Niyaz- Mehmet Özgür Ersan(Dede) Yesari Abdal Çelebi

.–/

Yalvarma, yakarma

Örnek: Şeyh, sonu gelmez bir ibadet ve niyaz hâlinde, gözleri kapalı, okuyor, üflüyordu. R. H. Karay

Yalvarma, yakarma.

İstek. Arzu.

Dua.

Kelime olarak niyâz; “ihtiyâcı olma, sevgi gösterisinde bulunma, dostluk, duâ, selâm, hürmet, hediye, yalvarmak, dilemek ve alçak gönüllü olmak gibi anlamlara gelen farsça bir kelimedir.

Tasavvufta su terimsel anlamlara gelir: Yalvarmak, tazarru etmek; mürşidin karsısında durup ayak mühürlemek (bas kesmek); bir yere girerken bas kesmek ve esiği öpmek; niyaz ederim sözüyle selam yollamak; verilen para veya armağan.[1]

Terim olarak “kulun çâresizliği ve aczini anlayarak mevlâsına yalvarıp yakarması ve yalnızca O’na sığınması” anlamında olup genellikle nâz kelimesiyle birlikte kullanılır.

Allah bir  Muhammed Ali

Nazar eyle bari bana

İzz-ü celâlin aşkına

Çektirme şol zari bana

Pirlere niyaz ederiz

Yalan dünyayı nideriz

Ölürüz hasret gideriz

Göster şol didarı bana

Muhammed Ali’dir server

Kapısına varıp yalvar

Dileyene muradın ver

Irak eyle nâri bana

*Mevali şen ü ziyadır

Efendim hükm ıssı Şah’dır

Ay alnında seyrangahdır

Tecellinin nuru bana

KALENDER ağlar yerinir

Aşk hayaliyle sürünür

Cenneti rîdvan görünür

Şol güzelin kaddi bana[2]

Alevi –Bektaşi –Kızılbaşlarda  Niyaz, Secde ve Darda Durmak

Alevi-Bektaşi-Kızılbaşlıkta Batınilik-yoğun yorumlardan biri de niyaz ve secde konusunda kendini göstermektedir. “Cem ayinleri sırasında dedeye ya da pire yapılan niyaz ve secdenin gerçek mahiyeti nedir?” diye bir soru sorduğunuzda genellikle “Alevilikte benim kıblem insandır,” anlayışından dolayı böyle olduğu cevabını alırsınız.

Buyruklara baktığımızda bu anlayışın temelinin Hz. Âdem’in yaratılısına kadar götürüldüğünü ve “meleklerin Âdem’e secde etmesi” olayıyla ilişkilendirilerek, insana yapılan secdenin gerçekte Allah’a yapıldığı tespitinin ortaya konduğunu görürüz. Çünkü Allah, kendini insanın kalbine gizlemiştir ve insana secde edildiğinde gerçekte Allah’a secde edilmiş olmaktadır.

Şeyh Safi Buyruklarında niyaz, tarikat içinde kişinin basını, canını ve malını yola feda etmesi olarak tanımlanmıştır.[3] İmam Cafer Buyruğunda ise niyazın terim anlamına uygun bir şekilde uygulaması anlatılmıştır. Buna göre niyaz; ellere, ağza ve gözlere yüz sürmek olarak tarif edilmiş, ayrıca mümin ve Müslim (bayanlar/bacılar) erenlerin pir yanında çignilerine veya dizlerine niyaz etmelerinin de erkân olduğu söylenmiştir.

Ancak bakire kızlar ve bekâr (mücerret) erkekler niyazlaşmaları doğru değildir. Talip, sufi pirlerin ve meşayıhın isimleri geçtiğinde niyaz etmelidir; çünkü bu, üstadın, halifenin ve evlad-ı âl-i resulün sır nefesidir.[4]

Şeyh Safi Buyruklarında secde su şekilde betimlenmektedir: Yüce Allah, Hz. Âdem’in kalbini kendi kudret eli ile yoğurmuş, daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” demiştir. Secde emrini verdiği zaman Allah, Hz. Âdem’in kalbinde olduğu için melekler Hz. Âdem’e secde etmişlerdir. Ancak onlar gerçekte Âdem’e değil, Yüce Allah’a secde etmişlerdir.

Ancak Allah’ın kendini Âdem’in kalbinde sakladığını bilmeyen Şeytan “yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu”[5], hâlbuki “Hak’tan başkasına secde etmenin küfür olduğunu,”[6]bilmedi. Ardından “İste onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır”[7] ayetleri zikredilerek böyle olanların Hakkı batıldan ayıramadıkları, Âdem’e secde etmedikleri, namaz ve zekât ehli olmadıkları, Hak Teâlâ’nın esrarını taakkul ve teemmül etmeyip hayvan gibi yiyip içmekten başka bir şey bilmedikleri söylenerek “Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler,”[8] ayetiyle konu bitirilir.[9]

Şeyh Safi’de başka bir yerde bu konu “secdenin aslı ve kime olmuştur,” baslığı altında su şekilde betimlenmiştir:

Şeytan kovulmadan önce Allah’a yaptığı ibadetten dolayı yüksek bir mertebeye erişmiş, meleklerin halifesi olmuş ve levh-i mahfuzu okuma şerefine ulaşmıştır. Yüce Allah, Âdem’i topraktan yaratmayı dilediğinde; Cebrail, İsrafil ve Mikail toprak getirmek için yeryüzüne inmişler ancak başarılı olamamışlardır. Çünkü daha önce levh-i mahfuzu okuyan Şeytan yeryüzüne inerek toprağa Âdem’in onun üzerinde nice kusurlar işleyeceğini haber vererek eğer toprak verirse günahkâr olacağını söylemiş ve onu gelenlere toprak vermemesi hususunda kandırmıştır.

Bunun üzerine Allah Teâlâ’dan emir alan Azrail toprağın feryadına bakmaksızın çeşitli toprakları alıp huzura götürmüştür. Cenâb-ı Hak kendi lütfundan toprağı yoğurarak Âdemin kalbini yaratmış ve kuruması için güneşe bırakmıştır. Şeytan yine yeryüzüne inerek Âdem’in kalıbına bakmış ve “Arş-ı A’lâ’da ismi halife diye yazılı olan bu küçük sey mi?” diye kibirlenmiş ve onun kalbini büzmeye çalışmıştır. Tam bu esnada Yüce Allah meleklere “secde edin” diye emretmiş, Şeytan dışında herkes emri yerine getirmiştir. Şeytan gururuna yenilerek, topraktan yaratılmışa secde etmem diyerek karşı çıkmış ve lanet halkası boğazına geçirilerek merdud ve mel’un olmuştur.[10]

İmam Cafer Buyruğunda da, “secdenin korkudan mı yoksa birinden bir şey ummak için mi yapıldığı,” sorusuna cevap verilirken; Yüce Allah’ın Âdem’i kendi eliyle yaratmasından ve meleklerin ona secde etmesinden bahsedilerek anlatılır. Bütün melekler “Âdem’e secde edin!” emrini yerine getirmişken Ceberut adlı bir melek secde emrini yerine getirmeyerek lanet tasmasını boynuna dolamış ve İblis-i laîn olmuştur. Gerçekte meleklerin secde ettiği Âdem’in kendisi değil, kendini Âdem’in içinde gizleyen Hak Teâlâ’dır, o yüzden de secde etmek ibadet olmuştur. Bu bakımdan kişi niyaz ve secde ettiğinde ne isteyecekse Hak’ta istemelidir, nefsi için secde ve niyaz eden mutlak kâfir olur.[11]

Yine sufiliğin faziletleri anlatılırken, Cenab-ı Hakk’ın birbiriyle sohbet eden sufi kullarını meleklerine övdüğünü ve onların Güruh-ı Nâciden olup başkaları gibi taşa, toprağa ve ağaca değil kendilerinde O’nu görüp birbirlerine dolayısıyla da Allah’a secde ettiklerini söyler.[12]

Ayrıca secde etmek hemen teslim olmaktır. “Başımı yoluna koydum, benim değil senindir,” demektir. Çünkü meydana/ceme gelen kişi basını top yapıp üstadına al demekte, teslim olmaktadır. Ancak talip her zaman edep üzere olmalıdır, aksi takdirde secdesi tam olmuş olmaz.[13]

Alevilik ve Bektaşilikte olduğu gibi Mevlevilikte de niyaz ve secde olayı vardır. Mevlevi, ihvan meclisine girince meclisteki büyükle görüşüp, kendisine layık ve münasip yere oturduktan sonra meclisin büyüğü, kendisine “ask olsun” der. Beraberce yere kapanıp niyaz ederek yeri öperler. Buna secde-i niyaz denir, bu ibadet secdesi değildir. Mevlevi, cami veya mescitte namaza kalkarken yere kapanıp öper; bu da, Hakk’ın başarı ihsan etmesine karşılık bir secde-i şükürdür.[14]

Alevilik Bektaşilik Kızılbaşlıkta Dâra Durmak

Dâr (__.) hem Arapça hem de Farsça asıllı bir kelime olup Arapçada fiil anlamı; dönmek, dolaşmak, deveran etmek; isim anlamı ise evdir. Farsça olarak ise ağaç ve meydan anlamlarına gelmektedir. Şemsettin Sâmi, dâr kelimesinin her iki dildeki anlamıyla ilgili ayrıntılı açıklama yapmıştır. Buna göre, dâr kelimesi Arapçada su anlamlara gelmektedir: Büyük ev, birkaç daireyi içeren mesken; mahal, mekân, makam: dâr-ı dünya, dâr-ı âhiret, dâru’l-eman, dâru’l-harb, daru’l- hilâfe, dâru’s-selâm, dâru’l-funûn gibi.

Aynı kelime Farsçada ise isim olarak idama mahkûm olanları asmak için dikilen direk, darağacı anlamına gelmekte iken fiil olarak ise dâsten (_       ش_. ( kökünden ism-i masdar olarak tutan, sahip ve mâlik anlamlarına gelir; defterdâr (defter tutan), hazinedâr (hazineci), mâldâr (mal sahibi, zengin) gibi.[15]

Alevilikte ise dâr, ağaç ve meydan anlamlarına paralel olarak; talibin cemde meydana çıkıp durması anlamına gelmektedir. Ayak mühürlemek ve peymançeye durmak olarak da ifade edilen bu duruşta talip sağ ayak başparmağını sol ayak basparmağı üzerine koyarak mühürler, sağ elini kalbinin üzerine koyarak başı egik bir vaziyette bekler.

Gölpınarlı’ya göre dâr anlayışı Alevilik-Bektaşiliğe özgü olmayıp Mevlevilik gibi bazı tarikatlarda da olan ve aslen Kalenderilerden kalan ortak bir davranıştır. Ayak mühürlemek, niyâz vaziyeti ve mühr-pây durmak olarak da ifade edilen bu duruşta sağ ayak başparmağı, sol ayak başparmağının üzerine konularak ayak mühürlenir. Bu durumda olan kişi sağ elini parmakları açık olarak kalbinin üstüne koyar, sol elini de sol böğrünün üstüne aynı şekilde koyarak pirine/mürşidine karşı saygısını ve boynunun kıldan ince olduğu mesajını verir. Her tarikat bu duruşu kendine göre yorumlamıştır.

Gölpınarlı, Alevilik, Bektaşilik ve Mevlevilikte bu dâra duruşla ilgili çeşitli menkıbelerin olduğunu söyler. Buna göre Aleviler ve Bektaşiler ayak mühürlemeyi Hz. Ali’nin kendi cenazesini götürmesi olayıyla ilişkilendirirler. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Hz. Ali’nin nasihatine uyarak cenazesini ertesi gün gelen yüzü örtülü Araba teslim ederler, ancak o kişiyi merak ettiklerinden pesinden giderler. Bir süre sonra yüzü örtülü kişinin Hz. Ali olduğunu gören Hasan ve Hüseyin koşarlarken Hz. Hasan, sol ayak başparmağını bir taşa çarpar ve başparmağı kanamaya başlar, ancak mahcup olmamak için sağ ayak başparmağını sol ayak başparmağı üzerine koyar.

Yine başka bir rivayete göre ise ayak mühürlemek sol ayak başparmağı olmadığı için hizmet ederken bunu göstermemek için sağ ayağını sol ayağı üstüne koyan Selman-ı Farisi’den kalmıştır. Mevleviler ise bu olayın Ateş-bâz Veli’den kaldığına inanırlar. Ateş-bâz Veli bir gün Mevlana’ya odun kalmadı deyince Mevlana, ayaklarının kazanın altına koy demiş. Ayaklarını kazanın altına koyan Ateş-bâz’ın başparmaklarından çıkan alev kazanı kaynatmaya başlamış. Ancak, Ateş-bâz “acaba ayaklarım yanar mı?” diye şüpheye düşünce sol ayak başparmağı yanmış. Bunu duyan Mevlana, “hay ateş-bâz (ateşle oynayan) hay!” demiş. Bu olaydan sonra Ateş-bâz, yanan parmağını göstermemek için sağ ayağının başparmağını, sol ayağının başparmağı üzerine koymuştur.[16]

Buyruklarda daha dâr diye yalın bir şekilde atıfta bulunulmasına rağmen bazı Buyruklarda dört tarihsel kişiye nispetle dört dârdan bahsedilir; Dâr-ı Fâtıma, Dâr-ı Mansur, Dâr-ı Fazlı ve Dâr-ı Nesimi. Hz. Ali’nin esi Hz. Fâtıma’ya nispet edilen Dâr-ı Fâtıma, ayak mühürlemek olarak da ifade edilen durusu simgeler ve esasen imam Hüseyin’den kalmıştır. Söyle ki; bir gün İmam Hasan ile İmam Hüseyin birlikteyken Sultan-ı Enbiya Hz. Muhammed (s.a.v.) hazretleri su ister, İmam Hüseyin daha atik olduğu için hemen davranınca sol ayak parmağını tasa vurup kanatır.

Hz. Muhammed’e su verince dedesinden hayâ ettiğinden dolayı sağ ayağını sol ayağını üstüne koyarak verir. Bu, yoldaki erenlere ayak mühürlemek olarak yadigâr kalmıştır. Dâr-ı Mansur; ağaca (dâr) asılır gibi doğru bir şekilde pir huzurunda el sallandırarak durmaktır. Burada adı geçen Mansur, ene’l-hakk vb. düşüncelerinden dolayı asılarak idam edilen Hüseyin b. Mansur el-Hallac (ö.309/922)’tır. Buyruklarda yalın olarak ifade edilmesinden sonra adı en çok geçen dâr sekli bu olup bu duruşta talibin yolda Mansur gibi canını vermeye ve kendini sorgulamaya hazır olduğu mesajı vardır.

Dâr-ı Fazlı; “aşk ola!” denildiğinde secdeye varmaktır. Hz. Fazlı, yüzü üstü bıçağa bırakılmıştı, bu demektir ki bıçak Fazlı gibi ciğerimdedir. Burada adı geçen Fazlı, Hurufiliğin kurucusu Fazlullah Esterabâdi (ö.796/1394)’dir. Dâr-ı Nesimi ise Fazlullah’ın Hurufiligi şiirleriyle Anadolu’da yayan halifelerinden İmaduddin Nesimi’ye (ö.811/1408) atfen bu adı almıştır. Nesimi derisi yüzülerek öldürülmüştür. Hem Fazlullah hem de Nesimi, Timur döneminde öldürülmüşlerdir. Bu iki ismin

Alevilik içerisinde yer alması, Fazlullah’ın halifelerinin Timurluların takiplerinden kaçarak Anadolu’ya gelmeleri ve halk içinde propaganda yapmaları sonucu Hurufilik etkisi ile olmuştur.

Dârın dört çeşidi ilgili Buyrukta söyle dile getirilmektedir:

Tarikatta dört türlü dâr vardır; Dâr-ı Mansur, dâr-ı Fazlı, dâr-ı Nesimi ve dâr-ı Fâtıma. Dâr-ı Mansur; ağaca (dâr) asılır gibi doğru bir şekilde pir huzurunda el sallandırarak durmaktır. Dâr-ı Fazlı; “ask ola!” denildiğinde secdeye varmaktır. Hz. Fazlı, yüzü üstü bıçağa bırakılmıştı, bu demektir ki bıçak Fazlı gibi ciğerimdedir. Secdeden doğrulup oturduğunda ise bu dâr-ı Nesimi olur. Nesimi gibi postumu yüzdürdüm demektir. Dâr-ı Fâtıma ise ayağını birbiri üstüne koyup mühürlemektir. İmam Hüseyin’den kalmıştır. Söyle ki; bir gün İmam Hasan ile İmam Hüseyin birlikteyken Sultan-ı Enbiya hazretleri su ister, İmam Hüseyin atik idi, hemen davranınca sol ayak parmağını tasa vurup kanatır. Hz.Muhammed’e su verince hayâ ettiğinden dolayı sağ ayağını sol ayağını üstüne koyarak verir. Bir sufi sıdk ile dâra dursa bu dört dârın piri o mümine şefaat eder.[17]

Fuat Bozkurt, Fâtıma darını anlatırken, Hz. Hüseyin’in su getirdigi kisinin Hz. Ali oldugunu söyler. Kanaatimizce Bozkurt, Aytekin–Alaca buyruğunda geçen, “Sultan-ı Enbiya Hazretleri” ifadesini Hz. Ali seklinde değerlendirmiştir. Hâlbuki “Sultan-ı Enbiya/Peygamberlerin sultanı) ifadesi Hz. Muhammed için kullanılan bir nitelemedir.

Risale-i Şeyh Safi’de bu son olay, yani Hz. Hüseyin’in, dedesi suyunu huzurlu bir şekilde içsin ve kendisine üzülmesin diye sağ ayak başparmağını sol ayak başparmağına koyarak yarasını kapatmasını ya da diğer bir tabirle ayağını mühürlemesini; tarikat içinde kardeşlerin birbirlerine lokma sunacaklarında sağ ayak başparmağını sol ayak başparmağına mühürlemelerinin dayanağı olarak verilmiştir.[18]

Hz. Ali’ye Bağlı Ehli- Sünnet Tarikatlarında Nâz Ve Niyâz Nedir? Nâz Mı, Niyâz Mı? 

“Nâz” tabiri Farsça bir isimdir. Kelime olarak, başkaları tarafından beğenilmek için yapılan yapmacık ve sun’î hareketler; işve, cilve ve edâ manâlarınadır. “Nâz etmek”; nazlanmak, istekli olduğu halde istemezmiş gibi davranmak, kendini ağıra satmak anlamında da kullanılır.

Meselâ: “Nâz mâşûkun, niyâz âşıkın kârıdır.” sözü bu mânâda meşhûrdur. Kendisine âşık olunan nazlanır, âşık olansa yalvarır yakarır durur.

Ayrıca kendini ağıra satma, geçici bir süre başvurulan olumsuz davranış, hatta şımarıklık manalarına da gelir. Divan şâirimiz Nedim;

“Kim öğretti sana cânâ, bu denlû işve vû nâzı

Ki dâim böyle nâz ile güler, nâz ile söylersin.”

diyerek nâz ehline işâret eder.

Nâz; cezbe ve galebe halindeki sâlikin, Hakk’a tekellüfsüz ve samîmî bir şekilde serzenişte bulunması, Cenâb-ı Hakk’la senli-benli konuşmasıdır.

Hz. İbrâhim’in Cenâb-ı Hak’la konuşması (Hûd 11/74), Hz. Mûsâ’nın, “Bu senin fitnendir.” demesi (el-A‘râf 7/155), Râbi’atü’l-Adeviyye’nin hacca giderken merkebinin ölmesi üzerine, “İlâhî padişahlar âciz bir kadına böyle mi yapar? Beni evine davet ettin, ama yarı yolda merkebimi öldürdün, beni çölde yapayalnız bıraktın.” diye serzenişte bulunması nâz ehlinin cezbe ve istiğrak hâlindeki tavırlarına örnek gösterilebilir.

Şatah Nedir?

“Nâz âşıklara, niyâz âriflere mahsûstur.” denilir. Nâz ehlinin Allah’a nâzı geçer. Bunlardan sık sık “şatah” denilen (ölçüsüz sözler) zuhûr edebilir. Nâz ehlinde, alışılmış edeb tavrına pek rastlanmaz. Niyâz ehli olanlarda ise; edebe ve Tasavvufi kurallara uymada hassâsiyet esastır.

“Lezzet-i nâza gerçi söz yoktur, Liyk zevk-i niyâza aşk olsun.” diyen Nâbî bu husûsa dikkat çeker.

Nâz ehlinin bu tür sözleri ve davranışları sakıncalı görünse de samîmîyetleri ve mânevî halleri dikkate alınarak mâzûr görülür ve kınanmaz. Tasavvuf kaynaklarında niyâz hâlinin mürîdde bulunması gereken niteliklerden biri olduğuna, nâz makâmında olsa bile kendini niyâz makamında tutması ve niyâzı elden bırakmaması gerektiğine dikkat çekilmiş, bu konuda çeşitli örnekler verilmiştir. Kula Allah’a niyâzdan daha çok yakışan hiçbir makam olmadığı söylenmiştir.

Cezbe nedir? Cezbe Ehli Kimlerdir?

Tasavvufta insan mürîd, Hakk ise murâddır. Niyâz âşıkın, nâz ise ma’şûkun makâmı olduğundan niyâz kula, nâz Hakk’a ait bir terim olarak kullanılır. Bu anlamda nâz ilâhî bir cilvedir. Hâce Abdullah Herevî, mürîdin yüzbin niyâzla talep ettiği bir murâdın, yüzbin nazla kaçabileceğini söylerken, niyâz ve nâz terimlerini bir arada kullanmış, bu sözüyle Hakk’ı talep etmenin ne kadar zor olduğunu anlatmak istemiştir.

Sohbet, zikir ve semâ meclislerinde kalbinde meydana gelen vâridâta dayanamayarak kendinden geçen, gayr-ı ihtiyârî sıçrayıp nâra atan kimselerin davranışlarına “cezbe” adı verilmektedir. Melâmet fikrini benimseyen ilk sûfîlerle, Cüneyd ve İmâm-ı Rabbânî gibi bazı mutasavvıflar bu tür cezbeyi önemsemedikleri halde, Bayrâmî Melâmîleri, özellikle Hamzavîler buna büyük değer vermiş ve sülûkün esâsı saymışlardır.

Diğer tarikatlar cezbeyi benimsemekle birlikte bu tür hal ve hareketlerin riyâya sebebiyet vermemesi için gizli tutulmasını tavsiye etmişlerdir. Nitekim Mevlevîler bu gibilere, “Kanını içine akıt, kimseye belli etme”, Rifâîler ise, “Yan fakat tütme” diyerek sırrı ifşâ etmeme uyarısında bulunmuşlardır. Tasavvuf tarihinde bu iki anlayışın temsilcileri her devirde var olagelmiştir.

Niyâz ve nâz terimleri, Mevlevîler ve Bektaşîler’de yaygın biçimde kullanılır. Şeyhin veya bir velînin sandukasının huzurunda, sağ ayağın başparmağını, sol ayağın başparmağı üzerine koyup (ayak mühürlemek), eller düz ve parmaklar açık olarak, sağ kol sol kolun üstüne gelecek şekilde elleri çapraz-vârî omuz başlarına götürerek belini bükmeden başını eğmeye (baş kesmek) “niyâz hali” denir.

Şeyhle mürîdin aynı anda birbirinin elini öpmelerine (görüşmek), oturunca “aşk olsun” dendiğinde yeri öperek şükür secdesinde bulunulmasına ve baş kestikten sonra sağ elin şehâdet parmağının ağıza götürülüp öpülmesine “niyaz etmek” adı verilir. Birine bu durum sorulduğu zaman, “Aşk u niyâz ediyorlar” veya “Niyâz ediyorlar.” diye cevap verilir. Bu ifâdede niyâz “selâm söylemek” anlamına gelir.

Niyâz Penceresi Nedir?

Türbelerde sandukanın baş veya ayakucu tarafındaki küçük pencereye “niyâz (hâcet) penceresi” adı verilir. Türbenin kapalı olması sebebiyle içeri giremeyen ziyâretçiler, bu pencere önünde boyun bükerek niyâz ederler. Mevlevîlik’te semâa yeni başlayanlara “nev-niyâz” denir.

Niyâz “nezir ve hediye” mânasına da gelir. Sona ermek üzere olan Mevlevî mukâbelesinin biraz daha devam etmesini isteyen hatırlı bir kişinin gönderdiği hediyeye, “niyâz akçesi”, bu vesîleyle yapılan âyine “niyâz âyini”, âyinin sonunda okunan ilâhiye de “niyâz ilâhisi” adı verilir.

“Nâzı geçmek”; hatırı sayılmak, istediği zor da olsa yerine getirilecek kadar itibâr sâhibi olmak demektir.

“Nazını çekmek”; katlanmak, tahammül etmek, hoşgörülü olmaktır.

Nâz’a; idlâl, arbede ve ayn-i tahakküm de denir. Nâz ehli Cenâb-ı Hakk ile gayet samîmî, her türlü resmiyetten ve kayıttan uzak, senli-benli bir şekilde sohbet eder, O’na içlerini dökerler. Bu hâl içinde Yunus Emre Allah Teâlâ’ya şöyle der:

“Sen temâşâ kılasın, ben hod yanam,

Hâşâ lillâh Senden ey Rabbe’l-âlemîn”

Hallâc-ı Mansûr’dan bahsederken de;

“Od’a yandırdın, külün savurdun,

Öyle mi gerek Seni seveni.” diye sızlanır.

“Allah ü Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, Cenab-ı Hakk’a, ‘Ya Rabbi! Cennetini yarattın anladık, peki cehennemini niye yarattın?’ diyecek kadar ileri giderler.

“Eşikte niyâz, huzûrda nâz edilir” deyimi meşhûrdur. Niyâz abdest almaya, nâz namaz kılmaya benzetilir.

Fehm-i Kadîmî bir beytinde:

“Hadden ziyâde etme tegâfül niyâzıma,

Cânâ meseldir; âşıkı çok nâz usandırır.”

“Ehl-i niyâz”; şer’î hükümlere ve tarikat âdâbına göre hareket eden derviş demektir.

“Dervişin huzûr-ı mürşide vardığında himmet talebi için yüzünü-gözünü yerlere sürerek niyâz etmesi.” tarîkat âdâbındandır.

Hakk’ın kulu kendine çekmesi cezbe, bu cezbeyle kulun Allah’a yönelmesi aşktır. Cezbe; Hakk’ın, kulunu kendisine çekmesinden hâsıl olan istiğrâk, derin şaşkınlık ve hayret sûretlerinde görünen manevî bir haldir. Genellikle nâz ehli bunlar arasından çıkar

Nâz ehli olanlar şer‘î hükümlere tam anlamıyla uygun olmasa da ibâdet ederler. Doğuştan saftırlar, kendilerine göre iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, nâz makâmında oldukları için zaman zaman Cenâb-ı Hakk’a senli-benli hitap edebilirler.

Sâlik Nedir, Nasıl Yol Alır?

Mutasavvıflar, sâlikin tasavvuf yolunda ancak cezbe ile ilerleyebileceği görüşündedir. Bir tarikata intisap ederek sülûkünü tamamlamamış ve cezbe halini yaşamamış sâliklere “mücerred sâlik” (sâlik-i gayr-i meczûb), tasavvuf yoluna girmeden ve yolun gereklerini yerine getirmeden ânî bir cezbeye kapılan sâliklere “mutlak meczûp” (meczûb-ı gayr-i sâlik), seyr ü sülûka girip bu yolun çilesini çektikten sonra cezbeye ulaşmış olanlara “sâlik meczûp” (sâlik-i meczûb), yakalandıkları bir cezbenin ardından tasavvuf yoluna girip kararlı bir şekilde bu yolun gereklerini yerine getirenlere “meczûp sâlik” (meczûb-ı sâlik) denir.

Gerçek meczûp bunların ikincisidir, ancak bir mürşide varmadıklarından kendileri ermiş olsa bile bunların başkalarını irşâda yetkileri yoktur.

Gökten gelen yağmur her metre kareye aynı miktarda düşer. Ne var ki dağların gururlu tepeleri ve kayaların kibirli zirveleri bu sağanaktan nasîb alamazlar. Onların hissesine düşen damlacıklar da süzülerek mütevâzî ve çukur yerlerde birikir.

Gür ormanlar ve bereket buralardan fışkırır. Bu açıklamalar ışığında bizler nâz ehli değil niyâz ehli olmanın ve Hakk’ın huzûrunda boynu bükük, gönlü kırık ve gözü yaşlı durmanın yoluna bakmalıyız. Gökten inen ilâhî rahmet ve bereket gönlümüze dolsun. Kalbimizin kapalı kilitleri açılıversin.

Kaynaklar:

  1. A. Celalettin ULUSOY, Pir Dergâhından Nefesler- Genişletilmiş İkinci Baskı,[Hüseyin Hürrem ULUSOY] 2014 )
  2. Prof. Dr. İrfan Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 357, Yıl: Kasım 2015
  3. Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, s.36.
  4. Gölpınarlı 181, vr.8b; 198, vr.18a-18b; 199, vr. 50b-51a; Risâle-i Seyh Safi, vr.43b;
  5. Gökçeler, s.120–121.
  6. Aytekin, s.66;
  7. Bozkurt, s.120.
  8. Gölpınarlı 181, vr.8b-9a; 198, vr.18b-19b; 199, vr.51a-51b; Risâle-i Seyh Safi, vr.44a;
  9. Gökçeler, s.121–124. Risâlei Şeyh Safi a.g.y., vr.55a-56a.
  10. Aytekin, s.93; Bozkurt, s. 117.
  11. Aytekin, s.133
  12. Aytekin–Alaca, s.174.
  13. 101 Aytekin, s.92–93;
  14. Bozkurt, 118.
  15. Gölpınarlı 181, vr.8b; 198, vr.18a-18b; 199, vr. 50b-51a; Risâle-i Seyh Safi, vr.43b; Gökçeler, s.120–121.
  16. Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, s.40.
  17. Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türki, (Dersaâdet: Çagrı Yayınları, 1317), s.597.
  18. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1963), s.8–9
  19. 105 Aytekin–Alaca, s.189;
  20. Bozkurt, s.115–116.
  21.  İsmail Kaygusuz, Alevilikte Dâr, Dârın Pirleri, (İstanbul: Alev Yayınları, 1993).

[1] Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, s.36.

[2]A. Celalettin ULUSOY, Pir Dergâhından Nefesler- Genişletilmiş İkinci Baskı,[Hüseyin Hürrem ULUSOY] 2014 )

[3] Gölpınarlı 181, vr.8b; 198, vr.18a-18b; 199, vr. 50b-51a; Risâle-i Seyh Safi, vr.43b; Gökçeler, s.120–121.

[4] Aytekin, s.66; Bozkurt, s.120. Bozkurt buyruğunda Hz. Muhammed, Hz. Ali, on iki imamlar ya da herhangi bir din ulusu ile bir Hak asığının adı geçtiğinde inananların sağ ellerinin başparmaklarını dudaklarına götürmeleri olarak ayrıntılı anlatılmıştır.

[5]  Bakara, 2/34.

[6] “Kim Allah’tan başkasına secde ederse, kâfir olur= men secdede ligayrillahi fekad kefer

[7] A’raf, 7/179.

[8] Rûm, 30/7.

[9] 98 Gölpınarlı 181, vr.8b-9a; 198, vr.18b-19b; 199, vr.51a-51b; Risâle-i Seyh Safi, vr.44a; Gökçeler, s.121–124. Risâlei

[10]  a.g.y., vr.55a-56a.

[11] Aytekin, s.93; Bozkurt, s. 117.

[12] Aytekin, s.133; Aytekin–Alaca, s.174.

[13] Aytekin, s.92–93; Bozkurt, 118. Benzer ifadeler Seyh Safi Buyruklarında niyaz ile ilgili olarak geçmektedir. bkz. Gölpınarlı 181, vr.8b; 198, vr.18a-18b; 199, vr. 50b-51a; Risâle-i Seyh Safi, vr.43b; Gökçeler, s.120–121.

[14] Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, s.40.

[15] Semseddin Sami, Kâmûs-ı Türki, (Dersaâdet: Çagrı Yayınları, 1317), s.597.

[16] . bkz. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1963), s.8–9

[17] 105 Aytekin–Alaca, s.189; Bozkurt, s.115–116.

[18] Ayrıca Alevilikte dâr anlayışıyla ilgili müstakil bir çalışma için bkz. İsmail Kaygusuz, Alevilikte Dâr, Dârın Pirleri, (İstanbul: Alev Yayınları, 1993).

Mehmet Özgür Ersan

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir