Alevi İnancımızın Temel Esasları -Tarık Çimen (Dede) Dört Kapı Kırk Makam Derneği Başkanı

                                                “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”

                                                                                      Hünkâr Hacı Bektaş Veli

                                                                                          

İnançlar varlıklarını devam ettire bilmesi için, bilimsel, akli ve nakli olarak açıklanabilmesi gerekmektedir. Herhangi bir inanca sahip olan insanların, o inancı doğru bir şekilde öğrenmeleri, onların en doğal, en tabii haklarıdır. Bu ise, o inancın içeriğini ortaya koyan, bizzat o inanca sahip olan kimseler tarafından kaleme alınarak yazılması, konuşulması gerekmektedir.

Öte yandan Türkiye’mizde yirmi milyonu aşkın Ehl-i Beyt inancı mensubu Aleviler bulunduğu halde, Aleviliğin inanç esaslarını ortaya koyan pek az yazılı eser bulunmaktadır. Elimizde ki yazılı eserlerin ise birçok yönden eksik olduklarını görmekteyiz. Onların birçoğu, ehliyetsiz kişiler tarafından kaleme alınmıştır. Bu tür eserlerde, Ehlibeyt’in siyer ve ahlak ve buyruklarından haberi olmayan bazı dünya düşkünü insanların birtakım uydurukları ve hayal mahsulü hurafe inançları, Alevi inançları olarak sunulmuştur. Oysaki Alevi inancını, doğru bir şekilde, ancak Ehl-i Beyt’in ve Kur’an-ı Kerim’den almak mümkündür.

Bu sebepler Alevi inanç esaslarını delilleriyle ortaya koyan eserlerin kaleme alınmasını gerekli kılmaktadır. Biz de bu muhabbetler sonunda beraberce üzerinde çalışarak güzel bir eser oluşturmayı kendimize görev bildik.

  Sevgili canlar, Dört kapı kırk makamın ilk kapsı olan Şeriat kapsının birinci makamı iman etmektir. Biz Alevi inanç temellerini öğrenebilmemiz için iman etmek makamı üzerinde duracağız. Bu derslerimizde adım adım Alevi inancımızın temel esaslarını inceleyeceğiz. Bu ilk muhabbetimiz genel bir giriş ve bazı tanımları öğrenerek devam edecek. İman etmek, inanılacak temel şeyleri ve nasıl iman edileceğini ve iman edildikten sonra imanın gereklerini inceleyeceğiz. İman konusunu anlaya bilmemiz için bazı kavramları, tanımları bilmemiz gerekmektedir.

            Eski kaynaklarımızı incelediğimizde Alevi-Bektaşi inanç esaslarını Usul’ud-din ve Furu’ud-din olarak tanımlanmaktadır. Örnek bir kaynak verecek olursak M.Tevfik Oytan’ın BEKTAŞİLİĞİN İÇ YÜZÜ adlı 1947 tarihlerinde yazılmış olan ve yeni baskısı Demos yayınevi tarafından çıkarılan kitabın 370.sayfalarına baka biliriz. Şimdi önce bu kelimelerin ne manaya geldiğini açıklamaya çalışalım;

Usul’ud-din; dinin asılları, temelleri, esasları manasına gelmektedir.

Furu’ud-din; ise dinin ferleri, cüzleri, bölümleri manasındadır. Bir başka deyişle inanılması gereken şeyler usul ve yapılması gereken şeylere füru denmektedir.

Usul’ud-din yani dinin temelleri açısından bütün ilahi dinler üç noktada aynıdırlar. Tevhit, nübüvvet ve ahiret. Bunların teferruatına inildiği zaman ihtilaflar ve farklılıklar çıkıyor. Hıristiyanlar, teslis inancı ve İsa’nın son peygamber olmasını söylemeleri, kitap “İncil”dir demeleri sebebiyle İslam’dan ayrılıyorlar. Yahudiler, “Üzeyir Allah’ın oğludur”, Hz. Musa son peygamberdir, kitap “Tevrat’tır” demeleriyle İslam’dan ayrılıyor. Müslümanlar içerisinde de Sünniler “Peygamberden sonra din işi kullara terk edilmiştir” demeleriyle, “Din işi hiçbir zaman kullara terk edilemez” inancını savunan Alevilerin takip ettiği İslam’dan ayrılmış oluyorlar. Yani Usul’ud-dinin temelinde problem yok. Bundan dolayı, usul’ud-dini bir genel usul’ud-din ve bir de özel usul’ud-din diye ikiye ayrılıyor. Genel usul’ud-din üç temele oturtuyor; Tevhit, Nübüvvet ve Meâd. Özel usul’ud-din de ise; Tevhide bağlı Adalet, Nübüvvete bağlı İmamet. Böylelikle Aleviliğin temel inanç esasları beş olmaktadır. Tevhit,  Allah’ın birliğine inanmak. Nübüvvet, peygamberlere inanmak. Mead yani ahiret öldükten sonra dirilmeye inanmak. İmamet, 12 imama inanmak. Adalet,  Allah’ın adil olduğuna inanmak.

Dinin tanımı:

Din, kelime anlamı itibarı ile kurallar bütünü, ölçü, nizam, düzen demektir. Genel kullanım anlamı itibarı ile de Allah’tan melekleri vasıtasıyla peygamberlerine indirmiş olduğu ve peygamberlerin de tebliğ etmiş olduğu kurallar bütünüdür. Genellikle tanım böyle yapılmıştır. Fakat biz bu tanımı biraz açalım, Allah’ın peygamberler vasıtasıyla insanlara tebliğ ettiği, buyurduğu, insanın Allah’la, insanın evrenle, insanın eşyayla, insanın hayvanlarla, insanın toplumla ve insanın kendisiyle kendi şahsıyla nefsiyle olan ilişkilerini düzenlemeye yönelik göndermiş olduğu ilim ve kurallar bütünüdür. Bir tarafı ilimdir, bir tarafı ise kurallardır. İlmi kısmını genellikle usul’ud-din teşkil ediyor. Usul’ud-din dediğimiz şey Allah ve Allah’a ait olan şeylerdir. Fur’ud-din dediğimiz şey ise Allah’ın kullarına dönük emirleridir. Bizimle alakalı kısmıdır. Bizim yapıp etmemiz gereken şeylerle ilgilidir. Mesela usul’ud-din de nübüvvet, Allah’a ait bir olgudur. Yani İslami anlamda varlık Âlem’ini anlamlandırmayı tercih ettiysek bu anlamlandırma bir zaruret doğurur ki Allah’la bizim aramızda bir ilişki olmalıdır. Allah bize bir nebi göndermelidir. Allah bize bir din, bir kanun bir ilim göndermelidir. Bize yol gösterici mürşit, örnek göndermelidir. Meâd da gene öyle Allah’a ait bir olgudur. Mademki iyiler ve kötüler vardır; mademki insanın yapmakla emir olunduğu ve yapmamakla emir olunduğu şeyler var; mademki insanlardan bir kısmı bunu yapar bir kısmı bunu yapmaz; öyleyse her fiilin bir karşılığı olması zarureti vardır. Bugün dünyadaki uygulanan cezalar insanların yapıp ettiklerinin karşılığını karşılamak konusunda acze düşmektedir. Öyleyse bütün bunların da karşılığının verileceği bir yerin olması zarureti vardır. Öyleyse Allah ebedi olan ve insanların amellerinin karşılığının verildiği bir yerin olması zarureti söz konusudur. Buna da meâd yani ahiret diyoruz.

Açılımını yaptığımız zaman, tevhide bağlı adalet demiştik. Bu da gene Allah’a ait bir olgudur. Allah adil olmalıdır, Allah adildir. Yarattığı kullarına karşı adaletle davranmalıdır ve öylede davranmıştır bu konuda bizimle Sünniler arasında ciddi bir ayrım vardır ilerde Adalet konumuz gelince daha geniş olarak işleyeceğiz. Nübüvvete bağlı olarak Allah’ın kulları arasında mutlaka münasebet kurduğu birisinin olması zarureti söz konusudur. Son nebiden sonra yani son peygamberimiz Hz Muhammed’den sonrada imamet biçiminde Allah bizleri boş bırakmaması bize sahip çıkması zarureti vardır. Bu da Allah’a ait bir olgudur. Nebi gönderen Allah imam da göndermelidir ve yeryüzünü bu türlü ilahi temsilcilerden boş bırakmamalıdır.

İnsanlık tarihine baktığımızda genel olarak iki sınıf görmekteyiz.  Bir kısmı ilahi dünya görüşünü esas almıştır. Diğer bir kısmı ise maddenin asaletine inanmış bir yaratıcının olduğunu kabul etmemiş ve dünya hayatı denilen hayatın asıl olduğunu ve bir gün bu dünyanın da son bulacağını, insanın doğal olarak doğup yaşayıp öleceğini ve insanlık âlemi açısından evrenle beraber bir gün yok olup gideceğini esas almıştırlar. Aynı zamanda insana bakış açısından, bu iki temel dünya görüşü farklılık göstermektedir. İlahi dünya görüşü, insanın, madde ve ruh (can)denilen iki boyutunun olduğunu ve maddi boyutunun bir takım ihtiyaçlarının olduğu gibi, ruhi boyutunun da bir takım ihtiyaçlarının olduğunu, maddi boyutunun ihtiyaçlarının giderilmemesi halinde fiziki problemler oluştuğu gibi, ruhun ihtiyaçlarının giderilmemesi halinde de, ruhi bir takım problemlerin olacağına inanmıştır. Materyalist dünya görüşünün en zirve noktasında Marksizm bulunmaktadır. Materyalist dünya görüşüne sahip olanlar; İnsanı maddi bir varlık olarak algılamışlardır. Siyasal düzenlemelerde ve hukuki düzenlemelerde bu temel bakış açıları ile meselelere bakmaktadırlar.

İlahi dünya görüşümü doğrudur? Materyalist dünya görüşü mü doğrudur? Dolayısıyla ilahi dünya görüşüne bağlı davranışlar mı doğrudur? Yoksa materyalist dünya görüşüne bağlı davranışlar mı doğrudur? Bu soruların cevaplarını inceleyeceğiz. Hepimiz ve herkes biliyor ki; yaratılış itibariyle insanın “bilmek” denilen bir arzusu var. Yani etrafını tanımaya başlayan bir bebek, dokunarak, koklayarak, tadarak çevresini tanımaya çalıştığı gibi kendisini ifade etmeye başladığı ilk günlerden itibaren de sorarak öğrenmeye başlıyor. “Bu ne?” Bir şeye dokunuyor, bir şeyi gösteriyor, annesine soruyor, babasına soruyor, abisine soruyor, dedesine soruyor; “bu ne?” diyor. Öğrenmek istiyor insan. Bu yapımızda olan öğrenme isteğimizin asıl sebebi nedir?

Öğrenmenin birkaç sebebi vardır. İnsan kendi aleyhine olan şeylerden kendisini korumak ister. Neyin kendisinin aleyhinde neyin kendisinin lehinde oluşunu ise ancak bilmek suretiyle, öğrenmek suretiyle gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla din olgusu öncelikle insanın bilmek arzusuyla kavranmış, ulaşılmış bir olgudur. Diğer yandan, Fıtraten insanın yaratılışı itibariyle din duygusuna sahip olması söz konusudur ki, bazı batılı psikologlar da “güzellik, iyilikseverlik, merak gibi duyguların yanı sıra, din duygusunun da bütün insanlarda var olan dördüncü bir boyut” olarak kabul etmişlerdir.

Yaşadığı çevreyi ve eşyayı merak edip, gözlemleyip öğrenen insan; tahtayı, demiri öğreniyor; daha ileri gidiyor bunların neden olduğunu, nasıl meydana geldiğini nasıl üretildiğini öğreniyor, daha ileri gidiyor; gökyüzüne doğru bakıyor, güneşi yıldızları ayı görüyor. Geceyi gündüzü mevsimleri görüyor. İster istemez gözünün algıladığı kulaklarının duyduğu, dokunarak, koklayarak, tadarak hissettiği şeylerin hepsi hakkında zihinsel bir takım yargılarda bulunuyor. Bu zihinsel yargı aşamasına geçince bütün bunların nasıl olduğunu, niye olduğunu, kendisinin bu eşyanın içerisindeki konumunun ne olduğu, kendisinin niye var olduğu, nereden geldiği, nereye gideceği anlamında bir sürü sorular sormaya başlıyor.

Bu sözünü ettiğimiz olgu sağlıklı insanlar için ve gelgeç yaşamayan insanlar için söz konusu olan şeylerdir. Bu sözünü ettiğimiz şeyler her insanda var olmasına rağmen bazı insanlar ya tembellikten veya nefisperestlikten dolayı içlerinde bu tür duygular olsa da bastırıyor ve peşinden gitmiyorlar. Dolayısıyla bu insanlar hayvansal boyutlarını ön plana almış olarak yaşayıp gidiyor. Bu tür insanlara Allah, ayeti kerimede: “Hatta onlar hayvandan da aşağıdır” der. Belki onlardan da daha aşağı… Çünkü Hayvanın zati itibariyle böyle bir şeyi yoktur. Ama insanda kabiliyet itibariyle hayvandan farklı olarak çevresini idrak etme ve yapıp ettiklerini iradesiyle yapıp etme ve güzeli tercih etme çirkinden uzak durma, kendi aleyhinde olan şeyleri terk etme kendi lehinde olan şeylere cezp olma olgusunu terk edince hayvandan da aşağı düşmüş oluyor. Bu açıdan bakıldığında ilk sorumlu insanın ilk peygamber olması da önemli bir noktadır. Yani din duygusu bir taraftan insanın bilme olgusuyla ulaştığı bir şey olunca, ulaştığı bir şey olması için hariçte de o gerçekliğin olması lazım. İlk sorumlu insanın ilk peygamber olmasıyla birlikte din olgusu da insanlık içerisinde, insanlık tarihinin sıfırıyla beraber var olan bir şey, hem harici âlemde bu olgu var, hem de dâhili âlemde insanın merakı, tecessüsü, araştırması, bilme ihtiyacı, nedensellik sorgusu.

Öbür yandan üçüncü din olgusunun (şeyi) çevreyi soran çevreyi merak eden insan duyuyor ki, tarihte adı peygamber olarak geçen bir takım insanlar gelmişler. Bu insanlar varlık âlemi hakkında, insan hakkında, toplumlar hakkında, tarih hakkında, evren hakkında bir şeyler söylemiş ve bunun ötesinde de; bu âlemin ötesinde bir âlemden bahsetmiş. Bir yaratıcıdan söz etmiş, kendisinin o yaratıcının elçisi olduğunu söylemiş. Eğer kendisine itaat edilecek olursa dünya ve ahiret saadetinin temin edileceği, eğer kendisine itiraz edilecek ve itaatsizlik edilecek olursa dünya ve ahiret bedbahtlığının tahakkuk edeceğini söylemişler” diye bir şey duyuyor. Kendisinin aleyhinde olan şeylerden korunmak isteyen ve kendisinin lehinde olan şeyleri yapmak isteyen insan bunu da ciddiye alıyor. Buradan yola çıkmak suretiyle din olgusuna din hakikatine ulaşma yolunu buluyor.

İnsanın çevresini incelemesi, öğrenmesi ve nedensellik sorularına cevap bulması içgüdüsüyle ve bozulmamış fıtrata yönelmesi neticesinde din duygusunun tahakkuk ettiğini söylemiştik. İnsan mutluluğu istiyor, insan kemali istiyor. Bu kemali talep etmesi de gene bilginin kaynaklarından birisidir, bilgiye yönelmenin sebeplerinden birisidir. Hiçbir insan kendisinde bir eksiklik olsun istemez. Evreni imar etme içgüdüsü de buradan gelmiştir. Rengârenk model model elbiseler üretmesi, evreni hizmetine sokması, teknolojik gelişmeler, barınmadaki gelinen nokta akıllı binalar ve yeryüzüyle yetinmeyip uzaya yönelmeleri, uzay teknolojisi, gezegenleri araştırma düzeyine kadar çıkmıştır. Yani görüyoruz ki insan kemalin peşindedir. Tam olmak istiyor, kusurlu olmak istemiyor, zayıf olmak istemiyor, eksik olmak istemiyor. Bu açıdan baktığımız zaman; ilahi dünya görüşüne bağlı olan insan da aynıdır, materyalist dünya görüşüne bağlı olan insan da aynıdır. O açıdan bir farklılık yoktur. İnsan kemali arzu edince kemalin ne olduğunu bilmesi lazım; bu noktada davranışsal farklılıklar ve ideolojik farklılıklar geliyor. Kemalin ne olduğuna dair şeytanlar insanın yoluna farklı tabelalar koyuyor, insanı yolundan saptırıyor. Dolayısıyla birçok ideoloji gelişmiş oluyor. O ideolojiyi geliştiren insan kemali orada bulduğunu zannediyor.

Materyalist birine göre; insanın kemali; Marksist materyalist dünya görüşüne sahip olması ve onun öngördüğü toplumsal yapıya ulaşmasıdır. Bilimsel komünal topluma ulaşmasıdır. O topluma ulaştığı zaman insan kemale ermiş olacaktır ve hayat kemale ermiş olacaktır. Bir başkasına göre kemal insanın kendi menfaatini ve çıkarını koruduğu yerdir. Menfaatinin ve çıkarının olduğu yerdedir. Bir başkasında kemal; siyasal iktidardır. Bir başkasında kemal: eksiksiz zenginliktir. Bir başkasında bedensel güçtür. Bunların sayısını çoğaltabiliriz.

Mutlak kemalin ne olduğunu insanın bilmesi lazım; bunun içinse akli melekelerin kullanılması gerekir. Akli melekelerin ise iki çalışma biçimi vardır. Birisine pratik akıl diyoruz, birisine teorik akıl diyoruz. Pratik akıl teorik akılın arkasından gitmektedir. Bu açıdan pratik akıl ve teorik akıl olgusunda; usul’ud-din teorik aklın karşılığına gelir, furu’ud-din pratik aklın karşılığına gelir. Bir insanın teorik aklı kemale ermemişse o insanın pratik aklında kemal beklememiz mümkün değildir. Dolayısıyla hayatı ciddiye alan, insanı ciddiye alan, toplumu ciddiye alan, toplumsal meseleleri ciddiye alan, önce bireyin, sonra toplumun, sonra evrendeki bütün insanlığın mutluluğunu esas alan, mutluluğunu önemseyen, yeryüzündeki aykırılıklardan, çatışmalardan, savaşlardan hoşnut olmayan bir insanın teorik anlamda kemalin peşine düşmesi zorunluluğu söz konusudur. Teorik anlamda kemali bulunca o kemale bağlı pratik kemale tekabül eden davranışları sergilemesi lazım ki insan olmanın bedelini ödemiş olsun. Eğer bu sözünü ettiğimiz şeyler bir insanda yoksa Kuran-ı Kerim’in diliyle o insan, insan olma hüviyetine sahip değildir. Sureti insandır fakat yeryüzündeki işgal ettiği yer hayvanlardan farksızdır.

Bu açıdan canlıları üçe ayrılıyor; bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bitkilerin kendi var oluş hedefleri çerçevesinde kemale ulaşma seyirlerinde irade yoktur. Kendilerinin var olmasına uygun harici şartlar tahakkuk ettiği zaman gayri iradi bir şekilde kemaline ulaşır. Tohum olarak toprağa düşmüştür, toprak onun için uygun bir yataktır. Gökyüzünden su gelmiştir onu beslemiştir. Öbür taraftan güneş gelmiştir ona katkıda bulunmuştur. O (bitki) kendisinin içerisinde şifrelenmiş olan formülü açığa çıkarır ve o formül çerçevesinde kemal noktası nereyse oraya kadar gider ve daha sonra zevale erer. Kuran-ı Kerim’de bu manada birçok ayet vardır. Hayvanlarda ise bitkilerden biraz farklı içgüdüsel irade vardır. Kendisinin maddi ihtiyaçlarını giderecek bir irade vardır. Aleyhine olan ve yararına olan şeyleri tercih edebilecek kadar bir kabiliyeti vardır. Güneşli bir günde, uykusu geldiği zaman gidip gölgede yatabilir. Güneşte yatmamak gibi bir tercihte bulunabilir. Bu manada hayvanda da sınırlı, içgüdüsel bir irade vardır. Fakat insan, hayvandan ileri akıl sahibidir ve güçlü bir iradesi vardır. Çevreyi algılama açısından ne bitki gibidir ne hayvan gibidir ve bunun da ötesinde, tercihte bulunma iradesi vardır ve zihinsel âlemi itibariyle kendisindeki o ruhi boyutu açısından maddenin ötesine etkiyen bir kabiliyeti vardır. Bu zaviyeden bakıldığında insanın çevresini algılamanın yanı sıra şu soruyu da gündemine getirebilir: “Bu âlemin ötesinde bir âlem var mıdır? Veya bu âlemin ötesinde bir âlem olmalı mıdır, olmamalı mıdır? Eğer varsa; ben hem bu dünyada ve hem de o âlemde nasıl mutlu olabilirim? Hangi programı izlemek zorundayım? Böyle hazır bir program var mıdır? Yoksa bu program nasıl olmalıdır?” anlamında sorular evrensel anlamda zaruri gördüğümüz şeylerdir. Ve din olgusu da bu manada insanların tercihleri açısından ciddi bir yer edinmektedir.

Henüz “hangisi doğrudur, hangisi yanlıştır” bahsine girmiyoruz. Dolayısıyla Allah izin verirse ilerleyen derslerde, bu çerçevede yoğunlaşacağız. Önümüzdeki derste; “bilginin kaynakları” konusunu irdeleyeceğiz. İnsan hangi yollarla bilgiye ulaşabilir? Bu yolların hangisi bilgi anlamında kemale götürebilir? Hangisi bilgi anlamında kemale götüremez? Biz bugüne kadar hangisine riayet ettik? Hangisine riayet etmedik. İlk önce biz usul’ud-dini zihinsel âlemimizde iki kere iki dört eder nispetinde bilgi düzeyine oturtamadığımız için, yakiyn düzeyine oturtamadığımız için hep el yordamıyla ilerleyip geldik bugüne kadar. Bugünden sonra izlememiz gereken yol: Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin bize buyurduğu “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” Buyruğunu iyi anlamamız ve bu buyruğu iyi düşünüp kendimize ilmi bir metot belirlemeliyiz. Yani yolumuzu ilimle aydınlatmalıyız. Hak Muhammed Ali yardımcımız olsun yolumuzu aydınlatsın, ilmimizi artırsın.

Mehmet Özgür Ersan

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir