Yelda Karataş ile Söyleşi : Hayata ve Sanata Dair…

Mehmet Özgür Ersan:Müzikle ilişkinizden başlayalım

Yelda Karataş:Klasik müzik sevmeyen insandan korkarım tıpkı türkü sevmeyenden korktuğum gibi.

Mehmet Özgür Ersan:Biliyorsunuz Nietzsche, Wagner’in müzik konusunda peygamberleştirir ama gel gitleri arasında müziği değersiz bulduğu zamanlarda bile, müzikten vazgeçemedi. Cioran’dan Pavese ve Marks’ a kadar müzik hakkında konuşmamış aydın bulunmamaktadır. Sizin, kent soylu bir ailenin çocuğu olarak müzikle derin bağlarınızın olması çok normaldir.

Sağ kesim, kendi içinde entelektüellerini yaratmaya çalışıyor, Kürt sol hareketi de ama çok zayıflar. Sanatla bağ kurmanın dinamikleri nelerdir. Neden böylesi kesimlerden güçlü sanatçılar çıkmıyor.

Yelda Karataş:Buradaki problem şu; bir şeye sadece inanan insan çok kolay yönlendirilir, var olan inanç değerlerini gözü kapalı kabullenir. Kendini yine o değerlerle tartışmasız tanımlar. Sadece inanç sahibi olmanın dünyayı anlamaya, kavramaya yettiğini düşünüp, var olan inançlarıyla sarhoş yaşıyor bazıları. Gerçeğin her gün yeniden keşfedilmesi gerektiğini, bilimsel gerçeğin de ertesi gün değişebileceğini, inkârın inkârının mümkün olduğunu algılayamıyorlar. İnsan bazen farkında olmadan sadece inancına sarılarak ve inancını pekiştirecek verileri besleyerek mutlu olabilir. İnancını sarsacak her şeye karşı durur. Değişime karşı durur.

Bu; ‘yasaklanmış duygu ve düşüncenin olmadığı’ sanat için olanaklı bir bakış açısı değildir.

Sanatın bir inancı varsa eğer, insan ve insani gerçekliktir. İnsan, gerçeği algılayabilir, görebilir. İnsan gerçeğe yaklaşabilir. Bilemediğimiz soyut bir geçmişi ve geleceği taşıyan, kör bir Tanrısal bir güç inancı bence insanın gerçeği kavramasının, düşüncenin bağımsızlığının ve özgür düşüncenin önünde engeldir. Hangi dünya görüşüne inanırsanız inanın, inancınızı böyle kurarsanız,gerçeklikle bağ kuramazsınız; ahlak öğretmeni olursunuz.

Marksizm bir dogma değildir. İnsanın çağının ürünü olduğu gerçeğine inanır: Değişmeyen ‘iyi ya da ‘kötü’ insan aramaz. İyi ve kötü zaman, mekan ve ilişkiler bağlamında yorumlanabilecek bir durumdur. Değişmez değerler değildir, iyilik ve kötülük kavramları… Marksizm, değişmeyen, hep doğru bir insan aramaz; değişen koşulların yarattığı insan gerçekliğine gözünü diker.

Marksizm’in insanlığa armağanı tarihsel maddeciliktir.

Mutlak gerçek yoktur. Mutlak gerçeğin olmadığını görebilen bir insan, gerçekliğin karşısında farklı bir tutum sergiler ve ‘gerçeği, yepyeni bir bakış açısıyla gerçekten daha gerçek bir dille sunan sanattan’ tad almaya başlar.

Ahlak ve inançlar da değişir çünkü. Marksistler bu değişimi kavramak, anlamak peşindedirler. Toplumsal Gerçekçilik’in temelinde bu anlayış vardır ve ancak böyle bir bakış açısı çağının ve insanın gerçeğini kavramada başarılı olabilir…

Dogmatizm, sanatın düşmanıdır.

Bir anlam arıyorsak eğer yaşamımıza, neden var olduk sorusu kadar, varlığımızla ne yapabiliriz sorusuna yanıt aramaktan yanayım.

Varlığımızı kutsallaştırıp kendi inancımız dışındakileri küçümseyip, ‘ötekiler’i Tanrı ve hatta sanat adına öldürecek miyiz, yoksa onların bizden farklı, bağımsız, değişik düşünmeye hakları olduğuna inanacak mıyız? Farklı düşünebilme olasılıklarına, durumlarına saygı duymayı öğrenebilecek miyiz? Her insanın her düşüncesine saygı ve sevgi duyalım anlamına gelmiyor; farklı düşünebilme durumuna saygı gösterebilmeyi gerekli kılıyor.

Tartışmasız dinsel inanç ya da bir düşünceye tartışmasız inanma, insana tek tip düşünce elbisesi giydirir. Hoşgörüsü ya da değişime izin verişi, yine inanç çerçevesi ile sınırlıdır. Tıpkı vulgar Marksistler ’de olduğu gibi… Bir dine inanır gibi Marks’a inanırlar. Marks’tan çok Marksist’tirler!

Bu nedenle kör inanç sanatta bir referans noktası alınamaz. Tanrısallaştırılmış hiçbir bakış açısı da. Sanatla, estetik haz alarak bir ilişki kurmak istiyorsanız, ya da sanatsal, yaratıcı işler yapmak istiyorsanız, estetik kültürünüzü geliştirmek, derinleştirmek zorundasınız. Bunu yaparken batağına saplanacağınız kapalı bir inanç sistemi aramak yerine, inancınızın her an değişebileceği inancıyla yürümek zorundasınız.

İnanç, sorgulanamaz gibi algılanır nedense, oysa inancınız sorgulanabiliyorsa, inancınıza inanabilirsiniz!

‘Aşkım da değişebilir gerçeklerim de’ dizesinin anlamı budur Turgut’un

Mehmet Özgür Ersan:Cioran’ın bir sözü var: ‘tutku köleliktir’ diyor. O tutku sözcüğünü burada aşk için kullanıyor bence daha çok. Buradan yola çıkarak, sizin sözlerinizden de yola çıkarak şöyle düşünüyorum: İster bir dine, ister bir siyasete, ister bir aşka tutkuyla bağlı olan bir insan, önce bir gelişim yaşıyor. Hiç kuşkusuz bu

ulaşmak istediği düşünce, nesne, ideoloji, siyaset, din onun, daha hızlı düşünmesini, üretmesini, çabalamasını sağlıyor. Ama zaman içerisinde körleşmesini ve o tutkudan dolayı da ‘öteki’ni yaratıp, yok etmesini sağlıyor. Başlangıçtaki o itici güç, zamanla değişime kapanarak, gericileşiyor.

Yelda Karataş:Çok önemli bir şeyin altını çiziyorsun. Bir şeye tutkuyla bağlanmak yanında gelişime açık olmayı, bilgilenme ve bilinçlenme arzusunu da taşımalı.

Bir entelektüel de bilgiye duyduğu tutkuyla körleşebilir. Elias Canetti’nin Körleşme romanında olduğu gibi.

Aşkın, çok sevmenin bizi körleştirebilme ihtimali her zaman vardır.

Yaratıcılık ideoljiktir. Bir insanı sevişimiz de öyle. Günümüzde ideoloji geniş kitleler tarafından tutku sözcüğü ile birlikte kavranıyor. Kör inanca bizi götürebilecek tutku yani. Dolayısıyla, ideoloji de kör inanç gibi algılanıyor. İdeolojik bakış açısı sanki kör ve başka bir ideolojiye izin vermeyen katı bir kapaklanma, katılaşma olarak algılanıyor. Bence bu burjuvazinin çok bilinçli yaydığı çarpık bir anlayıştır ideoloji kavramı için. Özellikle Marksist ideolojiyi düşman ve kalıpçı göstermek için üretilmiş, yaygınlaştırılmıştır. Kelimenin içeriğini çarpıtmasıdır. Kavramın içeriğini boşaltmasıdır. İdeoloji tehlikelidir. Bir şeye ideolojik yaklaşırsan körleşirsin inancını yaymak istemesidir. Din de ideolojiktir.

İdeolojinin kör inanca dönüşmesi mümkündür ama kendisi bu anlama gelmez.

Tıpkı aşk gibi. Doğru sevemiyorsanız, tutkunuz körleştirir ve sonunda çok sevip, sevdiğinizi kıskançlıktan öldürebilirsiniz. İdeolojiniz adına işleyebileceğiniz cinayetler gibi.

Marksizm, zaten gelişmenin, değişmenin yasalarını ve tarihsel zorunluluğu kavramak üzere yola çıkmış bir ideolojidir. Marksizm, gerçeğe gözü kapalı değil, gözü açık yürür. Marksizm, körleşmenin değil, insanın gözünü açmanın yoludur diye düşünüyorum.

Burada çok önemli bir noktaya açıklık getirmek isterim. Doğaya diyalektik materyalist bakmanın yanı sıra, Engels’in özellikle altını çizdiği; Bizzat Marks’a ait olan Tarihsel Maddeci görüş ile insanlık tarihini çok iyi kavramak, anlamak gerekiyor.

Yani bizim işçi sınıfının tarihsel rolünü görmemiz: işçi sınıfını çok sevdiğimizden, ezilip, sömürülüyorlar gibi ‘romantik’ bir yaklaşımın ürünü değildir. Tabi ki eşitsizlik her insanın vicdanında duyarlılık olarak karşılığını bulur.

Kendini korumaktan aciz bir çocuğa dokunan elin savunulmasından yana değilim ben. Bu eylemin bütün kalbimle engellenmesinden yanayım.

Dolayısıyla eşitsiz zenginliğin de önlenmesinden yanayım.

Ama asıl görmemiz gereken; insanlık tarihinin gelişiminin hangi dinamiklere bağlı olduğudur. İnsanlık Tarihi, sınıf savaşları tarihidir.

Doğayla ‘ilişki’ kurabilen tek canlı insan, toplumsal üretimin sonucu değişik toplum biçimleri yaşadı ve yaşayacak. Bu gelişimin gücü her tarihsel dönemde ortaya çıkan sınıf ve sınıfların rolü ile bağlantılıdır. Burjuvazi, feodal sınıfa karşı ilericidir ama bugün insanlığın önünü tıkayan gerici bir sınıftır. Çünkü kapitalizmin çelişkisi uzlaşmazdır. Çözecek olan sınıf hala işçi sınıfıdır. Son tahlilde kendisini de ortadan kaldıracak bir sınıf olan işçi sınıfı sosyalizmi ve komünizmi kuracaktır. Bu kaçınılmaz tarihsel bir zorunluluktur. Bu gerçeği göremezseniz: Duygusal, romantik sosyalist olursunuz! ‘

İşçi sınıfı da komünizmin önünün açılması ve sınıfsız bir topluma geçilmesi aşamasında ‘engel’ olabilir. Dünya sosyalist sisteminin yıkılmasında en önemli rolü oynayan gerçeklerden biridir bu bana kalırsa, emperyalizmin çok katlı oyunları ile birlikte.

Bu gerçekliği çok iyi kavrayan insanlardır: Toplumsal gerçekçi sanatçılar.

Mehmet Özgür:Aşkın bir metafizik, aşkın bir mistik kültür değil Marksizm. Hristiyan mistiklerinin kullandığı gibi; ‘ezilenler, yoksullar’ gibi kelimeler yerine ‘sınıf’ kelimesi kullanan, ideolojik olarak da bütün argumanlarını sınıf tespiti üzerine oturtan bilimsel bir yaklaşımdır. Eğer, ‘fakirlere acıma felsefesi’ gibi bir dünya görüşü olsaydı Marksizm en fazla Hristiyan mistisizmi gibi bir anlayış olurdu. Baldırı çıplakların takımı olurdu. Bu bağlamda, son zamanlarda; ezilenler, zavallılar gibi… kelimelerin sıkça kullanılmasına nasıl bakıyorsunuz.

Yelda Karataş:Gülerek bakıyorum. Hatta çok çarpıcı bir örneğini vereyim. Bana göre toplumcu gerçekçi romanın en sağlam ve güçlü örneği sayılacak ve hala eleştirmenlerimizce tam kavranamamış o büyük kitabı Sevgili Oğuz Atay’ın: Tutunamayanlar… Tutunamayan kelimesi, kitabın ismi, hayatta başarısız olmuş hayatı sevememiş, var oluşuyla barışamamış, intihara eğilimli insanlara ya da insana övgü olarak anlaşıldı. Kitabın kahramanı Selim Işık yani Aklın Işığı intihar eder. O kitaptaki her isim bilinerek konmuştur.
Oysa Tutunamayanlar; Tutunmak İstemeyenlerdir.

Var olan sistemin bilinçle karşısına dikilenlerdir!

Mehmet Özgür: Evet, burjuva olmalarına rağmen, bilinçle sınıf intiharını gerçekleştirenlerdir. Bütün nimetleri bir kenara itip, ‘işte burjuvaydı 68 kuşağı’ diyenlere sınıf intiharı ile cevap verenlerin ülkesindeyiz. Bizim ülkemizde 68 lilerin çoğu, önemli ‘mevkilere’ gelebilecek, ‘zengin’ olabilecek insanlarken, sınıf intiharı yaparak başka tercihleri kullanmışlardır. Lenin’in Ne Yapmalı’da anlattığı gibi işçi sınıfının günde 16, 17 saat çalıştığı bir ülkede tabi ki burjuvazi sınıf intiharı yaparak sosyalizmin kurucuları arasında yer alacaktır tespitine uygundur bu tercih. Bazılarının; iyi insanlardı da sosyalist oldular, çok bir şey bilmiyorlardı gibi algıladıkları 68 eylemini, sizin gibi o kuşağa yakın, o kuşakla birlikte devrimci mücadelede yer almış birinin farklı değerlendirişini ve işçi sınıfının tarihsel rolünü kavramanın altını ısrarla çizişini çok iyi anlıyorum.

Yelda Karataş:Bu olgu kuşkusuz bizim yaşadığımız dönemin maddi koşulları ile ilgili. Ama insan koşullarının esiri değil, koşullarını değiştirebilecek gücü de içinde taşır. İnsan dünyayı değiştirebilme gücüne sahiptir.

‘Aydın dediğiniz insan, sınıflı toplumda ‘rağmen’ ortaya çıkar. İlkokuldan bu yana sanat eğitimi almamış, dünya ve ülkesinin tarihini İmparatorluklar ya da Dinler Tarihi olarak kavrayan, aldığı eğitimle Tarih bilgisini ‘Tarih Bilinci’ne çevirme şansı hiç olamayan, açtığı televizyonda da yalanlarla beslenen bir toplumdan kaç tane aydın çıkma şansı vardır.

Burjuvazi iktidarını sürdürmek için, geniş kitleleri eğitimsiz bırakır. Bizim gibi aydın olma yolunda mücadele veren bireylere de ya göz boyayıcı başarı şansı olanakları sunar ya hapislerde çürütür ya da faili meçhul yapar. Burjuvazinin sunduğu nimetleri reddetmek kolay değildir. Sonrasında başınıza gelecekleri çok iyi bilirsiniz çünkü. Bu insanlar önüne pek çok nimet konmuş ve bunu bilerek reddetmiş insanlardır.

Burjuvazi asıl bizim gibi insanları bağışlamaz, hiç bağışlamaz. Türkiye tarihini dikkatle incelerseniz; aydın katliamları üzerine tükenmeyecek bir kan nehri bulursunuz.

Bizim tanınmamamız, okunmamamız, dinlenmemiz yani bizim bilinmememiz ve sefil olmamız, yalnız kalmamız için elinden geleni kesinlikle yapar.

Çünkü biz onu reddetmiş insanlarız, bize her türlü başarı olanağı sunulduğu halde.

Babasını reddeden çocuğu katleden bir padişahtır burjuva devleti; asla affetmez erkini reddeden aydınları.

Bugün bir insanın, bir aydının: Ben işçi sınıfından yanayım, onun tarihsel misyonunu biliyorum ve bunun için mücadele veriyorum diyebilmesi kahramanlıktır. Bir kahramanlık arıyorsak bugün, budur!

70’li yıllarda benim gençliğimde bu aydınları, bu kahramanları hiç affetmediler, öldürdüler.

Gerçek bir aydın kırımı yaşanmıştır Türkiye’de ve hala yaşanmaktadır. Nedense bunu kimse görmek istemiyor.

Benim hocalarımın çoğu öldürüldü, arkadaşlarım hapislerde çürüdü ya da öldürüldü…

Mehmet Özgür Ersan: Benzeri süreci sizin ardınızdan(89-99 sürecinde) biz de yaşadık. Bir dizem var: ‘O günlerde ölmemişsen bugün kaybolursun bu sokaklarda’. O günlerde ölmeyen şans eseri hayatta kalabilmiş ’şanslı’ insanların bugün Unamuno’nun, Yaşamın Trajik yanında söz ettiği gibi: İnsan, ölümü bilerek, her gün öleceğini bilerek hayatta iki şekilde kalmaya çalışır. Birincisi bir çocuk yapmak, ikincisi eser bırakarak.

İşte eser bırakarak hayatta ve ayakta kalanlar sanatçılardır. Sanatçılar kahramanlardır. Onun için de sanatçıların, özellikle de Fransız Devrimi sonrası oluşan yüksek burjuva kültürü ve insanın ‘kendinde olma hali’ni yani birey olma halinin devrimciliği yaşamış böyle bir kültürden nasibini alarak gelmesi çok normal. Onun için de burjuva kültürünü almış kent soylu insanların, ‘sınıf intiharı’ yaparak 68’ li yıllarda devrimci olmasını çok doğal buluyorum. Günümüzde bu yapıdaki insanların sanatçı olmasını da. Başka tercihler yapabilecekken, bu düzenle uyum sağlayabilecekken, sanat yapıtı üretmeyi bilinçle seçmelerini ve ölümün karşısına kahramanca dikilmelerini çok iyi anlıyorum.

Yelda Karataş:Bu keyifli sohbette söylediklerine eklemek istediğim bence önemli bir iki nokta var. Kieslowski, o çok sevdiğim insan, yönetmen, bir gün bir açıklama yaptı ve sinemayı bıraktığını söyledi. ‘Yaşam sinemadan daha değerli’ dedi. Doğruydu söylediği. Ben de içimden dedim ki onun için: Şimdi ölüme gidiyor! Kendisi erken ayrıldı bu dünyadan ve biz sonrasında öğrendik ki: Heaven (Cennet) filminin senaryosunu yazıyormuş gizli gizli bu açıklamasına rağmen. Kendini durduramamış.

Burada özellikle söylemek istediğim şudur: Sanat bazı bünyelerin, bazı insanların sadece kendini ifade etme biçimi değil var olma halidir. Kendini keşfetmesidir yeniden, yeniden.

Sait Faik’in dediği gibi: Yazmasaydım çıldıracaktım. Bilge Karasu’nun eklediği gibi: Bu kadar şeyi yazdıktan sonra çıldırmamak mümkün mü?

Sanatçı nasıl olunur bilmiyorum Ama varoluşunu ancak sanat diliyle hisseden insana sanatçı denebileceğini biliyorum.

Şiir yazmadan var olduğumuzu hissedemiyorsak şair olma şansımız var. Resim yapmadan var olamıyorsak ressam olma şansımız var.

Onun için Komünist toplumun şiarı: “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” dır.

Yetenekleri farklı insanlarız. Yeteneğinizi özgür ve bağımsız geliştirebildiğinizde, yeteneğinizi geliştirerek var olabildiğiniz bir toplumda, ancak insanın sanatla ilişkisinin insani olması mümkün olacak ve herkes sanatçı olabilme keyfini yaşayacak. Sanat kimin içindir sorusunun yanıtı: Var oluşumuz için olacak!

İkinci olarak altını çizmek istediğim bir gerçeklik: Ölümsüzlük sanat aracılığıyla mümkünse eğer ‘ o sonsuz dirim için’, sanatçı bu çağda ismini parlatmaya çalışan bir birey olmamalıdır. İsminiz, siz öldükten sonra hatırlansa ne olur hatırlanmasa.

Sanatçı topluma kendini dayatmaz. Yeni bir bakışı varsa, bu bakışı hisseder ve hiçbir ahlaki kaygı taşımadan bunu dile getirir. İsminin derdinde olamaz.

Kalıcı olanın ismi değil, söyledikleri olduğunu çok iyi bilir…

Kafka bunun en çarpıcı örneğidir. Yazdıklarının yakılmasını ister.

Mehmet Özgür Ersan:Son zamanlarda neler yapıyorsunuz?

Yelda Karataş:Öncelikle ölmemeye çalışıyorum.Ölmemeye çalışmak kendini ölüme karşı korumak değil, tamamen tersi; kendimi bu hayattan korumaya çalışıyorum. Çünkü insanı öldüren bu vahşileşmiş hayat.

Bunu için daha çok okuyor ve yazıyorum

Mehmet Özgür Ersan: Siz çok üreten bir insansınız neler yazıyorsunuz.

Yelda Karataş: Bir roman yazıyorum, adı: Nişaburi. Bitirmeye çalışıyorum. Bir de denemelerim var. Ihlamur Yayın’larında çıkıyor: Ey Aşk Hevesten Yarattım Seni.

Mehmet Özgür Ersan:Düz yazı ile karşılaştırıldığında bazılarının dediği gibi şiir bir eksiltme sanatı mı yoksa bir çoğaltma sanatı mı?

Yelda Karatas:İlk söz yazıydı, kelimeler bir göstergedir. Doğanın sesini yeniden ifade ediyoruz. Şiir ilk sözdür . İlk çağdaki tüccar metinleri şiirseldir. Roman öykü daha sonraki yüzyıllara ortaya çıkmıştır. Tiyatro metinleri de şiirseldir.

Şiir öyküden, öykü romandan roman öyküden beslenir. Bütün yazım biçimleri birbirini besler. Aldı ki bu biçimler arasına kesin sınırlar konabilmesi de çok olanaklı değil çağımızda. Bir yapıta roman ya da öykü derken elimizde değişmez kalıplar yok, biçimlerin de arasında kesin çizgiler yok.

Şiir eksiltmez aksine anlamın çoğaltılması dikey ve yatay anlam olanaklarının sunulması ancak şiir dilinde mümkündür. Bir ekşitme değil de bir tasarruftan söz edebiliriz ancak. Şiir kelime konusunda tasarruf yapar. İki sözcük arasındaki mesafede ya da iki sözcüğün birlikteliğinde bir romanın onlarca sayfası gizli olabilir.

İki dize arasında bazen bir ya da birkaç öykü gizlidir.

Şiir dilin derinlik ölçülerinden birisidir. Anlatımın en olanaklı dilidir. Şiir daha örgütlenmiş ve hata kaldırmaz bir anlatım dilidir.

Mehmet Özgür Ersan:Şair bir bilge midir yoksa deli midir?

Yelda Karataş:Şair duyarlılığı ve düşünceleri en açık en duru insandır. Eski bir bakış o şairi duygusal bir insan olarak gören romantizm. Şiir kelimelere bildiğimiz günlük kavramsal içeriklerini değil, sonsuz sayıda anlamlandırabilme zenginliğini sunar.

Şair tabi ki duygularımızdan söz eder, ama duygularımız bilinçsiz değil ki. Duygularımız, sezgilerimiz aracılığıyla kavradıklarımız duyarlılığın kapısından geçince güneş artık şiir dilinde o bildiğimiz gezegen olmaktan çıkar. Umut olur, zaman olur ve hatta ölüm olur. Artık demir almak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan … şiirinde artık o gemi bildiğimiz gemi değildir. Şair gemi kelimesine bu anlamlandırmaları yüklediği için deli ya da bilge değildir. Nesneye farklı bakan biridir sadece. Nesnenin ya da nesnelerin taraf ilişkisini çok boyutlu bir duyarlılıkla sezen, hisseden ve dile getiren insandır.

Sanatçı, kendi hesabına yarattığı gerçeklikle gerçekten daha gerçek bir dünya kuran insandır Camus’un söylemiyle.

Yoksa insan gözü hayatı kübist algılamaz. Picasso da bunu bilir, resmi izleyen de.

Bu gerçekliğin yeniden tanınmasıdır. Tıpkı ‘ meçhule giden bir gemi’de ölümün yeniden tanınması gibi.

Şair toplum bireyidir. Burjuva sanat anlayışının direttiği gibi; bireysel keyfiyetine göre yazmaz. İstese de yazamaz. Gerçekten delice olur yazdıkları, anlaşılmaz olur. Şiir sadece kendisine yaklaşılmasında emek isteyen her sanat yapıtı gibi estetik bir bütündür. Şairin bireysel coşkusunu dile getirir, bir toplum bireyi olan şairin izleğinde toplumsal gerçekliğin coşkusuyla da buluşuruz bir şiirde kaçınılmaz olarak.

Şiirsel imge üzerinde insanların düşünmesi gerekir. İmge bir resim sunar gibi gözükse de imge resimsel görünen bir anlatımla öncelikle bir duygu aktarır bir durum aktarır.

Duyarlılığın çok boyutlu dünyasında gemi kelimesini kullanan şair, size gemi resmi çizmez. Gemi yan yana geldiği diğer sözcüklerle, size bugüne kadar yaşadığınız bütün ölümleri duyumsatır.

Gemi kelimesinde ‘gördüğünüz’ bir gemi değil, bir tabut da değil; ölüm duygusudur. Yani ölümü hissedersiniz, artık gemi olmayan o gemi sözcüğü aracılığıyla ‘demir alırsınız’ hayattan. Şair burada günlük konuşma dilinin ‘akılsal, günlük anlatımına’ yeni bir söylemle yaklaşır; Şirin dilidir bu!

Bu anlamda akıl dışıdır şiir. Gemi kelimesi, meçhule kalkan o gemi, bize kırmızı bir renk duygusu da verebilir. Yemyeşil bir ağacın yıkılışı, bir bebeğin dünyaya gelişi, çığlıklarını duyabiliriz. Binlerce olanak sunar bir şiir dizesi, söylediğinin, kelimelerin tekil anlamlarının dışında çok ötesinde. Diğer yazım sanatlarından ayrıldığı en önemli nokta budur şiirin.

İmge anlamsız bir görünge değildir. İmge, şiirde anlamlandırmayı gerçekleştirmemizi olanaklı kılar.

İmgenin yüceltilmesine karşıyım. Sadece şiirin doğal yapısının estetik bir parçasıdır. Önemlidir ama bize keyfiyet değil, büyük sorumluluk yükler yazarken.

Bu nedenle bir şiiri okuyan kaç kişi varsa o kadar anlamlandırma olanağı vardır. Ölüm her insana farklı korku salar. Bazılarında üzüntü uyandırır, ölüm kelimesinin toplumsal ve bireysel karşılığı sonsuz coşkudur. Ölüm ve ölmek kelimeleri bile ayrıdır. Nazım’ın bize dizelerinde anlatmaya çalıştığı üzere.

Şiir okuyucusuna en saygılı dildir: Sınırlamaz onu. Şiir bu anlamda tabi ki okuyanındır. Toplumun ses ve duyusal dünyasında bulduğu karşılıktır. Ama onu yazan bir şair olmasa ortada şiir de olamaz! Bu yazan kadar okuyana da büyük sorumluluk yükler!

Şiir anlaşılmaz şeyler söylemez. Eğer bir okuyucu bir şiirden hiçbir şey anlamıyorsa, bu şiirin hatası da olabilir, okuyucunun estetik yetersizliği de.

Şiir sahibiyeti reddeder. Yazıldıktan sonra, okuyucusunun anlamlandırmasıyla kendini yaşatacak şiir, bütün sanat dallarında olduğu gibi; istese de istemese de toplumundur artık!

Özel mülkiyet ilişkisi içinde büyüyenler; şairin şiirle ilişkisine bir sahibiyet ilişkisi olarak bakarlar. Oysa sözcükler insanlığın ürünüdür. Kimsenin malı değildir. Alınıp, satılmaz sözcükler. İnsanlar arasında iletişim kurmaya yarar. Şair bu iletişimin en yürekli yalvacıdır.

Sevgili Hulki Aktunç’un dediği gibi; Yan yana gelmemiş sözcükler var daha…

Bu gerçekliği gören biri olarak, şiirin ölmesinin imkânsız olduğunu düşünüyorum.

Şairin de…

Mehmet Özgür Ersan:Bu söyleşi için teşekkür ederim

Yelda Karataş:Ben size teşekkür ederim, düşüncelerimi iletme fırsatı sunduğunuz için.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir