hayata yorgun kırık sesinde seni

rıhtımlar kirlenir buğulu alkol yorgunluklarıyla
hüznün hemen kıyısında aynası avucunda
küflü şarkılarıyla bir hiçliği saklıyordu
seviyordu kendince gülerken
dünyayı ellerinde isteyen çocuklar
kardeşlik kanlı bir şarkının dizeleriydi
kent sustu o gece
toprak cana doydu
umut ve korku sokuldu birbirine
alnının ortasından geçen
o ıssız nehre kan doldu
kendi yüzüne katlandın
bunca yıl
o eşsiz gülüşünü unuttun
silahların gölgesinden geçtin
kendini unuttun
işte tam şuranda
ufacık maviye dönüştü aşk
öyle ki Selimiye önüne ilikleyip
ceketinin bütün düğmelerini
bir salyangoz izini andıran
dehşetin yatay kıvrımlarıyla
çocukluğunu hatırlayan bir çocuksun
siyah önlüğünü
bütün düğmeleri aynı ahenkte iliklenmişti
hatırında
yürürken düşünürsün
dokunaklı türkülerin
gölgelerin içinden geçtiğini
göz yaşını incecik gülücükleriyle süslerdin
gerisinde öfkeliyken seslerini
kesik bir bileğin sunduğu anlamı
yorumladılar
alışkın değildi sevdasını
susan bir yüreğe yalımlarıyla
bir bozkır diyalektiğine anlatmak
umutlu değildi yangın olacağından
çalıp da getirmeseydi
ilk közü
saklı kalırdı sancısı yaranın
güneş kararıyordu
yine hayatın kırılan dallarında
o esmer atın yelesini
bir kez tuttum
hüznün tarihi kadar köklüdür
işçinin yorgunluğu
yağmur kokak çiçekler
olmalıyım ellerinde
dudaklarını gizleyen bir çocuğun yüreğinde
alışamadım bu ayrılıklara
sesin yüreğimde uçuşan çiçek tozu
değiştirmek için dünyanın kırılıp dökülen biçimini
uğultusunu anladım madenlerin dipten gelen sesinde
başlayacak devrim önce sevmekle başlanacak
hayata yorgun kırık sesinde seni

Mehmet Özgür Ersan

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir