ERMİŞ Halil CİBRAN’dan Derleyen :Mehmet Özgür Ersan

Kültürümüzün kökenlerini arama fikri aslında arkeolojiye merak sarmamla başladı. Ünlü arkeolog Louis Masinnon’un Bağdat’da yaptığı kazılar sırasında bir çömlek parçasının üzerine kazınan sözleri okumasıyla Hallacı Mansur’a ulaşması ve bütün hayatını buna adayarak iki bin sayfalık koca bir eser yaratması beni çok etkiledi. Tarihimizin Avrupa-merkezci tahlilleri, dünyayı Avrupa’dan dahil görme alışkanlığı beni fazlasıyla üzdü. Her ülke devrimini kendi topraklarından çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Araştırmalarıma başladığımda yalnızdım, bu sürece Ozan Türköz’ün de katılmasıyla daha çok kaynağa ulaşmamız gerçekleşti.

Gördük ki insanlığın eşit ve bölüşken yaşadığı sınıfsız toplumun dinsel formasyonları göçebe toplumların daha ileri üretim yapısı ve sınıfsal oluşumlarla karşılaştığında zındıklık yani dinsizlikle suçlanarak çeşitli baskılara uğrayıp daha olmadı yok edilerek cezalandırılmışlar. Fransa’da Katharlar (arınma) yerleştikleri Güney Fransa’da bir kaleyi ele geçirip eşitlikçi bir toplum kurmayı başardılar. Ama sonraları kalenin kuşatılıp açlıktan susuzluktan bitap düşüp teslim olup kılıçtan geçirilmeleriyle sonuçlandı. İtalya’da Bogomiller yarattıkları eşitlikçi toplum kılıçtan geçirilerek genç- ihtiyar, kadın- erkek demeden yok edildi. Almanya’daki Thomans Münzens’in fikirleri ve köylü ayaklanmaları Engels’ce ele alınıp sınıfsal kökeni ve ütopik unsurları incelendi.

Bizim tarihimizde Amasya’da eşitlikçi topluluk kuran Babailer Selçukluların tuttuğu paralı Frank askerlerince kılıçtan geçirildi. Şeyh Bedrettin Aydın Ortaklar’da iki yıla dayanan eşitlikçi bir toplum kurdu. Aslında hem Hıristiyan Mistizmi hem de İslam Tasavvufu sınıfsal olarak köylü ayaklanmaları ve eski eşitlikçi dinlerine geri dönme isteklerinin yakarışıydı. Karl Marx burjuva bir felsefeci ile tartıştıklarında aralarında şöyle bir konuşma geçmişti: “Kapitalizm “yeteneğini kullanan insan”ı sakat bırakır özgürlük imparatorluğunda (ilk eserlerinde) yani komünizmde iki saat çalışan, iki saat keman çalan, iki saat balık tutan ve iki saatte senin gibi boş kafaları eleştireceğiz ve insanın tekrar “yeteneğini kullanabilen” insana ulaşmasın sağlayacağız.” Friedrich Nietzsche’nin üstün insan “ecco home” düşüncesi bu gün yanlış bir kanı ile yok sayılmaktadır. Oysa hastalığından yararlanarak ablası ve onun nasyonal-sosyalist kocası tarafından tahrif edilse de aslında düşüncesi kapitalizmin sakatladığı insanı tekrar dinden, bilimsel yaklaşımdan uzaklaşmasını engelleme çabasıdır.

Bizde tasavvuftaki “İnsan-ı Kamil” düşüncesi de , göçebe,sınıfsız bir toplumken ve eşitlikçi bir dine sahipken, konar göçerlikle geldiğimiz yakın doğu sınırlarında karşılaştığımız sınıflı toplumların despotik formasyonlarıyla karşılaşıp bir yandan onun içinde bulunuyor gibi gözüküp aslında eski dinsel formasyonuyla yeni dinin bir karışımı gerçekleştirilmesinden başkaca bir şey değildi. Özü itibariyle İster “yeteneği kullanan insan” (yeni insan) ister “üstün insan” ( ecco home) ister “İnsanı Kamil” bu dileğin murat bulmasıydı. Yani yeniden eşitlikçi bir dünyanın özlemiydi.

Anadolu’da kültürümüz kökenleri ararken birden kendimizi Lübnan sokaklarında bulduk. Hallacı Mansur’un büyük etkisinde kalmış İngiliz şair, ressam ve gravür sanatçısı William Blake’e ulaştık. Kazılarımızın sonucunda Blake’den etkilenen Halil Cibran’a kadar ulaştık. Duygu ÇALIŞKAN arkadaşımızı da ekibimize dahil ettik. Ondan Halil Cibran’ın en ünlü eserini incelemesini rica ettik. Umarım beğenirsiniz. (Mehmet Özgür)

Halil Cibran (1883-1931) şair, filozof, ressam. Birçok ermiş ve peygamber yetiştirmiş bir toprakta, Lübnan’da doğdu. Yakındoğu sınırlarını aşan bir ünü vardır. Şiirleri 20 dile çevrilmiştir. Çizimleri ve resimleri dünyanın büyük başkentlerinde sergilenmiş ve Auguste Rodin onları William Blake’in çalışmalarıyla kıyaslayıp büyük benzerlikler bulmuştur. Cibran, hayatının son 20 yılın ABD’de geçirmiş, Ermiş (The Prophet) ve öteki şiir kitapları, mistik çizimleriyle de resimlediği eserlerini milyonlarca insana ulaşmıştır. Türkçe’ye çevrilmiş bazı eserleri şunlardır: Asi Ruhlar, Aşk Mektupları, Deli, Dünya Tanrıları, Fırtınalar, Gezgin, Haberci, İnsanoğlu İsa, Kendimle Konuşmalar, Kırık Kanatlar, Kum ve Köpük.

Yasalara dair;

Ve onlar için güneş, gölgeyi yaratandan başka ne ki?Ve yasaları kabul etmek, toprağa düşen gölgelerinin izini eğilip çizmekten başka ne ki?Fakat siz yüzlerini güneşe dönerek yürüyenler, toprağa çizili hangi imge sizi yolunuzdan alıkoyabilir?Boyunduruğunuzu kimsenin zindan kapısına vurmadan kırarsanız insan tarafından yapılmış hangi bağ bağlayabilir elinizi kolunuzu?Orphalese halkı, davulun sesini boğabilir, lirin tellerini gevşetebilirsiniz ama tarlakuşuna şakımamasını kim buyurabilir?

Özgürlüğe dair;

Ve yüreğim kanadı; çünkü özgürlüğe erişme arzusu bile sizi dizginlediği ve özgürlükten kendi içinde bir amaç ve bir hedef olarak söz etmeyi bıraktığınız zaman özgür olabilirsiniz ancak.Günleriniz dertsiz, geceleriniz eksiksiz ve hüzünsüz iken gerçekten özgür olamazsınız, Tam tersine, bütün bunlar yaşamınızı kuşattığı halde, çıplak ve tüm bağlardan kurtulmuş olarak hepsinin üzerine yükseldiğiniz zaman özgürsünüz gerçekten.Aslında özgürlük dediğiniz şey bu zincirlerin en sağlamıdır, halkaları güneşte parıldayıp gözlerinizi kamaştırsa da.Ve özgür olabilmek için çıkarıp atacağınız, kendi özünüzün parçalarından başka nedir ki?

Kaldırmak istediğiniz adaletsiz bir yasaysa, o yasayı kendi alnınıza siz yazdınız kendi ellerinizle.Onu yasa kitaplarınızı yakarak veya yargıçlarınızın alınlarını yıkayarak silemezsiniz, üzerlerine denizleri boca etseniz bile.Ve tahtından indirmek istediğiniz bir despotsa söz konusu olan, önce onun içinizde kurulu tahtını yok edin.Zorba özgür ve gururlu olanlara nasıl hükmedebilir, eğer onların kendi özgürlüklerinde bir zorbalık, kendi gururlarında bir utanç yoksa?Gerçekte her şey, arzulanan ve korkulan, iğrenç olan ve sevilen, kovalanan ve kaçmak istediğiniz her şey, varlığınız içinde devinmekte sürekli bir yarı kucaklaşma halinde.Bu şeyler birbirine yapışık ışık ve gölge çiftleri halinde devinir.Gölge solduğu ve yok olduğu zaman, geride kalan ışık bir başka ışığın gölgesi olur.İşte böyle, prangalarından kurtulan özgürlüğünüz, daha büyük bir özgürlüğün prangası olur.

Akıl ve tutkuya dair;

Ruhunuz çoğu zaman bir savaş alanıdır, aklınız ve yargılama gücünüz, tutkunuz ve iştahınıza karşı savaşır.Keşke ruhunuza barış getiren ben olabilseydim, elementleriniz arasında uyumsuzluk ve rekabeti tekliğe ve ezgiye dönüştürebilseydim.Ama sizler bütün elementlerinizi barışık kılmaya uğraşmadıkça, hatta hepsini sevmedikçe ben ne yapabilirim

Çünkü tek başına hükmeden akıl, kısıtlayıcı bir güç; başıboş bırakılmış tutku ise, kendisini yok edene kadar yanan bir alevdir.Onun için, bırakın ruhunuz aklınızı tutkunun doruklarına yüceltsin şarkı söyleyebilmesi için;Ve bırakın ruhunuz tutkunuzu akılla yönlendirsin,tutkunuzun her gün yeniden dirilip Anka kuşu gibi kendi küllerinden doğabilmesi için.Yargılama yeteneğinizi ve arzularınızı evinize gelmiş sevilen iki konuk saymanızı isterim.Bir konuğa diğerinden çok ihtimam göstermezsiniz kuşkusuz, çünkü birine daha fazla önem veren ikisinin de sevgisini ve güvenini yitirir.Tanrı akılda dinlenir.Tanrı tutkuda devinir.Ve sizler Tanrı’nın evreninde bir soluk ve Tanrı’nın ormanında bir yaprak olduğunuz için, sizler de akılla durup, tutkuyla devinmelisiniz.

Acıya dair;

Acınız idrakinizi saran kabuğun kırılmasıdır.Nasıl meyvenin çekirdeği kırılmak zorundaysa can evinin güneşi görmesi için, siz de acıyı tanımak zorundasınız.Ve eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında merak ve hayranlıkla dolu tutabilseydiniz, acınız da en az sevinciniz kadar harikulade görünürdü.Ve yüreğinizin mevsimlerini kabullenirdiniz, tıpkı tarlalarınızdan geçen mevsimleri her zaman kabullendiğiniz gibi.

Ve hüznünüzün kışlarını dinginlikle seyrederdiniz.Acılarınızın çoğu kendi seçiminizdir.Acı,içinizdeki hekimin hasta nefsinizi sağaltmakta kullandığı acı ilaçtır.Onun için hekime güvenin, ilacını sessizce ve dinginlikle için:Çünkü eli ağır ve sert olsa da Görünmeyenin müşfik eliyle yönlendirilmiştir,Ve uzattığı çanak dudaklarınızı yaksa da, Çömlekçinin Kendi kutsal gözyaşlarıyla ıslattığı kilden yapılmıştır.

Kendini bilmeye dair;

Yürekleriniz sessizce bilir günlerin ve gecelerin gizlerini.Fakat yüreğinizdeki bilginin sesine susamıştır kulaklarınız.Benlik sınırsız ve ölçüye gelmez bir denizdir.“Gerçeği buldum” değil, “bir gerçeği buldum”deyin.“Ruhun yolunu buldum” değil, “kendi yolumda yürürken ruhla karşılaştım” deyin.Çünkü ruh he yolda yürür.Ruh ne bir hat üzerinde yürür, ne de kamış gibi büyür.Ruh sayısız yapraklı lotüs çiçeği gibi kat kat açılır.

Öğretmeye dair;

Hiç kimse size bilginizin şafağında uykuya yatmış beklemekte olandan başka bir şeyi açıklayamaz.Tapınağın gölgesinde müritleri arasında yürüyen öğretmen, bilgeliğinden değil, inancından ve sevgisinden verir.Çünkü bir insanın bakışı kanatlarını bir diğerine ödünç veremez.Ve tanrı katında her biriniz tek tek bilindiğiniz gibi, Tanrı’ya ilişkin bilginizde ve dünyayı kavrayışınızda da her biriniz tek başınıza olmak zorundasınız.

Dostluğa dair;

Dostunuz ihtiyaç duyduğunuz da size ses verendir.Sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.Ve sizin sofranız, ocağınızın başıdır.

Çünkü açlık içinde ona gelir, huzur için onu ararsınız.Dostunuz fikrini söylerken aklınızdan geçen “hayır”dan korkmaz, “evet”i kendinize saklamazsınız.Ve o sustuğu zaman, yüreğiniz onun yüreğini dinlemekten geri durmaz.Çünkü dostlukla bütün düşünceler, bütün arzular, bütün beklentiler söz söylenmeden ve alkışsız bir sevinçle doğar ve paylaşılır.Dostunuzdan ayrıldığınızda üzülmezsiniz;Çünkü onun en sevdiğiniz yanı o yokken iyice açıklık kazanır, tıpkı dağcıya dağın ovadan daha açık görünmesi gibi.Ve dostlukta ruhu daha da derinleştirmekten başka bir amaç olmasın.Çünkü kendi sırrına ermekten başka amaç güden sevgi, sevgi değil geleceğe atılmış bir ağdır; bu ağa sadece yararsız şeyler takılır ve siz de en iyi yanlarınızı dostunuza ayırın.Eğer suların çekilişini bilmesi gerekliyse dostunuzun, bırakın kabarışını da bilsin.Dostunuz ne içindir ki onu zaman öldürmek için arayasınız?Onu hep yaşanası zamanlarla arayın.çünkü o sizin ihtiyacınızı karşılamak için vardır, boşluğunuzu doldurmak için değil.Ve hoşluğunda dostluğun kahkahalar çınlasın, zevkler paylaşılsın.Çünkü küçük şeylerin şebnemiyle sabahına erip tazelenir yürek.

Konuşmaya dair;

Düşüncelerinizle barışık olmadığınız zaman konuşursunuz;ve yüreğinizin yalnızlığında barınamaz olunca dudaklarınızda yaşarsınız ve bir oyalanma ve eğlence olur ses.Ve konuştuklarınızın çoğunda, düşünce, kelimelerin kafesinde kanatlarını açsa da uçamaz.Ve konuşanlar var, konuşup bilmeden ve öngörmeden kendilerinin de kavramadığı bir gerçeği ortaya çıkaranlar.Ve bir de gerçeği içlerinde taşıyıp da kelimelere dökmeyenler var.İşte bunların bağrında ritmik bir sessizlik içinde yaşar ruh.Yol kenarında veya Pazar yerinde dostunuzla karşılaştığınızda, bırakın içinizdeki ruh kımıldatsın dudaklarınızı, yönetsin dilinizi.Bırakın sesinizden içre olan ses konuşsun onun kulağından içre olan kulağa,Çünkü yüreğinizin gerçeğini saklayacaktır dostunuzun ruhu, hatırlanan tadı gibi şarabın.

Zamana dair;

zaman, kıyısında oturup akışını izlediğiniz bir ırmak olsun istersiniz.Oysa içinizdeki başsız ve sonsuz olan, yaşamın başsız ve sonsuzluğunun ayırtındadır,ve bilir ki, dün, bugünün anısından ve yarın, bugünün düşünden başka bir şey değildir.ve zaman da tıpkı aşk gibi bölünmemiş ve sınırsız değil midir?Fakat eğer zamanı mevsimlerle ölçmeniz gerekiyorsa, bırakın her mevsim bütün diğer mevsimleri sarsın,ve bugün geçmişi anılarla ve geleceği özlemle kucaklasın.

İyiye ve kötüye dair;

Kötü kendi açlığının ve susuzluğunun ıstırabıyla kıvranan iyiden başka nedir ki?kendinizle barışık olduğunuz zaman iyisinizdir.Ama kendinizle barışık değilseniz kötü olmazsınız Çünkü bölünmüş bir ev haydut ini değildir, sadece bölünmüş bir evdir.ve dümensiz gemi tehlikelerle dolu adalar arasında başıboş seyretse de batmayabilir.Kendinizden vermeye çaba gösterdiğinizde iyisinizdir.Ama kendinize çıkar sağlamaya çalıştığınızda kötü olmazsınız.Çünkü çıkar sağlamaya çabalarken toprağa yapışıp memesini emen bir kökten başka bir şey değilsiniz.Kuşkusuz meyve köke, “benim gibi olgun, dolgun ve her daim bereketli ol” diyemez.Çünkü meyve için vermek nasıl ihtiyaçsa, kök için de almak ihtiyaçtır.Ne dediğinizi bilerek konuştuğunuzda iyisinizdir,ama uyudunuz diye diliniz amaçsızca debelenirken kötü olmazsınız.Amacınıza doğru sağlam ve cesur adımlarla yürüdüğünüz zaman iyisinizdir.Ama oraya doğru topalladınız diye kötü olmazsınız. Topallayanlar bile geriye doğru gitmezler.Fakatsız güçlü ve tez adımlı olanlar, iyilik yapacağız diye topallamayın topalların önünde.Sayısız bakımdan iyisiniz ve iyi olmadığınız zaman kötü değil,Sadece aylak ve miskinsiniz.Ne yazık ki geyikle öğretemiyor kaplumbağalara tez canlılığı. Dev özünüze duyduğunuz özlemde yatar iyiliğiniz ve hepinizin içinde var bu özlem.Fakat özlemi büyük olan, özlemi az olana “neden duraksıyor, ağır ağır gidiyorsun?”demesin.Çünkü gerçekten iyi olanlar, çıplak olana “giysin nerede?”, evsiz olana “evin ne oldu?”diye sormazlar.

Dine dair;

Din yapılan her iş ve düşünülen her şey,kim imanını eylemlerinden, inancını uğraşlarından ayırabilir? Kim saatlerini önüne serip, “bu tanrı için,bu kendim için;bu ruhum için, şu da bedenim için” diyebilir?Bütün saatleriniz evrende benlikten benliğe çırpan kanatlardır.Ahlakını bi merasim üniforması gibi taşıyan insan, çıplak dolaşsa yeğdir.ne rüzgar ne de güneş delebilir çıplak tenini.Ve davranışlarını ahlak ile tanımlayan kişi, şarkı kuşunu bir kafese hapsetmiş demektir.günlük yaşamınız tapınağınız ve dininizdir.Çünkü derin düşüncelere dalarak ne başardıklarınızın üstüne çıkabilirsiniz ne de başardıklarınızın altına düşebilirsiniz.ve yanınıza bütün insanları alın:Çünkü tapınmada ne onların umutlarından yücelere uçabilirsiniz ne de umutsuzluklarından daha aşağı alçalabilirsiniz.Ve eğer tanrıyı bilmek isterseniz,bilmece çözmeye girişmeyin.Onun yerine çevrenize bakın, O’nu çocuklarınızla oynarken göreceksiniz O’nun çiçeklerde gülümsediğini, sonra doğrulup ağaçlarda el salladığını göreceksiniz.

Ölüme dair;

Geceye dönük gözleri güne kör olan baykuş ışığın esrarını ortaya çıkaramaz.Çünkü hayat ve ölüm birdir, tıpkı ırmak ve denizin bir olduğu gibi.ve karın altında düş kuran tohumlar gibi düşler yüreğiniz ilk baharı.Düşlere güvenin çünkü onlarda saklıdır ebediyetin kapısı.Sizin ölüm korkunuz, kendisini kutsayacak kralın huzuruna çıkan çobanın titremesinden başka bir şey değildir.Çünkü ölmek rüzgarda çıplak durmaktan ve güneşte erimekten başka nedir ki?ve soluk almaz olmak, yükselebilmesi, genişleyip engelsiz bir şekilde Tanrı’yı arayabilmesi için, soluğu o bitip tükenmez gelgitlerden kurtarmaktan başka nedir ki?(yani her şeyi asıl öldükten sonra yapacaksınız diyor.)

Ve artık akşam inmişti,

Beklentileri değişir insanın, fakat sevgisi ve sevgisinin beklentilerini yanıtladığını görme arzusu değişmez İçinizde sonsuz ve sınırsız olandı bu;Engin insandı, hepinizin sadece birer hücresi ve kası olduğunuz;İlahisinde tüm şarkılarınızın sadece sessiz bir tempo olduğu.Siz o engin insanın içinde enginsiniz, ve ben onu görürken gördüm ve sevdim sizleri.Elma çiçeklerine bürünmüş dev bir meşe gibidir içinizdeki insan.Gücü sizi toprağa bağlar, mis gibi kokusu göklere yükseltir ve ölümsüz olursunuz kalıcılığında onun Tıpkı bir zincir gibi en zayıf halkanız kadar zayıf olduğunuz söylendi sizlere.Bu sadece yarısıdır gerçeğin.sizler aynı zamanda en güçlü halkanız kadar güçlüsünüz.Ölçmek sizi yaptığınız en küçük işle, okyanusun gücünü köpüklerinin zayıflığıyla değerlendirmek demektir. Sizleri başarısızlıklarınıza göre yargılamak, değişkenliklerinin suçunu mevsimlere yüklemek demektir.

Ve sözcüklere dökülmüş bilgi, sözcüklere dökülmemiş bilginin gölgesinden başka nedir ki?

Size başkaları da geldi, onlara inancınız üzerine verdikleri altın sözler karşılığında servetten, güçten ve şandan başka bir şey vermediniz.Söz sayılabilecek bir şey vermediğim halde daha cömert davrandınız bana karşı.Bana hayata karşı duyduğum o derin susamışlığı verdiniz.gerçekten de aynada kendini seyreden sevecenlik taşa döner,ve kendine methiyeler düzen iyilik, felaketlere gebedir.kişi uzaklaşmadan nasıl gerçekten yakın olabilir?

Eserlerinden Bölümler

ermiş

Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa,

tam oniki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp

kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.

Ve onikinci yılda, hasat ayı olan Ielool’un yedinci gününde,

şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı

ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.

O anda kalbinin kapıları açıldı ve sevinci denize doğru uzandı.

Ve gözlerini kapadı, ruhunun sessizliğinde dua etti.

Tepeden inerken bir hüzün hissetti ve kalbinde şöyle düşündü:

“Nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?

Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..

Duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler,

yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve

yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?

Bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki,

özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki,

sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam..

Bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil,

kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum..

Geride bıraktığım bir düşünce değil,

açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül…

Yine de daha fazla oyalanamam…

Herşeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor;

yola çıkmalıyım…

Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken,

donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek…

Buradaki herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl?

Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz.

Boşluğu yalnız başına aramalı…

Ve kartal, tek başına,

yuvasını taşımadan Güneş’e uçmalı…”

Tepenin yamacına eriştiğinde tekrar denize döndü

ve baş tarafında kendi yöresinden gemicileri barındıran

gemisinin limana yanaştığını gördü.

Ruhundan kopan sözlerle onlara seslendi:

“Kadim annemin oğulları, med-cezir süvarileri…

Ne kadar sık benim rüyalarıma yelken açtınız.

Şimdi benim uyanışıma geldiniz,

ki bu benim en derin rüyam olmalı…

Gitmeye hazırım ve şevkimin yelkenleri rüzgarı bekliyor.

Bu durgun havadan sadece bir nefes daha alacağım,

sadece bir bakış daha geriye, sevgi dolu…

Ve sonra aranızda yerimi alacağım,

gemiciler arasında bir deniz yolcusu olarak ben…

Ve sen, engin deniz, uyuyan anne,

nehrin, ırmağın özgürlüğü…

Bu nehir sadece bir kıvrım daha yapacak,

bu arazide bir kere daha çağıldayacak…

Ve ben sana geleceğim,

sınırsız okyanusa sınırsız bir damla…”

Yürürken, uzaktaki tarlalardan, bağlardan,

erkeklerin ve kadınların

şehir kapılarına doğru koşuştuklarını gördü.

Birbirlerine geminin gelişinden bahsettiklerini

ve kendi adını çağırdıklarını duydu.

Şöyle düşündü:

“Ayrılık günü, aynı zamanda toplanma günü mü olacak?

Benim akşamımın aslında şafağım olduğu söylenecek mi?

Sabanını tarlanın ortasında bırakana,

üzüm cenderesinin çarkını durdurana

ben ne verebilirim?

Kalbim meyveyle yüklü bir ağaca dönüşse de

derleyip onlara sunabilsem..

İştiyakım bir pınar gibi aksa da kaplarını doldurabilsem…

Bir yücenin elinin dokunmasını bekliyen bir harp mı,

yoksa nefesinin içimden geçeceği bir flüt müyüm?

Sessizliğin arayıcısı olan ben, sessizlik içinde

başkalarına güvenle dağıtabileceğim

nasıl bir hazine buldum?

Eğer bugün hasat günüyse,hangi tarlalara

ve hangi anımsanmayan mevsimlerde

Ve eğer fenerimi yükselteceğim saat gelmişse,

içinde yanan benim alevim olmayacak…

Kendimi bomboş ve karanlık hissederek

fenerimi kaldıracağım…

Ve gecenin bekçisi fenerimin içine yağı koyacak;

onu yakacak da…”

Bunlar kelimelere dökülenlerdi.

Fakat kalbindeki pek çok şey, söylenmemiş olarak kaldı.

Çünkü en derin gizemini açıklayamazdı…

Ve şehre döndüğünde, herkes onu karşılamaya geldi.

Adeta tek bir ses olarak ağlıyorlardı.

Ve şehrin yaşlıları ileri çıkıp şöyle dediler:

“Henüz gitme; bizi bırakma.

Bizim alacakaranlığımıza öğle ışığı oldun;

ve gençliğin, hayallerimize hayaller getirdi.

Sen aramızda bir yabancı, bir misafir değilsin.

Çok sevdiğimiz oğlumuzsun…

Gözlerimiz, senin yüzününü görememenin açlığını

ve acısını yaşamasın.”

Ve rahiplerle rahibeler konuşmaya başladılar:

“Denizin dalgalarının bizi ayırmasına,

aramızda geçirdiğin yılların bir anı olmasına izin verme.

Aramızda bir hayalet gibi yürüdün ve gölgen,

yüzümüze düşen bir ışık oldu.

Seni çok sevdik; ama sevgimiz

sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.

Ama şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor;

sevgimiz önüne seriliyor.

Hep yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini,

ayrılma anına kadar anlıyamıyor…”

Diğerleri de ona yalvardılar; ama o hiç cevap vermedi.

Sadece başını önüne eğdi ve ona yakın duranlar,

göğsüne düşen göz yaşlarını gördüler.

Sonra, kalabalıkla birlikte

tapınağın önündeki meydana doğru yürüdüler.

Ve mabetten Almitra adında bir kahin kadın çıktı.

Ve o, kadına sonsuz bir şefkatle baktı;

çünkü daha şehirdeki ilk gününde onu bulan

ve inanan bu kadın olmuştu.

Ve kadın onu selamlıyarak konuşmaya başladı:

“Tanrının sevgili kulu,

son noktayı keşfedebilmek için

uzun zamandır uzakları gözlüyor, gemini bekliyorsun.

Ve şimdi gemin burada, sen de gitmelisin.

Anılarındaki ülke ve büyük dileklerinin mekanı için

duyduğun hasret çok derin.

Ve ne sevgimiz seni bağlıyabilir,

ne de sana olan ihtiyacımız seni tutabilir.

Ancak bizden ayrılmadan önce bizimle konuşmanı

ve bize gerçeği anlatmanı istiyoruz.

Ve biz onu çocuklarımıza,

onlar da kendi çocuklarına aktaracaklar

ve o hiç bir zaman yok olmayacak…

Yalnızlığında bizim günlerimizi gözlemledin ve

uyanıklığında, bizim uykumuzun hıçkırıklarını

ve kahkahalarını dinledin.

Şimdi bizi bize aç ve doğumla ölüm arasında

yer alanlardan sana aşikar olanları bize de anlat.”

Ve o cevap verdi:

“Orphales halkı,

tam şu anda ruhlarınızda devinmede olandan öte,

size neden bahsedebilirim?”

sevgi

Bunun üzerine Almitra, “Bize sevgiden bahset…” dedi.

Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.

Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.

Ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı:

“Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin,

Yolları sarp ve dik olsa da…

Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,

Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da…

Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,

Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,

Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de…

Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.

Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de…

En yükseklere uzanıp, Güneş’le

titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,

Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,

Toprağa tutunmaya çalıştıklarında…

Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;

Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;

Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler…

Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;

Esnekleşene kadar yoğurur;

Ve Tanrı’nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,

Sizi kendi kutsal ateşine savurur…

Sevgi bütün bunları,

Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,

Ve bu biliş, Hayat’ın kalbinin bir cüzzünü yaratır…

Ancak korkunun kıskacında,

Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,

O zaman örtün çıplaklığınızı,

Ve sevginin harman yerine adım atın…

Adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,

Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,

Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil…

Sevgi hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini,

Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri…

Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;

Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle…

Sevdiğinizde, “Tanrı benim kalbimde,” yerine,

Şöyle deyin, “Ben kalbindeyim Tanrı’nın …”

Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,

Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,

sizi değer bulduğunda…

Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka…

Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,

Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun…

Erimek ve akmak,geceye şarkılar sunan bir dere misali,

Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,

Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,

Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla…

Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,

Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak…

Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,

Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek…

Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,

Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla…”

Beraberlik

Sonra Almitra tekrar konuştu: “Peki ya beraberlik?”

Ve o cevap verdi:

“Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.

Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi

dağıttığında da beraber olacaksınız.

Siz Tanrı’nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.

Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.

Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin…

Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,

Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında

hareket eden bir deniz gibi olsun.

Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;

ancak aynı bardaktan içmeyin…

Ekmeklerinizi paylaşın; ama

birbirinizinkini yemeyin…

Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun;

fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;

Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,

yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi…

Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;

Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir…

Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,

Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;

Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,

birbirinin gölgesi altında büyüyemez.”

Arkadaşlık

Ve bir genç, şöyle dedi: “Bize arkadaşlıktan bahset.”

Ve o cevap verdi:

“Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.

O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.

O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır

Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,

ne ‘hayır’ demek zor gelir, ne de ‘evet’ demekten çekinirsiniz.

Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.

Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular

ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.

Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;

Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda

daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,

dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi…

Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik

kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.

Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde

olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır

ve sadece yararsız olan yakalanır.

Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.

Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,

meddini de bilmesine izin verin.

Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş

aramanızın anlamı olabilir mi?

Onu, zamanı yaşatmak için arayın.

Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,

boşluğunuzu doldurmak için değil.

Ve arkadaşlığın hoşluğunda,

kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.

Çünkü küçük şeylerin şebneminde,

yürek sabahını bulur ve tazelenir.”

Eğitim

Sonra bir öğretmen, “Bize eğitimden bahset.” dedi.

Ve o cevap verdi:

“Hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen

yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz.

Takipçileri arasında mabedin gölgesinde

yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil

sadece inancını ve sevgisini verebilir.

Eğer gerçek bir bilgeyse,

bilgeliğinin evine davet etmek yerine,

sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.

Bir astronomi bilgini,

size uzayla ilgili anlayışından bahsedebilir

ama anlayışını size veremez.

Bir müzisyen her yerde var olan ritimlerle

bir şarkı söyleyebilir;ancak ne ritmi yakalayan kulağı,

ne de onu ekolayan sesi size sunabilir.

Ve semboller ilminde usta biri,

size simgesel alanlardan söz eder,

ama sizi oralara taşıyamaz.

Çünkü bir kişinin sahip olduğu ilham,

kanatlarını başka birine ödünç veremez.

Ve nasıl herbiriniz Tanrı’nın bilgisinde özgün

bir yere sahipseniz, sizin de Tanrı’yı kayrayışınız

ve dünyayı anlayışınız tek başınıza ve size özel olacaktır.”

Kurallar

Sonra bir avukat, “Bize kurallardan bahset…” dedi.

Ve o cevap verdi:

“Siz kurallar koymayı çok seversiniz,

Ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.

Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan,

sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.

Ancak siz kumdan kulelerinizi yaratırken, okyanus

kıyıya kum taşımaya devam eder.

Ve siz onları yerle bir ederken, okyanus da sizinle birlikte güler.

Gerçekten de okyanus, daima masum olanla beraber güler.

Fakat yaşamı bir okyanus ve insanların koyduğu kuralları kumdan

kuleler olarak görmeyen kişiler için ne diyebiliriz?

Onlar için yaşam bir kaya, ve kanun bu kayayı kendi isteklerine göre

oyup şekillendirmek için kullanacakları bir keski gibidir.

Danscılardan nefret eden yeteneksiz biri için ne diyebiliriz?

Veya boyunduruğundan hoşnut olup, ormanındaki geyiği başıboş

bir serseri olarak yargılayan bir öküz için?

Peki, derisini dökemediği için, diğerlerini çıplak ve ahlaksız

olarak niteleyen yaşlı bir sürüngene ne demeli?

Veya bir düğün şölenine erkenden gelen, iyice karnını doyurduktan

ve yorulduktan sonra, yemekleri ve eğlenceyi kötüleyen biri için?

Bunlar hakkında söyleyebileceğim tek şey, hepsinin güneş ışığı

altında oldukları halde, Güneş’e sırtlarını dönmüş olduklarıdır.

Onlar salt kendi gölgelerini görebilirler ve bu gölgeler, onların kanunları olur.

Ve onlar için Güneş, bir gölge yaratıcısından başka ne olabilir ki?

Ve onlar için kurallara uymak, başlarını yere eğip, toprak üzerindeki

gölgelerini izlemekten başka bir şey değildir.

Ancak yüzünü Güneş’e çevirmiş olanlarınızı, toprak üzerine

çizilmiş imajlar durdurabilir mi?

Eğer rüzgarla yolculuk ediyorsanız, hangi rüzgar gülü yönünüzü çizebilir?

Eğer boyunduruğunuzu kırarsanız, ama başka birinin hücresinin

kapısında değil, hangi kanun sizi sınırlayabilir?

Ve eğer dansederseniz, ama başka birinin zincirlerine takılıp

sendelemeden, hangi kanun sizi korkutabilir?

Orphalese halkı, davulun sesini boğabilir, bir lirin tellerini

gevşetebilirsiniz,ama bir tarla kuşuna şarkı söylememesi

için kim emir verebilir ki?”

Konuşma

Ve bir öğrenci, “Bize konuşmadan bahset” dedi.

Ve o cevap verdi:

“Siz konuştuğunuzda,düşüncelerinizle

barış içinde olmayı terkedersiniz;

Ve kalbinizin ıssızlığında daha fazla kalamadığınızda,

dudaklarınızla yaşamaya başlarsınız.

Ses sizin için bir eğlence, bir zaman geçirme aracı olur.

Ve konuşmalarınızın çoğunda,

düşünce yarı yarıya katledilir;

Çünkü düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir;

kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçama

Aranızda bazıları,

yalnızlığın korkusuyla konuşkan birini ararlar;

Çünkü, tek başına olmanın sessizliği, gerçek ve çıplak

kendilerinigözleri önüne serer,ki onlar bundan kaçarlar.

Ve konuşmayı seven bazılarınız vardır ki, bilgisizce ve

önceden düşünmeden, kendilerinin bile anlamadığı

bir gerçeği ifşa edebilirler.

Ancak bazılarınız ise içlerinde gerçeği taşır,

ama onu kelimelerle dile getirmezler.

Böylelerinin sinelerinde ruh,

ritmik bir sessizlik içinde dinlenir.

Bir arkadaşınızla karşılaştığınızda, ruhunuzun

dudaklarınıza doğru hareket etmesini

ve dilinizi yönetmesini sağlayın.

Sesinizin içindeki sesin,onun kulağının

içindeki kulağa seslenmesine izin verin;

Çünkü onun ruhu,sizin kalbinizin

gerçeğini saklıyacaktır;

Tıpkı kadeh boşalıp, rengi unutulsa bile,

şarabın tadının ağızda kalması gibi…”

kendini biliş

Ve bir adam şöyle dedi: “Bize kendini bilişden bahset.”

Ve o cevap verdi:

“Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir.

Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz.

Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz.

Ve böyle de olması gerekir.

Ruhunuzun saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı;

Ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.

Ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın;

Ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.

Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.

‘Tek doğruyu buldum’ değil, ‘Bir doğruyu buldum’ deyin.

‘Ruha giden yolu buldum’ değil,

‘Kendi yolumda yürürken ruhu buldum’ deyin.

Çünkü ruh, her yolda yürür.

Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;

ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.

Ruh, sayısız taç yaprakları olan

bir lotus çiçeği gibi açılır.”

Vermek

Sonra, varlıklı bir adam konuştu: “Bize vermekten bahset.”

Ve o cevap verdi:

“Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,

çok az şey vermiş olursunuz;

Gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir

diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın, kutsal şehre giden hacıları takip ederken, kemiklerini,

iz bırakmayan kumlara gömen fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka birşey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,

tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler, bunu

gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,

ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler.

Bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır,

ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.

Ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,

ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve

onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat

istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,

veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını

mirasçılarınız değil siz yaşayın..

Çoğunlukla şöyle dersiniz:

‘Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.’

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,

ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden

bir kişi, sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,

sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve

güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak

gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da

onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını

utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve

verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır

ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,

sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize

ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,

hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine, armağanları kanat yaparak,

verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,

annesi özgür yürekli dünya,

babası evren olan cömertlik olgusundan

şüphe etmek demektir…”

Acı

Ve bir kadın, “Bize acıdan bahset” dedi.

Ve o cevap verdi:

“Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

Nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi Güneş’i görebilsin diye

kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

Ve eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini

hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden

hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;

Ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,

aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylıyacaksınız.

Ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

Acılarınızın çoğu sizin tarafından seçilmiştir.

Acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı

iyileştirmek için sunduğu “acı” ilaçtır.

Doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;

Çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri

“Görülmeyen”in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.

Ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,

O’nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır.”

Haz

Şehri yılda bir ziyaret eden bir münzevi

şöyle dedi: “Bize hazdan bahset.”

O, konuşmaya başladı:

“Haz bir özgürlük şarkısıdır,

Ama özgürlük değil…

Haz, arzuların tomurcuğudur,

Ama meyvesi değil…

Yükselişi çağıran bir derinliktir,

Ama ne derin, ne de yüksek olandır…

Kafestekinin kanatlanışıdır,

Mekanla sınırlanmış değildir…

Bu şarkıyı tüm kalbinizle söyleyin,

Ama şarkıda kalbinizi yitirmeden…

Gençliğin büyük bölümü hazzı arar,

sanki haz herşey gibi; ama yargılanır

ve azarlanırlar.

Ben onları ne yargılar, ne azarlarım. Bırakın arasınlar…

Çünkü onlar arayışlarındayalnızca hazzı bulmayacaklar.

Hazzın yedi kızkardeşi vardır ve en küçükleri

bile hazdan daha muhteşemdir.

Bitki kökleri için toprağı kazarken hazine bulan

adamın hikayesini duymadınız mı?

Aranızda daha olgun olan bazıları geçmişte yaşadıkları hazları,

sarhoşken işlenen yanlışlar misali, pişmanlıkla hatırlar.

Fakat pişmanlık aklın bulutlandırılmasıdır, uslandırılması değil.

Onlar hazlarını minnetle anmalıdırlar, bir yazın sonundaki hasat gibi.

Yine de onları unutmak rahatlatıyorsa, bırakın rahat kalsınlar.

Arayanlar kadar genç, hatırlayanlar kadar yaşlı

olmayanlar ise, ruhun gereklerini ihmal etmek veya

kabahat işlemek korkusuyla hazdan sakınırlar.

Fakat onları da yönlendiren hazdır;

bitki kökleri için toprağı titreyen ellerle

kazsalar bile onlar da hazineyi bulurlar.

Söyleyin bana, onlar kim ki ruhu gücendirsinler?

Bülbül gecenin sessizliğini veya ateş böceği

yıldızları gücendirebilir mi?

Ve sizin ateşiniz veya dumanınız rüzgara yük olur mu?

Nasıl olur da ruhu, bir çomakla karıştırabileceğiniz

sakin bir havuz gibi algılayabilirsiniz?

Çoğunlukla, hazzı reddettiğinizde asıl yaptığınız,

varlığınızın gizli yerlerinde arzuyu depolamak olacaktır.

Bugün ihmal edilenin yarını beklemediğini kim bilebilir?

Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir.

Ve güzel müzik veya anlaşılmaz

sesler çıkarmak size kalmıştır.

Şimdi kalbinize sorun:

‘Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?’

Kırlara, bahçelere çıkın; öğreneceksiniz ki çiçeklerden

bal toplamak arının hazzıdır; balını sunmak ise çiçeğin…

Çünkü arıya göre çiçek yaşamın kaynağıdır.

Ve çiçek için arı sevginin ulağıdır.

Ve ikisi için ise, hazzın verilmesi ve alınması

bir gereksinim ve bir vecddir…

Hazlarınızda arılar ve çiçekler gibi olun…”

haz ve ızdırap

Sonra bir kadın konuştu:

“Bize haz ve ıstıraptan bahset.”

Ve o cevap verdi:

“Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir.

Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu,

sık sık gözyaşlarınızla dolar.

Başka türlü olabilmesi mümkün müdür?

Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar

derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

Ve şarabınızı taşıyanla, çömlekçinin fırınında

yanan aynı kadeh değil midir?

Ve sesi ruhunuzu okşayan lavta, daha önce

bıçaklarla oyulan tahtayla bir değil midir?

Kendinizi neşeli hissettiğinizde

kalbinizin derinliklerine inin.

Farkedeceksiniz ki, size bu sevinci veren,

daha önce üzülmenize neden olmuştu.

Üzgün olduğunuzde, tekrar kalbinize dönün.

Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan

bir şey için ağlıyorsunuz.

Bazılarınız, “Haz, ıstıraptan daha anlamlıdır” der;

diğerleri ise, “Hayır, ıstırap daha anlamlıdır”.

Bense, ikisi birbirinden ayrılamaz, diyorum.

Onlar beraber gelirler.

Ve siz, bir tanesiyle masanızda otururken,

unutmayın ki, diğeri de yatağınızda uyuyordur.

Gerçekte siz, hazzınızla ıstırabınız

arasında bir terazi konumundasınız.

Sadece boş olduğunuzda, hareketsiz

ve dengede kalabilirsiniz.

Bir hazine avcısı, altın ve gümüşünü tartmak için

sizi kullandığında, haz ve ıstırap kefeleriniz,

ister istemez, yükselip alçalacaktır.”

Zaman

Ve bir astronomi bilgini, “Bize zamandan bahset” dedi.

Ve o cevap verdi:

“Ölçüsüz ve ölçülemeyen zamanı ölçebileceksiniz.

Davranışlarınızı ayarlayacak, ve hatta ruhunuzun rotasını,

saatlere ve mevsimlere göre yönlendirebileceksiniz.

Zamanı, kıyısında oturup, akışını izleyeceğiniz

bir nehir haline döndüreceksiniz.

İçinizde zamana bağlı olmadan varolan öz,

yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır;

Ve bilir ki, dün bugünün anısı, yarın ise bugünün rüyasıdır.

Ve yine bilir ki, içinizde şarkı söyleyen veya düşünen özünüz,

hala yıldızları uzaya dağıtan o ilk an’ın içinde devinmektedir.

Aranızda, özündeki sevme gücünün sınırsızlığını

hissetmeyen var mıdır acaba?

Yine de bu hudutsuzluğuyla aynı sevginin,

bir sevgi düşüncesinden diğerine,

bir sevgi davranışından bir başkasına,

kendi varlığının tam orta yerinde sımsıkı

ve hareket etmeden durduğunu kim hissetmez?

Ve zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?

Yine de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,

her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.

Ve bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,

geleceği ise özlemle kucaklasın.”

Kaynak:

1. Ermiş Halil Cibran Çev: Ayşe Berktay Alkım:

2. Asi Ruhlar,

3. Aşk Mektupları,

4. Deli, Dünya Tanrıları,

5. Fırtınalar,

6. Gezgin,

7. Haberci,

8. İnsanoğlu İsa,

9. Kendimle Konuşmalar,

10. Kırık Kanatlar,

11. Kum ve Köpük. Anahtar Yayınları

Mehmet Özgür Ersan

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir