Allah’ın Varlığının Delilleri -Yılmaz DOĞAN (DEDE) Kureşan Ocağı

              

Bezm-i ezelde içmişem vahdet meyinin cür’asın

Şol cür’adan kim(ki) tâ ebed sermest ü mahmur olmuşam.  

İmameddin Seyyid Nesimi[1] 

                                                                                                                       

                 Her akıl sahibi kişi kendisini kimin yarattığını bilmelidir. Kime ibadet ettiğini, nasıl bir varlığın onu meydana getirdiğini düşünmelidir. İnsanoğlu daha henüz ruh halindeyken yüce Allah sormuştur. Ben sizin rabbiniz değil miyim? O zaman ruhlardan gelen cevap şu olmuştur Evet veya Hayır.  Evet, cevabını veren Allaha iman edenler, Hayır cevabını verenlerde Allah’ı inkâr edenler olmuşlardır.

                Bazı kişiler düşünmeden, akla mantığa dayanmadan bu kâinatın sahipsiz, mucitsiz ve düzenleyicisi olmadan, tabiat olduğunu iddia ederler. Bu tabiatçıların(panteistler)Allah’a inanmamalarının nedeni, kör oldukları içindir yani Allah’ı göremediklerini iddia etmeleridir. Acaba tabiat dedikleri şey yaratıcı bir nitelikte mi? Bilindiği gibi tabiatın 4 unsurdan müteşekkil olduğu herkes tarafından kabul edilmiştir; Toprak, su, ateş ve hava. Bu 4 unsurdan herhangi bir kimse istediği bir cismi, bir canlıyı meydana getirebilir mi? Hayır getiremez tabi.

Tabiat bu kadar akıllımı ki bu kadar canlıyı bir araya getirebilsin. Son zamanların tüm bilim adamları ve bugün ki teknolojinin ilerlemesine rağmen, bütün insanlar toplansalar tavuk olmadan bir yumurta halk etmeleri mümkün değildir. Hani tabiat nerde kaldı ve bu tabiat kimin tabiatı?

İnsanoğlunun ilmi ve fenni teknolojisinin ne safhaya ulaştığı meydandadır. Dehşet verici şeyler icat etmekteler fakat hiçbir şey yaratamamışlardır. İcat mevcut olan herhangi bir maddeden ve maddelerden bir şey icat etmektir. Yaratmak ise mevcut olmayan şeyden bir şey veya şeyler halk etmek demektir. Hiçbir şeyden vücuda getirmek yoktan var etmek ancak Allah’ın işidir.   Cenabı İmam Ali şöyle hitap etmektedir “Zannettiler ki kendileri ot gibi biterler, ekicileri yoktur ve muhtelif şekillerde olan resimlerinin yapıcısı yoktur. Gerçekten ne kadar uzak bir iddiadır. Bu yüce kudretin mukaddirini ve muazzam hikmetin müdebbirini inkâr eden zavallının haline ne olacak, hiç katilsiz cinayet olur mu, hiç ustasız bir bina meydana gelir mi ?”

Ortada bir cinayet vardır, fakat cinayetin faili meçhuldür. Her akıl sahibi sorar, acaba bu cinayetin faili kimdir? Katilsiz bir cinayet olacağını hiç kimse kabul etmez. Öyle cinayetler oluyor ki katilleri hiçbir zaman bulunamıyor. Ve biz bu katilin varlığına onu göremediğimiz ve yakalayamadığımız halde inanıyorsak, nasıl olurda bu uçsuz bucaksız kâinatı yaratan yüce Allah’ı sırf göremediğimiz için inkâr yoluna gidiyoruz.

                Bakın İbni Sina ne kadar güzel bir örnek vermiştir. “ Bir çölde deve artıklarını gördüğümüzde aklımıza ne gelebilir? Elbette buradan deve geçtiğine dair aklımız hükmeder ve deveyi görmediğimiz halde sırf artıklarını gördüğümüz için buna inanırız. Deve artığının, deve mevcudiyetine kâfi bir delil olduğunu kabul ediyorsak, yer küresinin denizi, düzlüğü, dağı ve içindekileri, gökyüzü ve burçları, güneş ve ay ve bunların düzenli bir şekilde hareketi, gece ve gündüzlerin kısalıp uzamaları bütün bunlar kadir ve marifetli bir sanat sahibine kâfi deliller değil midir?”                                                                                     Değerli canlar meşhur İbni Sina’nın bu cevabı ne kadar kuvvetlidir. Akıl gerçeklerin terazisidir.  Her aklıselim bu gerçekleri kabul edip yaratıcısına ikrar eder.                                                                                      Kur’an Bakara Suresi 164. Ayette “ Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp giden gemilerde, Allah’ın, gökten yağmur yağdırarak yeryüzünü, ölümden sonra diriltmesinde, sonra da yeryüzüne, yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri dilediği gibi estirip değiştirmesinde, gökle yer arasında emrine münkat olan bulutta, şüphe yok ki aklı erenler için varlığına, birliğine delil vardır”.                          

Allahın varlığını ispat eden deliller oldukça çoktur ama inkâr edenlerin delilleri sayılamayacak kadar azdır.

Örneğin vücudumuzda bir ruhun var olduğuna inanıyoruz onu göremediğimiz halde, aldığımız nefesin var olduğunu da biliyoruz ama onu da göremiyoruz ancak nefes aldığımıza inanıyoruz. Demek ki görmediğimiz bir şeyin var olduğuna inanıyoruz.                                                                                                    Yer küresinin düzenli bir şekilde hem kendi hem de güneş etrafında dönüp milyonlarca sene ne ileriye gitmesi, ne de gerilememesini, büyük bir kudret sahibinin eseri olduğunu inkâr etmek nankörlük olurdu. Yeryüzünde hangi saat bu kadar uzun müddet ve sağlam bir şekilde çalışabilir?                                                Bu muazzam sanat karşısında bunun müthiş bir sanat sahibinin eseri olmadığını ileri sürmek cahilliktir. Bütün varlıkların ve hareketlerin düzenli ve uygun bir şekilde olması büyük bir mühendisin eseridir. Yaşadığımız dünyanın üçte ikisi sularla kaplıdır. Denizlerin suyu tuzludur, acaba niçin veya bir özelliği var mıdır? Buharlaşma vasıtasıyla yeryüzündeki su kaynaklarıyla, yeryüzündeki bütün canlıları ve ağaçları sulandıran yağmur ve yağmurun tuzsuz bir şekilde yağması hikmetin ta kendisidir.

Bütün canlıların çift olarak erkek ve dişiden oluşması tesadüfen değildir yaratıcının kudretidir. Yasin Suresi 36. Ayette “ Yerin bitirdiklerinden, insanoğlunun kendi varlığından ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim” Zariyet Suresi 49’da “Herşeyden çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alsınlar.”

Evet, gerçekten de düşünmek lazım ibret almak gerekir. Bütün karışımların, bileşiklerin ağaçların, hayvanların ve insanların tümünün nasıl hâsıl olduğunu 1400 yıl önce Allah Kur’an da bildirmiştir.Yüce Allah insanoğlunun anne karnında 3 karanlık tabakada nasıl yaratıldığını beyan eder. Zuhurat Suresi ayet 6 da şöyle buyurur; “Sizi annelerinizin karınlarında 3 türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. İşte bu yaratıcı rabbiniz olan Allah’tır”.

Ayette geçen 3 karanlık tabaka karın, döl yatağı ve çocuk kesesidir. Son zamanlarda ilmin ve teknolojinin bulduğu gerçekleri yüce Allah 1400 sene önceki gönderdiği Kur’an da bildirmiştir. Tarık Suresi 5.6.7.8. ayetlerinde şöyle buyuruyor; “İnsanoğlunun neyden yaratıldığına bir bakın. Dışa atılan koyu bir sudan( meniden) yaratıldı. O su erkeğin omurga kemikleri ile kadının göğüs arasından çıkan sudur. İşte başlangıcında bu şekilde yaratılan insanı Allah tekrar yaratıp geri getirmeye kadirdir”. Bu ayette insanın erkeğin kaburga kemiği ve kadının göğüsleri arasından çıkan sudan yaratıldığını Allah 1400 sene önce bizlere bildirmiştir.

Yüce Allah Kur’an da insanoğlunun parmak izlerinden de bahsetmektedir. 5 milyar insanın parmak izlerinin birbirinden farklı olması Allah’ın varlığının en büyük delillerindendir. Çünkü Yüce Allah 1400 sene önce gelen kitap da                 Kur’anı Kerimin Kıyamet Suresi 1.2.3.4.5. ayetlerin de şöyle buyurur; “Andolsun kıyamet gününe ve andolsun kendini kınayıp duran nefse, sanıyor mu insan, kemiklerini hiç mi hiç toplayamayız? Evet, değil kendini, parmak uçlarını bile düzüp yapmaya gücümüz yeter”. Bu ayet düşünen insanlara bir ibrettir.

Kur’an-ı Kerim Neml Suresi 88. Ayetinde “Sen dağları görürsün de yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun veya rüzgârın yürümesi gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki O yaptıklarınızdan tamamı ile haberdardır”.

Bu ayette de Allah dünyanın sabit olmayıp devamlı hareket halinde olduğunu bildirmektedir. O gördüğümüz dağları biz sabit zannederiz ama günümüz ilminde ifade ettiği gibi dağların sabit değil de sürekli olarak hareket ettiğini yüce yaratıcı kitabında bildirmiştir. Başka bir ayette “ Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onun genişleticisiyiz”. Bugünkü ilim de dünyanın sürekli genişlediğini ispat etmiştir. Bunu da Kur’an 1400 sene önce bildirmiştir.

Kur’an da o kadar çok ispat var ki sanırım bu kadarı yeterli olmuştur. İşte böyle muazzam bir kudret sahibine inanmayıp secdeye kapanmamak sanırım cahillikten beterdir. Bir meni damlasından yaratılan aciz bir insan yaratıcısını inkâr etmekle ne kadar zavallı duruma düşmektedir.

Bu zavallılığı Hz. İmam Ali ne güzel dile getirmiş “ İnsanoğlu zavallı oğlu zavallıdır. Sinek onu sokarsa acıtır, terlerse kokar, teneffüs ederken hava ile bir şey karışırsa ölümüne bile sebep olur. İnsanoğlu mebdei ve menşeinde iki sefer idrar kanalından geçmesine rağmen utanmadan azamete bürünür?”. Ve başka bir sözünde şöyle seslenir; “Ey insanoğlu azamete bürünme, mebdei bir damla olan, hayatında da pislik taşıyan bir insan nasıl azamete bürünür?”.

Cenabı İmam Ali insanoğlunun yaratılış azameti bakımından ne kadar yüce olduğunu şöyle dile getirmiştir; “ Hastalığın sendedir bilemiyorsun, İlacın sendedir farkında değilsin, Kendini küçük bir cüsse zannediyorsun, Sende büyük bir âlem gizlenmektedir”.

Cenabı İmam Ali insanoğlunun ne kadar zayıf olduğunu ve yüce yaratıcısına karşı gelmemesinin gerektiğini, onun lütfundan, ihsanından bir saniye bile müstağni olmadığını hatırlatıyor. Öbür yandan da yaratılış bakımından insanın ne kadar büyük bir kuvvet tarafından yaratıldığını ve muazzam bir sanatçının eseri olduğuna işaret ediyor.

Allah’ın varlığını ispat eden deliller o kadar fazladır ki zaman yetmez onu anlatmaya sohbetimizi İmam Ali’yyül Murtaza’nın bir buyruğuyla bitirelim.

                Hamd, Allah’a ki övenler onu lâyıkıyla övemezler; nimetlerini sayıp dökenler, onları söyleyip bitiremezler; çalışıp çabalayanlar, hakkını edâ edemezler. Öyle bir ma’buddur ki derin düşünceler onu idrâk edemez; akıl-fikir, denizine dalanlar, zâtının künhüne eremez. Bir sınır yoktur ki sıfatını sınırlayabilsin; bir vasıf yaratılmamıştır ki zatına lâyık bulunsun. Yoktur ona sayılı bir an; yoktur onun için ertelenmiş bir zaman. Yaratılanları, kudretiyle o yaratmıştır; rüzgârları, rahmetiyle o estirmiştir; yarattığı yeryüzünü, kayalarla perçinlemiş, pekiştirmiştir.

Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemâli, onu tasdik etmektir. Tasdik edişin kemâli, onu bir bilmektir. Bir bilişin kemâli, ona karşı öz doğruluğuna ermektir. Öz doğruluğunun kemâli onu noksan sıfatlardan tenzîh etmektir. Çünkü bilmek gerekir ki ne sıfat söylenirse söylensin, o sıfatla vasfedilemez; her sıfat, vasfedilenden gayridir; onunla bilinemez.

Onu vasfetmeye kalkışan, onu bir başkasına eşit etmiş sayılır. Başkasını ona eşit sayan, ikiliğe düşmüş olur. İkiliğe düşen, tecezzîsini kaail olur; tecezzîsini kaail olan, onu tanımamış olur. Onu tanımayan, ona cihet isnat eder, ona işaret eyler. Ona işaret eden, onu sınırlar. Sınırlayan, sayıya sokar. Her nerde derse, onu bir yerde sanır, ona mekân isnat eder; bir yerde diyense, başka yeri ondan hâlî sanır.

Vardır, yaratılmaksızın. Mevcuttur, yokluktan var olmaksızın. Her şeyle biledir, beraber değil. Her şeyden gayrıdır, ayrı değil. İşler yapar; harekete, âlete muhtaç olmadan. Görendir, görülen yokken. Birdir, bir varlığa muhtaç bulunmadan, hiç bir varın yokluğunu garipsemeden. Halkı yarattı, yaratmaya koyuldu, düşünüp kurmadan, işe deneyişten faydalanmadan, bir harekete, âlete muhtaç olmadan işe koyulmadan, koyulup yorulmadan. Her şeyi vaktinde yarattı, birbirlerine aykırı olan şeyleri birleştirdi, uzlaştırdı. Her şeyde bir istîdat, bir tabiat yarattı; her şeyin maddesini ona göre düzdü-koştu. Her şeyi olmadan bilen sınırlarını, sonlarını kavrayıp kapsayandır O; her şeyin gizli, açık, her yanını bilendir O.

Tenzih ederim O’nu noksan sıfatlardan, daima, yarattıklarına, şeriat sahibi bir peygamber göndermiştir yahut bir kitap indirmiştir yahut gerekli bir hüccet tanıtmıştır yahut da doğru yolu bildirmiştir. Öylesine peygamberlerdir onlar ki ne sayılarının azlığı yüzünden buyrukları bildirmede bir kusurda bulunmuşlardır, ne yalanlayanların çokluğu yüzünden bir taksire düşmüşlerdir. Kimisi gelip geçmiştir; kendisinden sonra geleceğin adını bildirmiştir; kimisi çıkıp gelmiştir; ondan önceki onu tanıtmıştır.

Bu yol-yordam üzere çağlar geçmiştir, zamanlar aşmış-tır; atalar geçip gitmişlerdir, oğullar, yerlerine geçip yetmişlerdir. Sonunda, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, va’dini yerine yetirmek, elçiliğini tamamlamak için Rasulullah Muhammed’i göndermiştir; Allah’ın salatı ona ve soyuna. Onu tanımak, tanıtmak için peygamberlerden söz almıştır; sıfatları tanınmıştır; doğumu ve doğduğu yer ve zaman yüceltilmiştir.


[1] http://alevi-deyisleri-nefesler.tr.gg/Nesimi.htm

Mehmet Özgür Ersan

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir