Mutluluk

Mutluluğun tarihi acıklı bir destandır. Optimistler; hazzı mutlulukla eş tutarlar. Hedonistler çoğaltmaya çalışırlar.

Kyreneli Aristippos, haz arayışını hayatının amacı haline getirir. Kontrolsüz hedonizm insanı yalnızca tutkunun kölesi yapar. Onları sadece Sokrates eleştirdi. Sebebine gelince bu şekilde bir köleliğin insanı mutlu etmeyeceğini biliyordu.

Aristippos’un cevabı ise basit ve radikaldi. O, hazzın keyfine tutkularının bile ötesinde varmayı amaçlamıştı; ona göre tutkunun otoritesi onun değil, kendi otoritesi tutkularının üzerindeydi.

Ancak bu yaklaşımının bir kusuru vardı. Aşırı haz, acıya ve hatta ölüme sebep olabilirdi. Nitekim öğrencilerinden ve hayranlarından Sariküzalı 1.Dionysos çok mutluluk ama bir o kadar öldürücü içki aleminde son nefesini verince anladı.

Yine öğrencilerinden Hegesias ise olaya farklı yaklaşarak; mutluluk veren hazza bağımlılık değil, daha ziyade acıdan sakınma olduğu fikrindeydi. Haz ve acı birbirine çok yakın olduğu için geriye tek rasyonel sonuç kalıyordu.

İkisinin de yok edilmesinin yolu; intihardı. Heğesias’a özenen ve unvanını “ölüm kâtibi” ne çıkaran öğrencileri kendi rızalarıyla İskenderiye’de intihar edince bu mutluluğun bedelinin çok ağır olduğu anlaşıldı. Hegesias’ın öğretileri yasaklandı. O günden beri ahlak otoriteleri, hazzın zoraki peşinden koşulabilecek bir şey olmadığını vurguladılar. Hedonizm başkalarının mutluluğuna ket vuruyordu.

Beslenme, barınma, dostların ve ailenin sevgisi ya da suç ve beladan sakınabilme. Bugün dünya nüfusunun en az üçte ikisi için hiç kolay değil. Her geçen gün daha da tehlikeli hale geldiği şu günlerde bu süreç daha da kötüye gidecektir.

Kinikler bu sürece kendilerince bir çözüm bulup; içinize dönün ve kendi kendinize yetin; bu başkalarıyla olma zevkini ortadan kaldırsa bile.

Stoacılar ise çözümü kendinizi akışa bırakın; nehirde akıp giden su gibi.

Mutluluk güneşe ve susuzluğa benziyordu. Ne çıplak gözle doğrudan bakılabiliyor, ne de daimi olarak doyurabiliyordu.

Agustine, bunun insanın mükemmellik arzusundan kaynaklandığını düşündü. Cennetten kovuluş hikâyesinde Adem ile Havva’nın Tanrı’ya güvenmemesi onlardan türeyen bütün insanlığı makûs talihi haline gelip karanlık, bulanık semaların altına fırlatan kötücül bir döngüye kendilerini kaptırmalarını sağladı.

Optimistlerin dediğine göre, mutluluk sadece hoş bir duygu değil, aynı zamanda bir haktı da. Modern dünyada Jean Jacguse Rousseau’nun itiraf ettiği gibi gelişmek mutluluğa ön ayak olmak yerine onu baltalıyordu. Birincisi, gelişmek rekabet gibi etmenlere bağlıydı. İkincisi para hırsı gibi tutkularının beslenmesi gerekiyordu ki bu memnuniyetsizliğe sebep oluyordu. Üçüncüsü mutluluk talebi bunlar arasında boğulurken huzursuzluk b elası ortaya çıkıyordu.

“Bu denli fazla felsefenin, insancıllığın, nezaketin ve görkemli vecizelerin ortasında, aldatıcı ve anlamsız bir gösterişimiz var: irfansız akıl ve mutluluksuz haz”

Bektaşiler ve tüm Bâtıni kollara göre an önemliydi. Onlara anını oğulları denirdi. Hafızanın öyle bir gücü vardı ki, getirdiği mutluluk çok derin ve kuvvetliydi. Geçmişte yapılan hataların unutulmaması derin acılar verebilirdi insana bunun için insan anı yaşamalı ama doğru yaşamalıydı. Çünkü an doğru yaşadığında az önce gelecek biraz sonra geçmiş olmuştu. Hatırlamak o zaman acı vermek yerine mutluluk verici bir huzura dönüşebilirdi.

John Stuart Mill, “Kendimize sürekli mutlu olup olmadığımızı sormak mutluluğun sona ermesini sağlar” demişti. Mutluluğu hazza eşitlemekse hazların geçici ve mutluluğun itibar ve sadakat gibi hazla hiç de ilgisi olmayan şeylere bağlı olduğu ortaya çıkana kadar. Bazen insan nasıl hissettiğine aldırmadan da mutlu olabilirdi. Bazen çocuk doğuran bir kadının acı çekmesi ya da o çocuk büyürken çekilen özveri, umut ve sevgi gibi ögeler bile mutluluk getirebilirdi.

Dostluğa benzeyen deneyim ve hazla yoğrulan bir yanı da vardı mutluluğun. Yaşamın seyri içinde mutluluk bir yan üründü. Ne sürekli, ne de değişmez. Hiç kimsenin boşlukta kendiliğinden mutlu olmadığı akışın içinde aranılan bulununca sevinç duyulan bir yanı vardı. İnsanların mutlukları ne yaptıklarına ve kim olduklarına bağlıydı aynı zamanda. Onun için asıl sorun “Nasıl Yaşamalıydı?”

İnsanlar birbirlerini sevdikleri için arkadaş olurlar ve yine, insanlar mutlu olmak için değil, hayatı anlamlı buldukları için bir amacın peşine düşerler. Sonunda da bundan dolayı mutlu olurlar.

Mutluluk insanın karşısına olasılık olarak çıkar. Anca olasılığın yaşayarak yaratıldığı unutulmamalıdır.

Bazıları cehaletin mutluluk olduğunu düşünürler. Zekânın ise mutlulukla ters orantılı olduğunu. Bu Adem ve Havva yasak ağaçtan meyve yememeleri konusunda uyarılmışlardır; çükü eğer bunu yaparlarsa iyi ve kötünün bilgisine ereceklerdi. İyi ve kötünün bilgisine sahip olmak, yalnızca Tanrı’nın taşıyabileceği bir bilgiye sahip olmak demektir. Meyveyi yediklerinde, bu gerçeğin deri ve korkutucu farkındalığına nüfuz ettiler ve bundan böyle, mutsuz yaşamlarla, zahmetlerle, utanç ve cinayetle cezalandırıldılar. Cennet saflıktı; cehalet mutluluktu.

Bu gün çocukluk, mutluluğun dönemi olarak adlandırılıyor: kaldıramayacak kadar küçük olanlardan bilgiyi uzak tutarak, çocukluğun masumiyetinin korunması ahlaki bir zorunluluktur.

Kant “kendin için düşünme cesaretini göster!” uyarısı kulağımızda çınlarken, cehaletin karanlığını kovmak için mantığın ışığını aradılar; her ne kadar ışık acı verici olsa da. Aydınlanma çağında bilginin eninde sonunda mutluluk getireceğini düşündüler. Onları görüşü; insanlığın çoğunlukla mutsuz olmasının sebebinin doğal durumundan kaynaklı üzüntüleri ve acıları değil, cehaletin mutluluğa diden yolu kapatması yönündeydi. Baron Holbach’ın; “İnsanlar yalnızca cahilliklerinden mutsuz olurlar” diye belirtmiştir.

Bilgi yoksunluğu adaletsizlik, ön yargı, yanlış inanış ve kötü uygulama gibi pek çok belaya yol açar; İnsanlar ancak, aydınlanmayla yani cehaletin perdesi kalktıkça giderek daha mutlu olurlar.

Buradan bilginin kadın ve erkek tarafında edinilmiş ve onların kendi duyarlılıkları içinde aynı derecede mutluluk verip vermediği de önemlidir. Ayrıca bilgi dinin mi yoksa bilimin doğruları mı olduğu sorusu ortaya çıkar ki tek başına bilgi de mutluluğa yeterli olamayabilir. Bilginin sonunda Sokrates’in dediği gibi bilinenlerin, ne az şey olduğunun farkına da varılabilir.

Aslında burada körü körüne cehaletin değersiz bir mutluluk olduğunun bilinciyle, bilge bir cehaletin ise gerçek ve yüce olduğunun farkına varmak gerekir. Bilgenin mutluluğa duyduğu arzunun derin bir mutluluk getirmesi için; bilgi mütevazı ve kontrollü olmalıdır.

Konfüçyüs anlayışının özeti olan Zhuangzi “gerçek bilgi kişinin bilgisizliğinin derinliğini bilmesidir” der. Bilge, neyi bildiği kadar, neyi bilmediği ya da ne kadar bilmediğini de bilir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir