Romantik Devini ve J.J.Rousseau -II-

Eserleri ve Eserlerindeki Kavramlar

Tanrıbilimsel Bölüm

Platon’dan beri filozoflar eğer Tanrı’ya inanmışsa, kendi inancını destekleyecek ve zekaya hitap eden kanıtlar bulmayı önermişlerdir. Kanıtlar zaten kandırıcı gözükmeye bilir. Filozof, kanıtının mantıksal açıdan geçerli olduğuna kesinlikle inanmıştır. Böylesi, ona göre yeterli felsefesel kapasiteye sahip, önyargısı olmayan herhangi bir kişide Tanrı’nın kesinlikle var olduğu yolunda bir inanca yol açacaktır.
“Tanrı’ya, başka bir doğruluğa inandığım ölçüde kuvvetle inanıyorum. İnanıp inanmamak, dünyada bana bağlı en son şey.”
Rousseau, tanrıcılığı üstünde kuvvetle durur. Bir kez, katıldığı bir akşam yemeğinde konuklardan biri (Sanctus Lambert) Tanrı’nın varlığı hakkında kuşku beyan etti diye yemeği terk etmekle tehdit de bulunmuştu. Her alanda onun sadık izleyicisi Robespierre bu bakımdan onun ardından gitmiştir. (1)

Tanrı ve Bilgelik

Emile’nin Savoy’lu Rahibin İmanı Üzerine İtirafnamesi bölümünde bir Tanrı olduğu düşüncesiyle kendi kendini yetindiren saygıdeğer rahip, davranış kurallarını gözden geçirmeye girişir ; “Bu kuralları yüksek felsefe ilkelerinde türetmiyor; yüreğimin derinliklerinde silinmez harflerle doğa yönünden yazılmış olarak buluyorum” der.
Buluncun (vicdanın) her koşuluyla doğru eyleme yanılmaz bir kılavuz olduğu görüşünü geliştirmeye çalışır. Kanıtının bu kısmını “Tanrı’ya şükürler olsun, bizi dehşet verici felsefe aygıtından kurtardı’’ sevinciyle bitirir. “Öğrenme gerek kalmaksınız, zamanımızı ahlak konularını inceleyerek harcamaksızın insan olabiliriz. Yaşamımızı ahlak konularını inceleyerek heba etmeksizin, insan düşüncelerini bu geniş labirentinde, daha az ücretle daha sağlam bir kılavuz elde etmiş oluruz.” Sonuçta erdemli olmak için usumuzu (aklımızı) değil duygularımızı izlemeliyiz fikrine varır. (2)

Vahiy Sorunu

Rousseau’nun rahibin dinine doğal din demektedir. Doğal dinde vahye gerek yoktur. Eğer insanlar Tanrı’nın yüreklere dediğini dinlemiş olsalardı dünyada sadece tek bir din olacaktı. Tanrı kendisini sadece belirli insanlara göstermişse bu, sadece insanların tanıklığıyla bilinebilir. Böyle bir tanıklıksa doğru olmayabilir. Her bireyce doğrudan doğruya bilinme üstünlüğüne sahiptir doğal din.
Kötünün bitimsiz acıya duçar olup olmayacağını bilmiyor ve oldukça iddialı konuşarak, ilenmiş (lanetlenmiş) olanın yazıtının, kendini büyük ölçüde ilgilendirmediğini söylüyor. Cehennem acılarının bitimsiz olmadığı görüşüne yöneliyor. Fakat, kurtuluşun herhangi bir kilise yönünden sağlanacak olay olmadığından emindir.
Karmaşık ve güç şeydir us. Ontolojik kanıt yeme içmeye yaramaz. Yine de bilgi deposudur.Rousseau’nun vahşisi, antropologlarca bilinen vahşi değil, iyi bir koca sevecenli bir babadır. Aç gözlü, hırslı değil, doğal sevecenlik dinine mensup uzlaşılır bir kişidir. İyi rahibin Tanrı’ya inanmaya götüren kanıtlarını anlayabilirse, masum basitliğinin sağlayacağı felsefesel bilgiyi aşan bir bilgiye sahip olacaktır. (3)

Mantık ve Heyecan

Rousseau’nun doğal – insan karakterine uydurma oluşundan ayrı olarak, olgusal inançları heyecanlara dayandırmasına iki itiraz öne sürebilir;1-Böyle inançların doğru olamayacağını var saymak için bir neden yoktur. 2- Vargıda, inançlar özel olacaktır. Çünkü yürek, değişik kişilere değişik şeyler söyler.
Yürek aynı şeyi bütün insanlara söylemişse bile bu, kendi heyecanlarımız dışındaki herhangi bir şeyin varlığı üzerine hiçbir kanıt veremezdi. İnsanlığın mutlu olmasını güvenceye alan hiçbir doğa yasası yoktur. Buna rağmen , bu dünyadaki acılarımız, varsayılan başka bir dünyadaki yaşantımızın kanıtı sayılmıştır. (4)

Siyasal Felsefenin Sorunu

Rousseau, bu konuda yazı yazmasının sebebini şöyle açıklamaktadır.
“Niyetim,insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp toplum düzenin de güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmaktır.Bu araştırmada, adalet ile fayda birbirinden ayrı düşmesin diye, hakkın onayladığını çıkarın gerektirdiğiyle uzlaşmaya çalışacağım.”
Ve konumu belirtirken de; “Ben ne kralım , ne de yasacı; onun için siyaset üstüne yazıyorum ya! Hükümdar ya da yasacı olsaydım ne demek gerektiğini söyleyip vaktimi boşuna harcamaz, ya yapacağımı yapar ya da susardım.”
Oy verme hakkının kendisine siyaset hakkında bilgi edinme zorunluluğuna ittiğin söz etmekte;
“ Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen topluluğun bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için , kamu işlerinde sözümün etkisi ne denli az olsa, oy verme hakkım bana bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir.”
Ve bu zorunluluğun verdiği araştırmaların ülkesinin bir yurttaşı olarak ülkesini sevmek için nedenler bulduğunu belirtmektedir.
“ Her ne zaman yönetim düzenlerinin üstünde düşünsem, araştırmalarımda kendi memleketimin yönetimini sevme konusunda yeni yeni nedenler bulup seviyorum.”

Rousseau toplumdaki kuralların doğadan gelmediğini ya da kaba kuvvete dayalı bir boyun eğiş elde edilmediğini sözleşmelerle yapıldığını düşünmektedir.
“ Sadece kaba gücü ve bu güçten çıkan sonucu düşünmüş olsaydım, şöyle derdim: Bir ulus boyun eğmeye zorlanır da boyun eğerse iyi eder; boyunduruğunu silkip atabilecek olur da atarsa daha iyi eder: Çünkü, özgürlüğünü kendisinden hangi hakka dayanarak almışlarsa, yine o hakka dayanarak geri almasında ya bu davranışı haklıdır ya da özgürlüğünün elinden alınması haksızdı. Ama toplum düzeni bütün öbür hakların temeli olan kutsal bir haktır: Bununla birlikte hiç de doğadan gelme değildir, sözleşmelere dayanmaktadır. İş, bu sözleşmelerin neler olduğunu bilmektir. “ (5)
Toplum Sözleşmesi

Rousseau’nun siyasal kuramıdır. Diğer eserlerinden çok farklıdır. Duygusal yönden az, zekasal usavurma yönünden çok şey içerdiği için.
Sözleşme’nin öğretileri demokrasiye görünüşte bağlı görünürse de totaliter devleti haklı çıkarmaya yönelir. Cenevre ve antik dönem, Rousseau’nun Kent devletini, Fransa ve İngiltere gibi büyük bir imparatorluklara üstün tutmasını sağlamıştır.
Rousseau kitabın kapağında kendisine ‘Cenevre Yurttaşı’ adını verir. Ve Girişte: “ Özgür bir devletin yurttaşı ve hükümdarın bir buyruğu olarak doğduğum için, sesimin kamu işlerinde etkisi ne denli güçsüz olursa olsun, o konularda düşüncemi belli etmekte haklı olmam, onları incelemeyi benim için bir görev durumuna getirdi” demektedir.
Lkurgos’un Yaşantısı (Plutarchos) adlı eserdeki Sparta’ya övgü dolu imlemler (atıflar) yapılır çok kez. Demokrasinin küçük devletlerde, aristokrasinin orta büyüklükteki ve monarşininse büyük devletlerde en iyi yönetim biçimi olduğunu söyler. (6)

İlk Toplumlar

Toplumun ölçüsünü aileye benzeten Rousseau, büyüyen çocukların aileden ayrılma yada çıkarları doğrultusunda özgürlüklerini aile ile birlikte yaşamak suretiyle sözleşmelerle kıstıklarını kabul etmektedir.
“Bütün toplumların en eskisi ve tek doğal olanı aile topluluğudur. Burada çocuklar bakılmak, korunmak ihtiyacında oldukları sürece babaya bağlı kalırlar. Bu ihtiyaç ortadan kalkınca doğal bağ da çözülür. Babanın sözünden çıkmamak zorunluluğundan kurtulan çocuklar, çocuklara bakma yükümlülüğünü sırtından atan baba hep birden bağımsızlığa kavuşurlar. Yine de bir arada kalırlarsa, artık doğanın zoruyla değil, kendi istekleriyle kalıyorlar demektir. Ailenin kendisi de ancak bir sözleşme ile varlığını sürdürür.”
Ve siyasal toplumun ilk örneği olana ailede olduğu gibi,devletin bir babaya benzediğini çocuklarında halk olduğunu belirterek devletle halk arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalışmıştır.
“ Aileye siyasal toplumların ilk örneği diyebiliriz: Bu toplumlarda baş bir baba, halk da çocuklar gibidir; hepsi de eşit ve özgür doğdukları için, özgürlüklerinden ancak çıkarları uğrunda vazgeçerler. Aradaki bütün ayrılık şudur:Ailede babanın çocuklarına olan sevgisi onlara gösterdiği özeni karşılar; devletteyse, devlet başkanının kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini hükmetmek zevki alır.”
Hobbes’in düşüncesiyle kendi düşüncesin karşılaştırırken ve diğer benzer düşünceleri eleştirirken şunları söylemektedir;
“Onun için, Grotius’a göre, insanlık mı yüz kadar adamın malıdır; yoksa bu yüz kadar adam mı insanlığın malıdır, pek belli değil: Kendisi kitabında baştan başa bu birinci düşünceden yana görünüyor. Hobbes’un düşüncesi bundan başka bir şey değil. Buna göre, insanlar bir takım evcil hayvan sürülerine bölünmüştür, her birinin başında da onu parçalayıp yemek için koruyan bir baş vardır.
Nasıl çoban sürüsüne göre üstün bir yaratılıştaysa, insan sürülerinin çobanları olan başları da uyruklarından daha üstün yaratılıştadır. Philon’un dediğine bakılırsa, imparator Caligula kafasını bu yolda işletiyor ve böyle bir benzetmeye dayanarak kralların tanrı, halkın da hayvan olduğu sonunca varıyormuş.
Caligula’nın düşünme düzeni Hobbes’in ve Grotius’unkiyle aynı kapıya çıkıyor. Aristoteles de hepsinden önce, insanların yaratılıştan eşit olmadıklarını, kimisin köle kimisinin de efendi olmak için dünyaya geldiklerini söylemişti.
Aristoteles haklıydı ama, sonucu neden sanıyordu. Kölelik içinde doğan insan kölelik içinde dünyaya gelir, bundan daha su götürmez bir şey olamaz. Köleler zincir içinde her şeyi , hatta onlardan kurtulma isteğini bile yitirirler: Kölelik bir doğa haline gelmişse, bu doğaya aykırı bir köleliğin sonucudur. İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur.” (7)

En Güçlünün Hakkı

Rousseau boyun eğmenin bir ahlak sorunu değil olsa olsa bir zorunluluk işi olduğunu kabul etmektedir.
“ En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça hep egemen kalacak kadar güçlü değildir. Güçlünün hakkı işte buradan gelir. Görünüşte alay edilen hak, gerçekte bir ilke olmuştur. Ama, bize hiç açıklanmayacak mı bu kelime? Güç maddesel bir şeydir. Bundan nasıl bir ahlak çıkabilir, bilmem. Güce boyun eğmek, bir irade işi değil, bir zorunluluk; olsa olsa bir öngörü işidir.Ne bakımdan ödev olabilir bu?”

Rousseau her güçlü olanın gücüne boyun eğmemek gerektiğini, haklı bir güce boyun eğip , insanların aralarında sözleşmeler yapması gerektiği belirtir.
“… güç hak yaratmaz ve insan ancak haklı güce boğun eğmelidir. … Madem hiçbir insanın benzeri üstünde doğal bir yetkesi yoktur ve madem kaba güç bir hak yaratmaz, öyleyse, insanlar arasında her çeşit haklı yetkenin temeli olarak kala kala yalnız sözleşmeler kalıyor.” (8)

Kölelik

Kölenin özgürlüğünü gönüllü sahibine verdiğini söyleyen Grotius’u eleştirirken şunları söylemektedir.
“Grotius diyor ki: Bir insan özgürlüğünden vazgeçip bir efendinin kölesi olabiliyor da , neden bütün bir ulus kendi özgürlüğünü aktarıp bir kralın buyruğuna giremezsin. Burada açıklanması gereken ikircil anlamlı sözler var. Ama biz aktarma sözü üstünde duralım. Aktarmak, vermek ya da satmak demektir. İmdi, bir başkasının kölesi olan adam kendini vermiyor, çok çok geçimini onlardan çıkarır asıl. Rebalais’ye göre de, kral az buz şeyle yaşayamaz. Öyleyse uyruklar, malları birlikte alınmak şartıyla kendilerini mi veriyorlar dersiniz? O zaman kendilerine ne kalıyor, anlamıyorum.
Denecek ki, zorba uyruklarına toplum içinde dirlik sağlıyor. Diyelim ki öyledir: Ama, zorbanın şan şeref hırsının başlarına bela ettiği savaşlar, doymazlığı ve bakanlarının kırıcılığı uyrukları kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan daha büyük üzüntülere sokarsa bu dirlikten ne kazançları olur ki? Hele dirlik onların yoksullaşmasına yol açarsa ne kazanmış olurlar bundan? İnsan zindanda da sessizlik içinde yaşar ama bu kadarı orayı özlenir bir yer yapmaya yeter mi?”

Rousseau hakların ve özgürlüğün verilmesinin gönüllük esasına göre verilmediğini bir zorunluluk esasıyla verildiğini belirterek karşılıksız bir bağla bağlanmanın bir insan için delilik olduğunu bunu uluslar yapıyorsa bununda delilik olduğunu düşünmektedir.
“ Onlar (insanlar) insan ve özgür olarak doğarlar; özgürlükleri kendilerinindir; hiç kimseni onu kullanmaya hakkı yoktur. (…) Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmek demektir. Her şeyden vazgeçen insanın hiçbir zararını karşılama imkanı yoktur. Böyle bir vazgeçme insanın iradesinden her türlü özgürlüğü almak, davranışlarından her çeşit ahlak düşüncesini kaldırmak demektir. Son olarak bir yandan mutlak bir yetke, öte yandan sınırsız bir boyun eğme şartı koşmak, tutarsız ve boş bir sözleşme olur. Kendisinden her şeyi istemeye hakkımız olan kimseye karşı hiçbir borç yüklenmiş olmayacağımız açık değil midir? Tek başına bu koşul, karşılıklı olamayan bir sözleşmenin geçersizliğini gerektirmez mi? Varı yoğu benim olan kölem, ne gibi bir hak ileri sürebilir bana karşı? Onun hakları benim olduğuna göre, kendi haklarımın yine kendime karşı ileri sürülmesi anlamsız bir söz değil midir?” (9)

Gerçek Demokrasi

Küçük devletlerin demokrasiyi uygulanır duruma getirdikleri için yeğdir. Greklerin ereklediği her yurttaşın yönetime doğrudan katılışı gibi bir sistem anlaşılmalı.Temsilci hükümet ‘seçilmiş aristokrasi’ adını taşıyor. Geniş bir devlette demokrasi olanaklı olmadığından, demokrasiye övgü, daima kent devlete övgüyü içerir.
“İnsan özgür doğmuş, her alanda zincirlere vurulmuş. Kimi, kendini başkalarının efendisini sanır. Aslında başkalarında daha köledir.”
Rousseau’da özgürlük, özgürlük pahasına eşitliğin nasıl sağlanacağı sorunudur. Başlangıçta Locke’unkine benzer gibiyse de Hobbes’unkine yakındır. Doğa durumundan çıkma yolunda bireylerin kendilerini artık ilkel bağımsızlık içinde tutamayacağı bir zaman gelir. O zaman, onların bir toplum biçimlemek üzere anlaşması, varlıkların korumaları için gerekli olur.
Çıkarlarımı zedelemeden, özgürlüğümü nasıl rehin edebilirim ? “Sorun, her ortağın, malını ve kişiliğini olanca güçle savunup koruyacak bir ortalık biçimleme ve her üyenin, bütünle birleşirken sadece kendine baş eğeceği ve önceki ölçüsünde özgür kalacağı bir ortaklık kurma sorunu”.
Toplum Sözleşmesi ‘nin çözümünü verdiği temel sorun budur. Sözleşme “Her bir ortağın bütün haklarıyla tüm topluluğa katılmasıdır. Çünkü başlangıçta her üye kedini mutlak olarak topluluğa adarken, koşul herkes için aynıdır. Böyle olunca da hiç kimse, koşulları başkası için bir yük haline getirmeye çalışmaz.”
Topluluğa katılmada herhangi bir çekince olmamalıdır:
“Eğer bireyler belli hakları vermez ellerinde tutar ve kendileriyle kamu arasında yargı verecek üstün bir makam tanımazsa; herkes bir noktada kendi yargıcı olursa , her zaman böyle olmak isteyecektir. Böylece doğal durum da sürecek ve ortalık zorunlu olarak işlemez duruma gelecek, yada tiranik bir biçime dönüşecektir.”
Özgürlüğün tüm silinmesi ve insan haklarının tüm reddi demek olan bu konunun ardından, öğretinin daha yumuşak bir biçimi gelir. Toplumsal sözleşmenin siyasal bünyeye, onun üyeleri üzerine çıkan mutlak güç vermesine karşın insanların, haklarına sahip oldukları söylenir. (10)

Siyasal Erk’in Sınırı

“Hükümdar, uyrukları üzerine topluluk için gereksiz herhangi bir zincir takamaz, hatta takmak bile isteyemez.” Fakat hükümdar topluluk için neyin yararlı neyin yararsız olduğu konusunda yargı verecek tek yargıçtır.Kolektif tiranlığa sadece güçsüz bir engelin karşı çıktığı açıktır.
“Hükümdar” Rousseau’da kral yada hükümet anlamına gelmiyor. Kolektif ve yasama yeteneği içindeki topluluk demek.
“Her birimiz,kişiliğini ve bütün gücünü genel istemin üstün yönetimine verir. Birleşmiş yeteneğimiz içinde her üyeyi bütünün ayrılmaz bir parçası olarak alırız. Bu dernek eylemi, ahlaksal ve kolektif bir yapı yaratır. Edilgen olduğu zaman devlet, etken olduğu zaman “hükümdar” kendisine benzer bünyelerle ilişkiye girdiğinde “erk” (iktidar) adını alır bu bünye” (11)

Kesintisiz Haklılık

Hükümdarın uyruklarına hiçbir güvence verme gereksinimi olamadığı; bireyler aracılığıyla ortaya çıktığından, bireylerin çıkarlarına karşı çıkmakta hiçbir yararı bulunmadığı ileri sürülmektedir. “Hükümdar, kendisini var eden, dolayısıyla olması gerekli kişidir.” Hükümdarın daima haklı olan istemi “genel istem”dir. Her kentli, kentlilik niteliğiyle genel istemi paylaşır. Aynı zamanda, bir birey olarak genel isteme karşı devinen bir özel isteme de sahip olabilir.
Toplum Sözleşmesi genel isteme baş eğmeyi yadsıyan kişinin böyle zorlanacağını da dile getirir. Genel isteme baş eğmeyi yadsıyanın özgür olmaya zorlanacağını anlatır bu. Rousseau romantikliğini unutur ve bilgiç bir polis gibi konuşur. Rousseau’ya çok şey borçlu olan Hegel “özgürlük” sözcüğünün bu kötü kullanımını kabul etmiş ve onu, polise baş eğme hakkı ya da bundan farksız bir şey gibi tanımlamıştır. (12)

Mülkiyet

Rousseau’da “Devlet, üyelerin bütün eşyası üzerinde söz sahibidir.” Locke ve Montesquieu’nun öğütlediği, erklerin ayrılığı ilkesine de inanmaz Rousseau. Bu açıdan, başka noktalarda da göze çarptığı gibi, sonraki ayrıntılı tartışmaların ilk genel ilkelerinden ayrılır.Hükümdarın payının yasa yapmamaya özgü kaldığı ve yürütme organı, yada hükümetin, uyruklarla hükümdar arasında aracı olanların karşılıklı anlaşmasını sağlamak üzere kurulmuş bir organ olduğunu kabul eder ve aşağıdaki biçimde sürdürür sözlerini:
“Hükümdar, yönetmek isterse eğer ve yargıç yasa koymak ister de uyruklar baş eğmeyi kabul etmezse düzenlik düzenin yerini alır ve.. devlet despotluğa, yada anarşiye düşer.” Bu tümce ile Rousseau, Montesquieu’yla uzlaşır. (13)

Genel İstem Karanlık

Genel istem, çoğunluğun, dahası bütün yurttaşların istemiyle aynı değildir. Onun, sözü edildiği tipte siyasal bir bünyesi olduğu düşünülmüştür. Genel istemin daima haklı ve her zaman kamu çıkarına iş görmeye yöneldiği söyleniyor.Buradan, halk düşüncesinin aynı biçimde doğru yolunda bir vargıya ulaşılamayacağı ekleniyor.Çok kez herkesin istemiyle genel istem arasında büyük ayrım vardır. O halde genel istemin ne olduğunu nasıl bileceğiz?
“Halk yeterli bilgiyle bilgiyle donatıldığından,yine kendi düşüncesini sürdürüyorsa, yurttaşların birbirleriyle alışverişi yoktur. Küçük ayrılıkların büyük toplamı daima, genel istemi verecek ve karar, daima iyi olacaktır.”
“Herkesin siyasal kanısı kendi çıkarıyla yönetilmiştir. Kişisel çıkar iki bölümden oluşur; 1. Birey özgü bölüm. 2. Bütün topluluk bireylerine özgü bölüm.”
Yurttaşlar bireysel çıkarları ayrı olduğundan karşılıklı yardım sözleşmesi yapma fırsatı bulamazlarsa, bireysel çıkarlar ortadan kalkacak ve ortak çıkarlarını temsil eden bir bileşke kalacaktır. Bu bileşke genel istemdir. (14)

Kolektif Doyum

Genel istemin daima haklı olduğunu söylemek ,-bu istem yurttaşların öz çıkarları arasında ortak olanı temsil ettiğinden- öz çıkarın, en büyük kolektif topluluk için olanaklı en büyük kolektif doyumunu temsil etmeli demektir.
“Herkesin istemiyle genel istem arasında çok kez büyük ayrım vardır. Genle istem sadece ortak çıkarı göz önüne alır. Kişisel istemse kişisel çıkarın, sadece özel çıkarların toplamıdır. Bu istemlerden birbiriyle çelişenler ortadan kalkınca, geride ayrılıkların toplamı olarak genel arzu kalır.”
Bunlardan her biri bütün olarak ele alınan topluluğunkiyle çatışabilen kendi genel istemine sahip olacaktır.
“ O halde artık insanlar sayısınca değil, ortaklıklar kadar oy olduğu söylenebilir. Böylece , eğer genel istem, kendini dile getirmeye yetenekliyse, devlet içinde hiçbir kısmi toplum olmaması ve her yurttaşın sadece kendi düşüncelerini düşünmesi esastır.” (15)

Küçük Devlet

Devlet, devlet kilisesi dışındaki kiliseleri , siyasal partileri, sendikaları ve benzer ekonomik çıkarlara sahip, öbür bütün kurumları yasaklamak zorunda kalacaktır.Sonuçta tek tek yurttaşın erksiz kaldığı birleşik ve totaliter bir devlettir ortaya çıkan. Büyük bir devlet hükümetinin, küçük bir devlet hükümetinden daha güçlü olabileceğini, ancak onun, bir hükümdarca denetlenmesinin gerekli olduğunu lire sürer.
Bir hükümet üyesinin üç istemi vardır,
1.Kişisel istemi
2. Hükümet istemi
3.Genel istemi (16)

Dikta Üreten Demokrasi

Rousseau, Toplum Sözleşmesi sözcüğünü kullandığında, eski kent devletini dolaysız demokrasisini erekliyor. “Tanrılar eğer bir halk teşkil etseydi onların hükümeti demokratik olacaktı. Öylesine bir hükümet insanlar için değildir.” Bugün demokrasi olarak verilen sisteme Rousseau aristokrasi diyor. Ona göre hükümetlerin en iyisi bu.Onun uygulayacağı ülke ne sıcak olmalıdır, ne de soğuk. Gereğinden öte ürün yetiştirmemelidir. Ürünün kurumlaştığı yerde lüksün kötülüğü kaçınılmazdır.Bu kötülüğün bir hükümdara ve onun sarayına özgü kalması, halk arasında yayılmasından iyidir.
Toplum Sözleşmesi , Fransız devrimindeki önderlerden çoğunun İncili olmuştur. Anlaşılamamış ve yarım yamalak uygulamalarda olsa. Hegel Prusya otokrasisini savunurken benimsemiştir.Hegel, genel istemle herkesin istemi arasındaki ayrımı gözeterek över. Şöyle söyler ; “ Eğer bu ayrımı göz önünde bulundursaydı dima devlet kuramına daha sağlam bir katkıda bulunacaktı. “
Rousseau felsefesinin uygulamadaki ilk meyveleri Robespiere yönetimidir. Almanya’daki Hit’lerin diktatörlükleri onun öğretisinin bir bölümünden türemiştir. (17)

* İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Yahudi karşıtı duygu.
Dipnotlar:
1. Batı Felsefesi Tarihi (Yeniçağ) Bertnard Russell Çeviren Muammer Sencer Say Yayınları s.32-33
2. age 33
3. age 34
4. age 34-35
5. Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi Cilt 2 Yeniçağ Seçilmiş Yazılar( Rönesans, Reformasyon, Akıl Çağı , Aydınlanma , Amerikan ve Fransız Devrimleri) Derleyen Mete Tunçay Verso Yayınları Ocak 1986 s328-329
6. Bertnard Russel ls.36
7. Mete Tunçay s.329-330-331
8. age s331
9. age s332-333
10. Bertnard Russell s.36-37
11. age s.37-38
12. age s.38-39
13. age s.39
14. age s.39-40
15. age s.40
16. age s.41-42
17. age s.42-43

Kaynaklar
1. Batı Felsefesi Tarihi (Yeniçağ) Bertnard Russell Çeviren Muammer Sencer Say Yayınları
2. Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi Cilt 2 Yeniçağ Seçilmiş Yazılar( Rönesans, Reformasyon, Akıl Çağı , Aydınlanma , Amerikan ve Fransız Devrimleri) Derleyen Mete Tunçay Verso Yayınları Ocak 1986

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir