Ülkemizde Edebiyatın İdeolojideki Yeri

Edebiyat sınıflı toplumlarda sınıflı toplumun bir yansımasıdır.Sanatçı yaşadığı toplumun aynası olarak , kendi duyuş, düşünüş ve kavrayışını kendi estetik bakış açısıyla eserlerine yansıtır. Hangi sınıftan ya da hangi sınıfın yanında ise bu duyuş, düşünüş ve kavrayış o sınıfın ideolojisinin edebiyata yansımasıdır. Sınıflar üstü bir edebiyat olamaz çünkü sanatçı o toplumda yaşıyor insani ilişkilerini o toplumdan ediniyordur. Bu iç içeli biz istesek de istemesek de diyalektik bir süreçtir. Ancak unutulmasın ki sanatçı kendi gerçekleri ters bir tarafta da yer alabilir. Bu bilinçli ya da bilinçsiz mümkündür. Orada en büyük sorun siyasi örgütlülüklere ve sınıf partilerine düşen görev yani sınıfın sanatçılarını yaratma görevi ortaya çıkar. Siyasi kadrolar burun kıvırmadan siyasi yazılar yanında geniş halk kitlelerini etkileyen edebi eserlere de çıkardıkları dergilerde yer vermek olabilirse sınıf partileri kendi edebiyat dergilerini ya da edebiyat atölyelerini oluşturup yeni insanın edebiyat damarını beslemek zorundadır. Unutulmasın ki yazılı hale gelene kadar edebiyatçının olan bu eserler toplumun beğenisine sunulduğun toplumun değeridir. Geniş kitlelere ulaştıkça büyük etkiler yaratan ideolojik bir güç haline gelip insanları bilinçlendirme işlevi de göz önüne alnırsa çok önemlidir. Bu etkinin doğru bir bakış açısıyla olması tercihimizdir. Bu konuyu edebiyatımız tarihi sürecini açarsak daha anlaşılır hale gelecektir.
Ülkemizde edebiyatın ideolojiye katkısı 1960-1970’li yıllarda görmezden gelinmiştir. Egemen çevreler sınıf bilinçleriyle edebiyatın ideolojiye katkısının önemini unutmamışlardır. Kendi yazarlarına olanaklar sağlayıp, ürünlerinin yayılmasını sağlamışlardır.Devrimci çevrelerse aksine edebiyatla ilgilenmemek, hatta edebiyatçıları hor görüp burun kıvırmak yöntemini seçmişler ve kendi sanatçılarının yetişmesinin önünü tıkamışlardır. Tek başına politik ajitasyon ve propagandanın yeterli olabileceğini zannetmişlerdir. Kısaca ideolojik eylemi politik eylemle kısıtlayarak , sınırlayıp , daraltmışlardır.
O dönem çıkan sol dergiler; Ant, Emek, Partizan, Proleter Aydınlık , Sosyal Adalet , Sosyalist Aydınlık, Türk Solu, Tüm, Yön gibi dergiler edebiyata çok az yada hiç yer ayırtmamışlardır. Edebiyata bilinçle ve inançla yer verenlerin sayısı oldukça az olup, bunların dışındakiler genellikle ya sayfa doldurmak ya alışkanlıklarından yada kişisel ilişkilerden dolayı yer ayırmayı uygun görmüşlerdir. Böylece politik dergilerde edebiyat bir sığıntı görüntüsü altında boş uğraş gibi görünür hale gelmiştir.Oysa geçmişimizin sol kültüründe yani 1910 – 1950 yılları arasında çıkmış İştirak, İnsaniyet, Sosyalist, Kurtuluş, Aydınlık, Çığ, Adımlar, Yurt ve Dünya, Ant, Gün, Yığın, Söz, ,Başdan, Barış, Gerçek gibi politik dergilerde edebiyatla politika yan yana , omuz omuza yer almıştır.
Bu güne gelirsek tekellerin bu kadar yoğun bir şekilde kendi istediği edebi açılımını yaratması, kendi sanatçılarını, kendi sanatını ve sanata kendi bakış açısını oluşturması ortadadır. Uzunca bir dönem edebiyatımız yeni cevherler yetiştirememenin sancısını çekmektedir. Sol kültür yetiştirdiği aydınlar aynı zamanda döneminin en iyi edebiyat ve sanat ürünlerini üretmiş, bunun yanında sanat ve edebiyatın tüm olanaklarından yararlanarak önderlik misyonlarını da büyük bir başarıyla gerçekleştirerek ölümsüz eserler bırakmışlardır. Bugün o günün aydınlarının ürettiklerinin üzerine taş üstüne taş koyulmamıştır. Değişen, gelişen alt yapı karşısında hala o günü anlatan , çözümleyen o günü alt yapısına göre şekillenmiş edebi eserlerle bu günün gelişen alt yapısını anlamak ve çözümlemek mümkün değildir. Geçmişin köy edebiyatının imkanları ile bu günün kentlere kıstırılmış insanlarının bu cendereyi parçalaması ve gelecekte başka bir dünya isteyen gençlerinin yaratılması mümkün değildir. Ne yazık ki bu büyük hata hala görülmemektedir.
Tanzimat’tan beri yurdumuzda politik yayımla edebi yayın iç içe olmuş hatta edebiyatdaki etkinlik politik yayını geride bırıkmıştır. Örneklerini kısaca sayarsak; Şinasi, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Ömer Seyfettin , Peyami Safa, Nazım Hikmet, Yakup Kadri, Sabahattin Ali, Necip Fazıl gibi nice yazar ve bunların kendi aralarındaki polemikler edebiyatın hatta siyasetin yönünü belirlemiştir. Bu gün bu kadar kuvvetli yazarların ortada olmadığı gerçeği hepimizin kabul edeceği bir gerçektir.
Ayrıca bir önemli gerçekte 1960-1970 yıllarda siyasi çevreler tarafından her ne kadar burun kıvrılsa da, aslında hiçte küçümsenemeyecek sayıda yazar ve edebiyatçı vardı. Bunlara kısaca değinirsek Aziz Nesin, Orhan Kemal, Hasan İzzettin Dinamo, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Samim Kocagöz, Rıfat Ilgaz, Yaşar Kemal, A. Kadir, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Şükran Kurdakul, Hasan Hüseyin, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Can Yücel, Bekir Yıldız gibi eserleri defalarca basılan, kitleleri bilinçlendirmeye büyük katkısı olmuş kişilerdi. Ancak örgütlü olmamaları, siyasi anlamda sadece birey olmaları, kendilerini; demokrat , halkçı ve sosyalist olarak görseler de parti ve sınıf bilinciyle yoğrulmadığı için siyasi çevrelerin lütfen bunlarla ilişkileri sayesinde yeterince işlevsel olmamıştır. Oysa ki siyaset ya da ideoloji edebiyatla iç içedir, üst yapı kurumu olarak birbirlerini etkiler birbirlerinden etkilenirler. Dergici gözüyle bakılması ve kendilerini siyasi edebiyatçı diye nitelendirilerek ikiye bölünmeleri deneyim aktarımı ve dayanışma kültürü yaratmanın önündeki en büyük engeldir.
Bugün biz geçmişi bunca eleştiriye tutarken o kadar içler acısı durumdayız ki, geleceğe kalacak geleceğin toplumcu edebiyatını üretecek edebiyatçılarımız yok denecek kadar azalmış, var olanlar sınıfla örtüşememiş durumda. Unutulmasın ki bugün günün değişen koşullarını sorunları içeren edebiyat ürünlerini veren edebiyatçı ve aydın yetiştirememenin sıkıntısı, geleceğin yeni insanın yaratılamaması olacaktır. Bu sanırım herkesçe kabul edilir bir gerçektir. Bu da bizi ütopyalarımızı savunacak kimsenin kalmayacağı gerçeğine bizi götürür. Hemen belirtelim burada sözü edilen kaba, estetikten yoksun ajitatif bir edebiyat da değildir. Savunduğumuz bireysel, bohem , melankolinin dehlizlerinde kaybolan bir edebiyat hiç değildir.
Yetenekli bir sanatçı edebiyatla ideoloji öyle iç içe öyle estetize bir halde sunabilir ki ‘sanat sanat içindir’ büyük yanılgısı önler ve geleceğin edebiyatını yaratabilir. Kısaca bu sanat yeteneğinin temelleri için Anatoli Lanaçarski’ye başvurursak; “Gerçek anlamıyla sanat yeteneğinin temel öğeye dayanır: 1) Gözlem keskinliği, 2) Algılanan gereci ustalıkla işleme zenginliği ve içeriği inandırıcı kılma yetisi, 3) Aşırı aydınlık/ açıklık ve güçlülük (biçim) .
Kolsuz, sakat yetenekler de vardır . Algılama keskinliğinden ve duyarlıktan yoksun kimsenin yeterince güçlü bir yeteneği olabilir, ama bu yüzden o, hep biraz bulanık, soyutlamaya ve fanteziye eğilimli kalacaktır.Ancak çok büyük yazarlar bundan kurtulabilirler. Yeteneğin ikinci öğesi eksik olunca, izlenimci yüzeysel sanatçılarla karşılaşırız.Bunlar, biçimsel yaratış bir yana, kendilerinden çok şey katmadan ancak gerçeğin pek değerli yansımalarını verebilirler bize.İlk iki öğenin yokluğu durumunda, pek az değeri, pek çok ustalığı olan bir sanatçı buluruz. Üçüncü öğe eksik olduğu zaman, elsiz bir Rafael tipi görürüz karşımızda. Duyguların içinde kavrulmuş bir kişidir bu; mutlu anlarında, birkaç dost arasında neredeyse bir deha süsü verir kendine, ama toplumsal açıdan hep dilsiz kalır.” (1)
Toplumun emekçi ve ezilen sınıflarına yol gösteren iyiyi güzeli, doğruyu kendi bakış açısına göre şekillendiren, taraf olan ideolojisini edebiyatın tüm imkanlarını kullanarak, emekçi kitlelere yeni insanın yaratılması için sunan, düzenin yoz imkanlarından kirlenmemiş, yetenekli edebiyatçıların yaratıldığı bir tarzın tutturulması gerekmektedir. Bunun yolu ‘edebiyatın okulu’ dergilerin yeniden siyasi kimliğini edinmesi sınıfın edebiyatını sınıfın ve toplumun gerçekleriyle örtüştürerek yeniyi ve gelişeni somut koşullarıyla açıkça ama estetize edilmiş bir halde sunmasıdır. Bu görevse işçi sınıfı partilerine düşmektedir. Ya kendi siyasi dergilerinde siyasi yazılara değer verdikler kadar edebiyat yazılarına da değer vererek, yada kendi edebiyat dergilerini çıkararak işçi sınıfının partili sanatçılarını yaratacak imkanları genç edebiyatçılara sağlayarak yapabilirler. Aynı zaman da bu dergiler ve dergilerin oluşturacağı atölyeler bir okul işlevi göreceklerdir. İşte o zaman geleceğin edebiyatı geleceğin gençlerince sahip çıkılan bir ütopya değil bir gerçeklik olur.

Mehmet Özgür Ersan

Dipnotlar:
1. Sosyalizm ve Edebiyat Anatoli Lunaçarski s.45

Kaynaklar:
1. Sosyalizm ve Edebiyat Anatoli Lunaçarski Çev. Asım Bezirci 1998 Evrensel Basım Yayın
2. Sosyalizme Doğru Geçmişten Geleceğe II Asım Bezirci 1996 Evrensel Basım Yayın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir