyaslanır. Evrensel ruhun bu temsilcisine ‘Öz ya da Temel’ adı verilir ve İmamın mirasçısının adlandırılması da buna benzetilmektedir.” (11)

Mehmet Özgür Ersan

Dipnotlar:

1. Farhad Daftary, Ismailis, Their history and doctrines, London: Cambridge University Press, 1990, s.336-338

2. Von Hammer (1774-1856) “Assasinlerin Tarihi” History of the Assassins, London-1935, s.78

3. Ibn Khallikan, “Wafayat al-Ayan” 1st vol., s. 415

4. Suriyeli İsmaili araştırmacı Dr. Moustapha Ghaleb, Dr. Sheikh Khodr Hamawi’nin Introduction To Ismailism (Beirout, 1970)

5. Arif Tamer, La Qasida Safıya, Texte arabe établi et annoté, Dar el Machreq Editeurs-Emprimerie Catholique, Beyrouth, 1967, “Giriş Bölümü”

6. W.İvanow (1886-1970) Alamut and Lamasar (Tahran, 1960, s.26)

7. age s.21

8. Arkon Daraul, A History of Secret Societies, Citadel Press 1961/1989

9. Farhad Daftary, Ismailis, Their history and doctrines, s. 365, 366,367

10. Muhammed bin Abdul-Kerim el–Şehristani’in, Kitab el – Milal’ind Hasan Sabbah’ın Fusul-i Arba’a (Dört Fasıl) Türkçesi İsmail Kaygusuz

11. Muhammed bin Abd al-Kerim al–Shahristani, Çev. Jean-Claude Vadet, Kitab el – Milal (Les Dissidences de l’Islam), s.315-319) (11)

Kaynaklar:

1. Terör ve suikast okulu: Haşşaşin Avni Özgürel 17.09.2001 Radikal

2. Batınilikten Haçlılara… Avni Özgürel 10.07.2005 Radikal

3. Hasan Sabbah Ve Alamut İsmailileri İsmail Kaygusuz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir