çoban aldatan

düş kurduğun memeleri
imanlı bir kavgada sarkmış
bir fırtına öncesi
bir karga çığlığı denli yakın
havanın anaforlu müziği
dizlerini bükmeden dinliyor

ne gece ne de gün
ne güneş ne de gölge
yakıcı vurgulu bir lisanın kuvveti
söylesin aşkın yazdırdıklarını
ruh yatar bu deniz mavisi mürekkebin içinde

ne aceleyle saçları yağmurda
ne çiğli güneşte
karışmış
yalnız yaşama telaşından karışık
dudakları prova etmeye hazır
önümüzdeki geceyi
ilk gördüğümde
öpmüştüm parmak uçlarını
avucu soğuk soğuk terlemiş
hep üşüyordu

örtmek için sızılarını
boyna sigara içiyordu
nabzı değişmeyen
hiçbir şey yok onun gittiği yerde
ayakları tarihin yükünü taşıyacak kadar güçlü
ve yosun içinde

genç ve yaşlı
toprak su ve hava tek vücut beraberce
yanakları daha taze
allık sürülmüş hafifçe
ince fırça darbeleri kirpiklerinde
alnında geniş bir bahar

onun uyluguyla benimkinin
arasında bir nehir ile deniz arasındaki
sonsuz balçık
surlarını sevişmeye çağıran bir kale
eriyen buzların ortasında

bir rüya mükemmelliğine ermeden
yarı yolda uyanıp yarım kalan arzunun
gözyaşı tuzunu tatmak için
gece çalılığı içinde
ağır çiğli çayırların üstünde koştum

büyük bir meşe ağacı bulup
gövdesinde soğutmak için ellerimi
çam kozalaklarının kara közünden
yanmış parmaklarımı kalem tutup da
şiirlerimi yazabilmek için ısıtırken
elin dokunun yükselen alevlerini
yarın koşarak geleceksin
küllerini savurmaya

nemli toprakta unutulmuş tohumlarla karışmış
şimdi sevinçle açıyorum kollarımı
onu sevgiyle kucaklamak için
kendisi için yazdığım şiirleri dinledikten sonra
sorar dalgınlıkla kim böyle
büyük bir bağlılık duyduğun
kim olduğunu anlamaktan uzak
sadece duymak yetmiyormuş ona
hissetmek istiyormuş da

çiçek açmadan meyve veren
kiraz ağacının ötesine
koca gözleri hüzünlü
gökyüzünün ötelerine kadar
hangimizdi bağıran
ve neden çatlayan bir kiraz çekirdeğini
almaya eğilince
nasıl dargın olabilirim ona
billur sarkacıma sonsuzluğa kadar
vakti var sabrını denesin her sabahın

tanrı’nın sessiz bir armağanı
meşe kütüğünün arkasına sıkıştırır
ya da bir pencere pervazına
bana yazdığı mektupları
havada kırağı olacakmış gibi
sert ve sonsuz acı çektiğinden değil
vahşi çığlıklarımı duyar
o hisseder acımı

meşe kökleri kadar sızıp sallarken
kocaman ağacı yaşamının durgun yerinde
göz yuvarlarından öptü onu
bir yaz o olmadan geçip gitti
ancak güz yaprakları düştü kısmetimize
gitti bu kış kıyamette acısını çoğaltmak için
sessizce ve acılarla inledi giderken
yaralarını yalnız ona hatırlatan babasına
durmadan kanayan kara ağaca
kabuğu hala sağlam
yatırdı başını

yanına çoban aldatan iletsin
şimdi haberlerimi
umudumu kesmeden
zaman peşinde
rahminde dehşetli korku
hissetsin diye varlığımı sessizim
süt gibi sağarken
uzayı sona gelmeyen öz suyu çekilmiş
papatya saçlarında nane gözlü kız

giderken bi tutam tuz bıraktı
kırışıklarını yüzümün
bulanık gözlerinde
kucaklarım onu
kızıl saçlarının aktığı sırtını
şimdi sığındığımız bu dehşetli kayada
huzur biterse bitsin
yolumuz hep o mehtaplı geceye çıkar

Mehmet Özgür Ersan 11.12.2015 üsküdar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir