HALKA GÖRE PİR SULTAN ‘ IN YAŞAMI

Pir Sultan halkın büyük bir sevgi ve saygıyla andığı seçkin şairlerdendir.
Sanatı ve kişiliği gibi yaşamı da halkın ağzında efsaneleşmiş,
birtakım destansı övgeler (menkıbeler) ile söylentilerin(rivayetlerin) oluşmasına yol açmıştır.
Daha sonra bunlar kimi yazarlarca derlenmiş ya da işlenmiştir.
Onlara bakılırsa, Pir Sultan’ın yaşamı şöyledir:

* * *
Pir Sultan’ın öz adı Haydar’mış. Sıvas’ın Banaz köyünde doğmuş.
Soyu Yemenliymiş. Hazreti Ali’nin torunlarından İmam
Zeyn-el-Abidin’e kadar uzanıyormuş.(1)
Evinin önünde büyük bir söğüt ağacı(2) varmış. Altında değirmen
taşı gibi ortası delik kocaman bir taş dururmuş. Bu taşı Pir
Sultan, sopasının ucuna takarak Horasan’dan getirmiş. Taşın
üstüne oturur, yakınlarıyla sohbet edermiş.
Haydar yedi yaşına geldiğinde kırda babasının koyunlarını
otlatmaya başlamış. Bir gün Yıldızdağı’nda sürüyü güderken uyuyakalmış.
Düşünde ak sakallı bir ihtiyar görmüş. Bir elinde dolu,
ötekinde elma tutuyormuş. Haydar ilkin doluyu içmiş, ardından
elmaya uzanmış. İhtiyarın avucuna bakmış, parıldayan yeşil bir
ben varmış. Karşısındakinin Hacı Bektaş Veli olduğunu anlamış,
hemen sarılıp elini öpmüş. Hacı Bektaş ona “Pir Sultan” adını vermiş,
ününün dört bir yana yayılmasını, sazının üstüne saz, sözünün
üstüne söz gelmemesini, Al’ü evladın hakkını alması için çalışmasını
dilemiş. “Tanrı yardımcın olsun!” demiş. Sonra gözden silinmiş.
Uyanınca, Haydar’ın can gözü açılmış. Pir Sultan adıyla saz
çalıp söylemeye başlamış. Pir’i için şu demeyi söylemiş:

Arzuladım size geldim
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Eşiğine yüzüm sürdüm
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Pir elinden dolu içtim

Doğdum elinize düştüm
Ak cenneti gördüm geçtim
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Güvercin donunda duran
Cümle eksikler bitiren

Beş Taşı şahit getiren
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Kırk Budak’ta şem’a yanar
Dolusun içenler kanar

Aşıkların sema döner
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Bahçende gördüm gülünü
Erenler sürsün demini

İmam Rıza’nın torunu
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Balım Sultan er köçeği
Keser kılıncı bıçağı

Cümle erenler gerçeği
Hünkar Hacı Bektaş Veli
Pir Sultan’ım gerçek veli
Erenlerden çekmem eli
On İki İmam’ın yolu
Hünkar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan’ın ünü gitgide her yana yayılmış. Kendi de erenlerin
arasına karışmış. Sayılan, sevilen bir pir olmuş. Her cuma, canlar
bölük bölük gelirler, el bağlayıp dara dururlar, ondan nasip alırlarmış.
Kapısında koçlar tığlanır, açlar doyar, çıplaklar giyinip giderlermiş

* * *
Hızır Paşa Sıvas’la Hafik arasında bulunan Sofular köyündenmiş.
Pir Sultan’ın adını duymuş, Banaz’a gelmiş, ondan nasip
almış. İlkin onun azabı, sonra da müridi olmuş. Yedi yıl kapısında
hizmet görmüş. Edep erkan öğrenmiş. Bir gün demiş ki:
– Pirim, bana himmet edin de bir makama geçeyim, büyük
adam olayım.
Pir Sultan elini başına koymuş, düşünmüş, demiş ki:
-Hızır, ben sana ruhsat veririm, dua ederim, gider büyük adam
olursun, paşa, vezir olursun, ama sonra da gelip beni asarsın!
Hızır izin alıp İstanbul’a gitmiş. Padişahın sarayına girmiş. Pir
Sultan’ın himmetiyle ilerlemiş, paşa olmuş. Sıvas valiliğine verilmiş.
Fakat gitgide düşkün olup ikrarını unutmuş. Fakir fukaraya zulmetmeye,
haram yemeye başlamış. Namus gözetmez, hak aramaz
olmuş.
Hızır Paşa’nm iki kadısı varmış. Birinin adı Kara Kadı, öbürünün
adı Sarı Kadı imiş. Rüşvet yer, haksızı haklı çıkarırlarmış.
Çok canlar yakmış, ocaklar söndürmüşler.
Pir Sultan’ın da iki köpeği varmış. Birinin adını Kara Kadı,
öbürünün adını Sarı Kadı koymuş. Onlara “Gel Kara Kadı, git
Kara Kadı!” diye seslenirmiş.
Pir Sultan’ın düşmanlarından biri bunu duymuş. Hemen koşup
kadılara haber vermiş. Kadılar küplere binmişler. Adamlarını
gönderip Pir Sultan’ı kolları bağlı getirtmişler. Yargılamaya başlamışlar.
Pir Sultan:
– Tanrı’nın bildiğini kuldan ne saklayayım, evet, köpeklerime
sizin adlarınızı koydum, demiş; ama onlar sizden iyidir, siz haram
yersiniz, onlar yemez.
Kadılar:
– Nerden biliyorsun? diye sormuşlar.

Pir Sultan:
– İsterseniz deneyelim, demiş.
Bunun üzerine, kentin hacılarıyla hocaları gizlice bir kap haram,
bir kap helal yemek hazırlamışlar, işaretleyerek kadıların önüne
koymuşlar. Kara Kadı ile Sarı Kadı oturup haram yemeği yemişler.
Hacılarla hocalar bunu gözleriyle görmüşler. Sonra köpekler
getirilmiş. Önlerine yine bir kap haram, bir kap helal yemek konulmuş.
Hayvanlar kapları koklamış, helal yemeği yemeye girişmişler.
Böylece, hacılarla hocalar kadıların haram yediğini öğrenmişler.
“İyi köpek, kötü kadıdan efdaldir” demişler. Pir Sultan kalkmış,
köpeklerin gözlerinden öpmüş. Almış sazı eline, aşağıdaki demeyi
söylemiş:

Koca başlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı
Haramı helali yedi
Sende hiç din iman var mı

Fetva verir yalan yulan
Domuz gibi dağı dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı

İman eder amel etmez
Hakk’ın buyruğuna gitmez
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle kör şeytan var mı

Pir Sultan’ım zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı

Kadılar bu sözleri duyunca başlarını yere eğmişler. Kimsenin
yüzüne bakamaz olmuşlar. Pir Sultan’ı salıvermişler.
* * *
Gel zaman git zaman, günlerden bir gün, Hızır Paşa, kara kaşlı
Kör Müftü’ye bir fetva yazdırmış: “Şah’ın adını anmak yasaktır.
Kim onun adını ağzına alırsa, dili kesilip öldürülecektir. ”

Fetva alanlarda okunmuş. Kimse İran Şahı’nın adını açıktan
anamaz olmuş. Pir Sultan, eski müridinin ettiğini duyunca üzülmüş,
kızmış. Fetvaya uymamış. Her gittiği yerde inadına Şah’ı
övmüş, Hızır Paşa’yı yermiş:

Fetva vermiş koca başlı Kör Müftü
Şah diyenin dilin keseyim deyü
Satır yaptırmış Allah’ın laneti
Ali’yi seveni keseyim deyü

Şer kulların örükünü uzatmış
Müminlerin baharını güz etmiş
On İkiler bir arada söz etmiş
Aşıkların yayın yasayım deyü

Hakk’ı seven aşık geçmez mi candan
Korkarım Allah’tan korkum yok senden
Ferman almış “Hızır” Paşa Sultan’dan
Pir Sultan Abdal’ı asayım deyü

Münafıklar varıp bunu Hızır Paşa’ya iletmişler. Hızır Paşa
haber salıp Pir Sultan’ı çağırtmış. Pir Sultan, Hızır Paşa’nın katına
çıkmış. Hızır Paşa ayağa kalkmış, eski pirine saygı göstermiş,
izzette ikramda bulunmuş. Önüne türlü çeşit yemekler koydurtmuş.
Fakat Pir Sultan hiçbirine elini sürmemiş. Paşa merak edip
nedenini sormuş. Pir Sultan:
– Sen düşkünün birisin, yoldan çıktın, haram yedin, yetimlerin
ahını aldın. Bu haram yemekleri, değil ben, köpeklerim bile
yemez, demiş.
Pencereden seslenip köpeklerini çağırmış. Ta Banaz’dan hayvanlar
koşarak gelmişler. Yemekleri onlar da yememişler.
Buna içerleyen Hızır Paşa, Pir Sultan’ı Sıvas’taki Toprak
Kale’ye h;ıpsettirmiş. Fakat içi de rahat etmemiş. Eski pirine kıyamamış,
bir süre sonra . onu huzuruna getirtmiş. İçinde Şah’ın adı
geçmeyen üç şiir söylerse, kendisini bağışlayacağını bildirmiş.
Sazını eline vermiş. Pir Sultan birinci demeyi söylemiş:

Hıdır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşküne
Pirim Ali On’ki İman aşkına

Açılın kapılar Şah’a gidelim
Her nereye gitsem yolum dumandır
Bizi böyle kılan ahd ü amandır
Zincir boynum sıktı halim yamandır

Açılın kapılar Şah’a gidelim
Yaz selleri gibi akar çağlarım
Hançer aldım ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu arada ağlarım

Açılın kapılar Şah’a gidelim
Ilgıt ılgıt eser seher yelleri
Yare selam eylen Urum erleri
Bize peyik geldi Şah bülbülleri

Açılın kapılar Şah’a gidlim
Bir taze sevgidir yeni beğendim
Anam atam yoktur vere öğüdüm
Kıyınan beyler kıyınan ben genç yiğidim
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Pir Sultan’ım eydür mürverli Şah’ım
Yaram baş verdi sızlar ciğergahım
Arşa direk direk olmuştur ahım
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Şiiri dinleyen Hızır Paşa kızmış, Pir Sultan’ı uyarmış:
– Pirim, yanlış tezene vuruyorsun, dikkat eyle, iki adımın kaldı,
ayağını denk al!
Pir Sultan aldırmamış. İkinci, üçüncü demelerinde de yine
Şah’ın adını anmış. Çevresindekiler şaşkınlıkla Hızır Paşa’ya bakmışlar.
“Bir Kızılbaş parçası seni dinlemedi, yazık olsun senin
paşalığına! ” demişler.
Hızır Paşa’nın tepesi atmış. Öfkeli bir sesle adamlarına bağırmış:

– Günah benden gitti, atın şunu içeriye! Yarın sabah asarsınız!
Pir Sultan yeniden zindana tıkılmış. Bütün gece Şah yoluna
dua etmiş. Tanrı’ya yalvarıp yakarmış. Sabahleyin, kuşluk vakti
Hızır Paşa’nın adamları gelmişler. Onu alıp Keçibulan’a götürmüşler.
Alana bir darağacı kurmuşlar.
Pir Sultan, asılmaya giderken bir deme söylemiş, çoluk çocuğundan
yas tutmamasını dilemiş:

Bize de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi kem kişi de bellemesinler
Paşa huddamına tenbih eylesin
Kolum çekip elim bağlamasınlar

Hüseyin Gazi binse gelse atına
Dayanılmaz çarh-ı felek zatına
Benden selam olsun ev külfetine
Çıkıp ele karşı ağlamasınlar

Ala gözlüm zülfün kelep eylesin
Döksün Mah yüzüne nikap eylesin
Ali Baba Hak’tan dilek dilesin
Bizi dar dibinde eğlemesinler

Eğer Ali Baba söze uyarsa
Ferman büyük yerden beyler kıyarsa
Ala gözlü yavrularım duyarsa
Al’ın çözüp kara bağlamasınlar

Surrum işlemedi kaddim büküldü
Beyaz vücudumun bendi söküldü
Önüm sıra Kırklar Şah’a çekildi
Daha beyler bizi dillemesinler

Pir Sultan Abdal’ım coşkun akarım
Akar akar dost yoluna bakarım
Pirim aldım seyrangaha çıkarım
Yıldızdağı seni yaylamasınlar

Pir Sultan asılırken taşlansın diye Hızır Paşa’dan buyruk çıkmış.
Taşlamayanlar cezalandırılacakmış. Bu yüzden herkes eline
bir taş alıp atmış. Fakat taşların hiçbiri Pir Sultan’a dokunmuyormuş.
Musahibi, tarikat arkadaşı Ali Baba da oradaymış. Taş
atmaya bir türlü eli varmıyormuş. Bir gülü gizlice ona doğru fırlatmış.
Pir Sultan onu görmüş, pek üzülmüş. Şu demeyi söylemiş:

Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zareler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni

Dar günümde dost düşmanım bell’oldu
On derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel fermanı boynuma takıldı
Gerek asa gerek vuralar beni

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni

Pir Sultan bunu söyleyince, “Bu adam hala dilini tutmaz! ”
demişler, ipi boynuna geçirmişler.
Kalabalık çekildikten sonra Ali Baba, Pir Sultan’ın yanına varmış,
ayaklarına yüz sürüp ağlamış. Gözlerinden kanlı yaşlar akıtmış.
Banaz’a kara haber ulaşınca hane halkı ile konu komşu, talipler
ile rehberler yüzlerini yerlere sürüp ağlamışlar. Kızı Sanem
saçını başını yolmuş. Sazı eline alıp şu ağıdı yakmış:

Dün gece seyrimde coştuydu dağlar
Seyrim ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Gündüz hayalimde gece düşümde
Düş de ağlar ağlar Pir Sultan deyü

Uzundu usuldu dedemin boyu
Yıldız’dır yaylası Banaz’dır köyü
Yaz bahar ayında bulanır suyu
Çaylar ağlar ağlar Pir Sultan deyü

Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Kanlı yaş akıttım baharda yazda
Koç babamı kurban verdim Sıvas’da
Darağacı ağlar Pir Sultan deyü

Kemendimi attım dara dolaştı
Kafirlerin eli kana bulaştı
Koyun geldi kuzuları meleşti
Koçlar ağlar ağlar Pir Sultan deyü

Pir Sultan Abdal’ım yücedir şanın
Kudretten çekilmiş bir senin hunun
Hakk’a teslim ettin ol şirin canın
Dostlar ağlar ağlar Pir Sultan deyü

(Bir söylentiye göre) Pir Sultan darağacında iken hak tarafından
kendisine bir köpek gönderilmiş. Köpek gelip tam altında
durmuş. Pir Sultan onun üstüne basarak ipini çözmüş, yerine
köpeği bağlamış. Sabahleyin kalkanlar bakmışlar ki darağacında
Pir Sultan’ın yerinde bir köpek asılı duruyor …
(Bir başka söylentiye göre de) Asılışının ertesi günü halk kahvede
toplanmış konuşuyormuş. İçlerinden biri demiş ki:
– Duydunuz mu? Bu gece Hızır Paşa, Pir Sultan’ı astırmış …
Bir başkası hemen karşı çıkmış ona:
– Olamaz! Ben onu sabahleyin Koçhisar yolunda, Seyfebeli’nde
gördüm.
İkincisi:
– Senin yanlışın var, demiş, ben onu gün ışırken Malatya
yolunda Kardeşler Gediği’nde gördüm.
Üçüncüsü:
– Yeni Han yolunda, Şalına Gediği’nde gördüm.
Dördüncüsü:
– Ben Tavra Boğazı’nda gördüm …
Dinleyenler şaşırmış. Kalkıp birlikte darağacının bulunduğu
yere gitmişler. Bakmışlar ki darağacında Pir Sultan’ın hırkası asılı,
kendisi ortada yok.
Meğer Pir Sultan darağacından inip yola düzülmüş. Bunu
duyan kasaslar ardına düşmüşler, onu yakalamak isterlermiş.
Fakat yetişememişler. Pir Sultan çabucak Kızılırmak Köprüsü’nün
öte başına geçmiş. Kasasların yaklaştığını görünce:
– Eğil köprü, eğil! demiş.
Köprü eğilip suya batmış. Kasaslar karşı yakada şaşakalmışlar.
Pir Sultan’ın kerametli bir kişi olduğunu anlayıp geri dönmüşler.
Pir Sultan, Şah’a gitmek için İran yolunu tutmuş. Adını “Kanberoğlu”
diye değiştirmiş. Yolda İstanbul’ dan gelen bir musahiple
karşılaşmış. Musahip ona kim olduğunu sormuş. Pir Sultan da
kendini tanıtmış, ama adamı inandıramamış. Çünkü musahip, Pir
Sultan’ın asıldığını duymuş; bu yüzden Sıvas’ta ateşlerin yanmadığı,
kazanların kaynamadığı söyleniyormuş. Musahip: “Sen Pir
Sultan isen bana bir nefes oku!” demiş. Pir Sultan birkaç nefes
okumuş. En sonunda da, eğer Hızır Paşa, asılı köpeğin dübüründen
üfürürse ateşlerin yanacağını açıklamış.
Sıvas’a varan musahip duyduklarını gidip Hızır Paşa’ya anlatmış.
Paşa, köpeği darağacından indirip dübüründen üfürmüş.
Birinci üfleyişte köpek dile gelmiş: “Pir Sultan” diye bağırmış.
İkinci üfürüşte “Can Sultan”, üçüncü üfürüşte “Yan Sultan”
deyince bütün ateşler yanmış …
* * *
Pir Sultan gide gide Horasan’a varmış. Şah’ın katına çıkmış.
“Neye geldin Urum Sofusu?” diye sormuşlar. O da almış sazı eline,
şu karşılığı vermiş:

Zahir batın On’ki İmam aşkına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pirim nazar eyle şu ben düşküne
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim

Bakmaz mısın cesedimin narına
Elim ermez oldu cihan karına
Yüzüm yerde geldim durdum darına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim

Hacı Bektaş oğlun günahkar gördüm
Arq.dım isyanı özümde buldum
Yüzümün karasın elime aldım
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim

Erenler yolunda bir taş kaldırdım
Gönül bahçesinde gülün soldurdum
Bugün eksikliğim nefsi öldürdüm
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pir Sultan’ım eydür karşımda durma

Gidip münkirlere yol erkan kurma
Alnımın karasın yüzüme vurma
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim

Pir Sultan, az sonra Horasan’dan ayrılıp Erdebil’e gitmiş.
Erdebil’de ölmüş. Oraya gömülmüş.

1 -Bak: Pertev Naili Boratav-Abdülbaki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal, 1 943, sf. 35-551
İbrahim Aslanoğlu, Pir Sultan Abdallar, 1984, sf. 30-41/Ali Balım, Pir Sultan Abdal,
1957, sf. 3-31/Cevdet Kudret, Pir Sultan Abdal, 1965, sf. 13-16/Cengiz Tuncer, “Pir
Sultan Abdal’ın Hikayesi”, Akşam, 3-13 Temmuz 1966.
2- Cahit Öztelli, (Pir Sultan Abdal, 1983, sf. 29) ile İbrahim Aslanoğlu’nun (Pir Sultan
Abdallar, 1984, sf. 24) “söğüt” dediği bu ağacın Hüseyin Buluz (Başkent Ankara,
21 Eylül-5 Ekim 1 969) “Çam Ağacı”, Vecihi Timuroğlu ise (İnançları Uğruna
Öldürülenler, 1991, sf. 92) çamın bir türü olan “ardıç/sedir” olduğunu öne sürüyorlar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir