Kabala ve Vahdet-i Vücut’taki Diyalektik Öz Antik Yunan’da mı gizli?

Yunanlı Pitagoras (M.Ö. 580–500) öğrencilerini, içrek ve dışrak olmak üzere ikiye ayırmıştı; gizli öğretisini birincilere öğretmişti. Kabala’ya göre de, dinin bir iç’i, bir de dış’ı vardı; gerekli olan dışı değil, içiydi.
İlahi Komedya yazarı Dante Alighieri, Aşk Dostları ( Fedeli d’Amore) akımına uymuş Tapınak Şövalyesi olmuştu. Yunus ve Dante’nin yolları aynıydı, kendi içlerindeki sırrı ortaya çıkarıp, nur’a kavuşmak, Tanrı’ya ulaşmak.
Tanrı insanın içindeydi; insan da Tanrı’nın içindeydi. “Feyz tasavvuf dilinde, evrenin derece derece Tanrı’dan çıkışı, belirişi. Bu anlamda (Kabala ) su’dur deyimiyle anlamdaştı.” (1)
“Kabala, Vahdet-i Vücut ( Varlık Birliği ) anlayışına benzer, tanrısal bir doğaçlamanın içrekliğine önem verenlerce pek üstün sayılan sırları kapsar. Felsefesel temeli Yunan stoacılığının kamutanrıcılığı ve yeni Plâtonculuktur. Kabala’ya göre, Tanrı kendisini dışlaştırmış ve evrendeki her şeyi bu dışlaşmayla oluşmuştur. Bu oluşma Sefirot (daireler) adı verilen 32 daire aşamasıyla gerçekleşmiştir. ( İbrani alfabesinin 22 harfi ve Sefirot adı verilen 10 ilahi rakamın toplamı: 32 ) 1- İçinde her şeyin tohum halinde bulunduğu ilik özdeksel halita (alaşım) 2- Can veren hava; 3-Su; 4-Ateş; 5-Baş yönü; 6-Ayak yönü; 7-Sağ; 8-Sol; 9-Ön; 10-Arka ( Bu kutsal on dairenin, ilk dört dairesi varlığın öğelerini; son altı dairesi de varlığın uzaydaki yerini gösterir. Dkikkat edilirse bu dairelerde Antikçağ Yunan felsefesinin Anaksagoras, Anaksimenes ve Heraklitos, Tales etkileri açıkça görülür.) ; 11-Öz; 12-Nicelik; 13- Nitelik; 14-Görelik; 15-Etki; 16-Edilgi; 17-Zaman; 18-Uzay; 19-Sahip Olma; 20-Karşıtlık (Bu ikinci kutsal on dairede varlığın durumu ve alabileceği biçimler gösterilmiştir. Bunlar açıkça Aristotales’in kategorileridir.) ; 21-Sonsuz; 22- Akıl; 23-Zekâ(Bu kutsal üç birinci üçlemedir ve zihin âlemini kurar); 24-Bağış; 25-Adalet; 26-Güzellik; (Bu kutsal ikinci üçlemedir ve ahlak âlemini kurar.) ; 30- Zihin Âlemi; 31- Ahlak Âlemi; 32- Özdeksel Âlem. ( Üç üçlemeden meydana gelen kutsal dokuzlu son üçleme Tanrı Krallığı’nı kurar.)
Bu dairelerden her biri Tevrat’ın Tanrı’ya verdiği adlardan birini ve sonuncusunu Adonai adını alırdı; hepsi birden Adam Kadmon’dur ( Örnek İnsan) .
İlk on daire yaratıcı sözdür (kelam) ; bundan sonra gelen yirmi iki daire bu yaratıcı sözü meydana getiren (İbrani) alfabesinin yirmi iki harfini karşılar. Her harf aynı zamanda belli bir sayıdır. Tanrısal sır bu harf ve sayılarda gizlenmiştir ki, okumasını bilene açılır.” (2)
İslami tasavvuf anlayışındaki ‘Vahdet-i Vücut’a benzer, Tanrı, evrenin tümü bütünüdür; tek’tir. Var olan her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. Bu anlayış , ‘Ortodoks’ dinlerden farklı bir Tanrı kavramı vardı. Tanrı ’her şeyi’ yaratıp bırakmamıştı; o ‘her şey’ Tanrı’nın bizzat kendisiydi.
Kuranı Kerim ve hadislerin dış anlamlarının altında bir de iç anlamları vardı ve bunlar yorumlarla anlaşılabilirdi. Bunun o adına ‘Batınilik’ (içrekçilik) deniyordu.
Yani nasıl, Vahdet’i Vücut felsefesi Kuran’ın ‘zahiri’ yani dışa dönük bir görüntü ve anlamı olduğunu, bunun dışında ise bir de ‘batıni’ yani gizli anlamı olduğunu öne sürülmüştür.
İster Kabala, ister Vahdet-i Vücut deyin, evren ile Tanrı’yı bir ve yanı sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adına panteizm deniliyor.
İslam’da 19 sayısının kutsallığına inanan bir mezhep vardı: Babilik. XIX. yüzyılda Şirazlı Ali Muhammed Bab Tanrı’nın aynasıdır ve Bab’a bakan herkes Tanrı’yı onda görebilir. 19 sayısı kutsaldır. Özel takvimlerinde yıl 19 ay, aylar 19 gündür. Mezhebi, 19 kişilik bir kurul yönetir; her 19 günde 19 kişiye yemek verilir; her yıl 19 gün oruç tutulur. Cenk Koray ve Edip Yüksel özellikle Edip Yüksel Nostradamus’a benzeyen yönler Kabala felsefesinde gizlidir.
Kabala özellikle Ortaçağ ‘ın başından itibaren İslam ve Hıristiyan gizemciliğini etkilemişti. Eski alfabemizdeki harflerin her birine belirlenmiş birer sayı vererek, bir kelimenin sayısal değerini hesaplama ve bu değerden yola çıkarak, kelimeyle aynı sayısal değere sahip başka kelimeler veya olaylar arasında bağlantı kurmaya İslam’da ‘ebced’ deniliyor. Batı’daki adı ise ‘nümeroliji’ . Arap alfabesinde elif’in (1) ye’nin (10) , ‘kef’in (20) , ‘mim’in (40), ‘lam”in (30) vb sayısal değeri vardı. Babilik mezhebi neden 19 sayısına kutsallık izafe etmişti? İşte ebced burada devreye giriyor. Bu mezhebe göre, 19 sayısı Tanrı’yı dile getiren ‘vahid’ ve ‘vucud’ sözcüklerinin ebced hesabıyla bulunan sayısıydı.
Kabala’da Tevrat’ı okumanın üç temel tekniği mevcut;
Temuria: Sözcükleri oluşturan harflerin değerinin hesaplanması tekniği.
Gematria: Sözcükleri oluşturan harflerin değerinin hesaplanması tekniği.
Notaria: Bir metin şifrelenmesi ve kodlanmasında kullanılan akrostiş tekniği.
Ebced ‘gematria’ hesabına benziyordu. Örneğin alef (1) bet (2) , yod(10) kaf (20) nun(60) tav(400) gibi İbrani alfabesindeki harflerin de sayısal değerleri vardı.
Ebced, özellikle bizim aruzla yazılmış şiirlerimizde görülür; örneğin, şiirin son mısrasındaki harflerin sayısal değeri toplandığında, olayın meydana geldiği tarih ortaya çıkar.
Aynı şekilde, ebced, gizli ilimlerde, gelecek olaylar hakkında tahmnlerde bulunmakta, büyü yapmakta/ bozmakta vb. kullanılır. Buna ise,’cifr ilmi’ denilir.
Kabala’nın, Tanrı’yı, evreni anlama felsefesinin bizdeki adı, Vahdet-i Vücut; Kabala’nın hesap yönteminin bizdeki ismi de ‘ebced-cifr’di.
Yahudilik’te Hıristiyanlık ve İslamiyet’in aksine ahiret inancı yoktur. Şöyle ki: Müslümanların cennet ve cehennemi dünya dışında bir mekândır; Yahudilikte ise Mesih’in kuracağı yenidünyanın mekânı yine dünyadır.
Bu nedenle, bazı Yahudiler dünyayı ‘yeryüzü cenneti’ yapmak için Kabala’ya dört elle sarılır. Hıristiyan ve Müslümanlar, öteki dünyaya var diye pek dünya işleri ile uğraşmazlar.
Endülüslü Müslüman Muhyiddin Arabî(1165–1239) ise, Vahdeti Vücut felsefesini ilk kez sistematik ve ayrıntılı yazıp ‘kitabi’ hale getirdi. Vahdet-i Vücut düşüncesi onla özdeşleşti. Mevlana Celaleddin Rumi’yi Şems-i Tebrizi’yle birlikte en çok etkileyen Sadreddin Konevi; Bektaşiliğin piri Hacı Bektaş-ı Veli; Alevilerin tarihsel önderi, toplumsal hareketin sembolü Şeyh Bedreddin; tasavvuf şairlerinin en büyükleri Yunus Emre ve Niyazi Mısri; boyunlarını verip inançlarından dönmeyen Bosnalı Şeyh Hazma Bali. İsmail Maşuki; Melamiliğin üçüncü kurucusu Şeyh Muhammed nur gibi ince tasavvuf âlimini, şeyhini, liderini etkileyen Vahdet-i Vücut felsefesinin piri Muhyiddin Arabî ( İbn Arabî) ‘dir.
Türklerin İbni Arabî’den etkilenmesi; Sadrettin Konevi’nin babası Mecdeddin İshak ölmesi üzerine annesiyle İbn Arabinin evliliğidir. Bu tarihsel bağla İbn Arabî hırkasını üvey oğlu, hem de halefi Sadrettin Konevi ‘ye bağışlamıştır. Bu hırka bugün Sultan Selim Camisinde bir sandıkta saklanmaktadır.
Kabalacı Moşe Şem Tov de Leon ile ‘vahdet-i Vücudun piri İbn Arabî çağdaştırlar. İkisi de Kurtubalı, ikisi de tıp doktoru, iksi de filozof ve kisi de Aristotales’çidir. Yine Müslüman İbn Rüşd (1126–1198) ile Yahudi İbn Meynun ( Moşe ben Maimon ) (1135–1204) arasındaki benzerlikler şaşırtıcı değilse Kabalacı Moşe Şem Tov de Leon ile tasavvufçu İbn Arabi benzenliklerde rastlantı değildir.
Kabalacı Moşe ve Vahdeti Vücut’çu Arabî; her ikisi de –Yahudilerin ilk sürgünde İbranice’yi neredeyse unutup yerine konuştukları – bütün dillerin anası sayılan Arami dilinde yazmışlardı.

Yazdıkları aynı felsefedir. Evrende Tanrı’dan başka hiçbir varlık yoktur. Her şey ‘tek’dir . Ayrılıklar görünüştedir; öz aynıdır. Ayrı ayrı görünenler aslında gözün görme yetersizliği, yani bir bilinç yanılsamasıydı. Yani, yaratan ve yaratılan (halik ve mahlûk) yoktur; sadece Tanrısal bir varlaşma vardır.
Varoluşçu felsefenin önderi Sartre , ‘insan Tanrı olmak çin savaşan bir varlıktır’ demektedir. Adına ister Kabala, ister Vahdet-i Vücut deyin, ikisinin özü de benzerdi: ‘bir’e ulaşma; bir’de kaybolma: Fena Fillah
İslami tarikatlar arasında Kabala’ya yakın , ‘ebced-cifr’ benimseyen panteist bir tarikat ve harf ve sayılardan dinsel yorum çıkartan bir tarikat Hurufilik var. Kelam (söz) görünüşünde tecelli eden Tanrı(Hak) kendisine harflerle görüntü buldu. Yani yaratıcı olan harfti. Hurufiliğe göre varlığın görünüşü sesle başlardı. Ses, gizli âlemden gelmiş ve evrende her varlıkta var olmuştu. Canlılarda ise potansiyel olarak mevcuttu. Bir cansızı bir cansıza vurursak bu ses meydana çıkardı.
Yani sesin olgunlaşmış hali sözdü. Bu da ancak insanlarda meydan geliyordu. Kuran sözcüğü ‘sözlü okuma, ağızla söyleme, yüksek sesle söyleme” anlamına geliyordu. Sesin- sözün aslı harfti. Hurufiliğe göre yaratıcılığı olan harfti. Hurufilik konuşan insanı tanrılaştırıyordu. Varlık olarak belirmiş olan tanrı’ydı. Bu da insanda dile gelmişti. İnsan, konuşan Tanrı’ydı (kelamullah-ı natık) Hurufilik’te amaç insandı ve insanın açıklanması Tanrı’yı da açıklamaktı. Hurufiliğe göre, harflerin birbiriyle sonsuz sayıda birleşme olanağı vardı. Harfler insan yüzünde de görünüyordu. Örneğin, Arapça ‘ayın’ harfi ağız , ‘lam’ harfi burun, ‘ye’ harfi çene, bunlar birleşince ‘Ali’ insan yüzünde belirmiş oluyordu.
Hurufiler , ‘elif’ harfini burna, burnun iki tarafını iki ‘lam’ harfine ve gözleri de ‘he’ harfine benzeterek insanın yüzünde ‘Allah’ yazılı olduğunu söylerler.
En tanınmış şairlerimizden İmameddin Nesimi, hurufiydi; bu nedenle deri yüzülerek canı alındı.” Sofular haram dediler, bu aşkın badesine / Ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne ?’
Nesimi’nin derisi yüzülmüştü; ama diğer yandan ise Hurufilik Osmanlı Sarayı’hı bile etkilemişti. Fatih Sultan Mehmet Hurufiliğe ilgi duymuştu. Ama bu yakınlıktan korkan Sadrazam (Vezir-i Azam) Mahmud Paşa, şeyhülislam Fadreddin Acemi’yle şibirliği yapıp, oyuna getirdikleri Hurufileri Edirne’deki Üçşerefeli Cami’nin avlusunda yaktırdı. Ateşi üflerken sakalının ve yüzünün yanması çeşitli rivayetlere neden oldu.
Hurufilik kimi araştırmacılar göre bir din, kimilerine göre bir mezhep, kimilerine göre ise bir tarikat olan Hurufiliği bir inanç sitemi olarak kuran Esterabadlı Şihabeddin Fazlullah Hurufi’ydi. (1340–1394)
Hurufi, kırk altı yaşında bir mağarada inzivaya çekilerek ‘Mehdi’ olduğunu iddia etmişti. Söylemlerinde ‘Yuhanna İncil’inden bahsediyor; 12 havari ile 12 imam arasında ilişkiler kuruyor; İsrail’in 12 kabilesinden bahsediyordu. Etkilendiği eser ise, kendisinden bir asır önce Endülüslü Muhuyyiddin Arabî ‘nin yazdığı Fütuhat adlı kitaptı.
Fazlullah ‘ın inancını dayandırdığı esaslar kabaca Pitagoras ve Yahudi Kabalası’ndan alıntılardı. Şihabeddin Fazlullah Hurufi’den önce de İslam âlimleri harflerin kutsallığı üzerinde çok durmuşlardı. Örneğin, Endülüslü düşünür Muhiyyiddin Arabî, Endülüslü Yahudi Kabalacıların etkisinde kalıp, harflere büyük önem vererek Fütuhat ül-Mekkiye adlı kitabını yazmıştı.
Orhan Hançerlioğlu’nunda söylediği gibi bu savların kaynağı Antik Yunan felsefesinin doğatanrıcılık anlayışıydı. İnsanoğlu bu felsefeyi Kabala ve Vahdet-i Vücudu Yahudi ve Müslüman mistikler aracılığıyla yayılsa da daha eski kadim bilgilerden aktararak getirmiştir.
Doğuş yerleri Yahudilik ve Hıristiyanlık için Filistin toprakları Müslümanlık için ilan ediliş yeri Filistin (Hz. Hatice’nin amcası olan Yahudi Hahamı son peygamberin Hz. Muhammed ‘in olabileceğini kaburgasındaki benden dolayı işaret etmişti) ve doğuş yeri Arabistan Yarımadası olsa da zamanla Batı’ya yönelmeleri ile Antik Yunan felsefesiyle karşılaşmışlardı. Aristotales, Platon, Herodotos, Sokrates, Pitagoras, Tales, Arhimedes ve Eukleides’ten etkilendiler.
Hesiodos (M.Ö. 700’lü yıllar) ‘Tanrılar ile insanlar aynı köktendir.”
Anaksimandros( M.Ö. 500–428) “Güneş ve yıldızlar nurdan değil, Dünya ile aynı maddelerin akkor haline gelmesiyle oluştu. Ay’da dağlar ve vadiler vardı.’
Demokritos (M.Ö. 460–370) “Ruh denilen şey atom organizasyonudur. Bu organizasyon bozulunca ruh kendiliğinden yitip gider.’
Alkidamas ( M.Ö. 400–320) ‘Tanrı herkese özgürlük vermiştir; kölelik kabul edilemez.’
Aristarhos ( M.Ö. 310–230) ‘Dünya’nın kendi ekseninde ve Güneş’in etrafında döndüğünü tahmin ediyorum.’
Herofilos ( M.Ö 30’lü yıllar) “Kan dolaşımı kalpten başlıyor.’

İslam düşünürü el-Biruni de (973- 1051) bu etkiyi kabul etmişti:” İslam medeniyeti Yunan medeniyetinin bir devamıdır.’ Hıristiyanlık’ta etkilenmemiş ‘Baba-Oğul- Kutsal Ruh’ üçlemesini Hıristiyanlık’tan çok önce, Platon (MÖ 427–347) formüle etmişti. Tanrı’nın Logos (söz) diye bir oğlu ve sofos(bilgelik) diye bir kızı olduğunu savunmuş, ‘Tanrı-Logos-Sofos’ üçlemesi oluşturmaktadır.
Hançerlioğlu’ya göre ister Kabala, ister Vahdet-i Vücud olsun, ikisinin de kaynağı , ‘diyalektiğin atası’ sayılan Herakleitos’tu (M.Ö 540–480) ‘ Her şey karşıtların çatışmasından doğar; evrendeki bütün nesneler bir ve aynı unsurun değişmeleridir. “
Alman filozof Friderich Hegel (1770–1831) ‘Varlık, özü gereği kendini aşar ve karşıtına dönüşür’ derken Herakleitos’dan etkilenmiştir. İslam’ın çağın ve aklın verilerine göre yorumlamaya çalışan tasavvuf bilginleri ne diyordu.’ Yaratılış diye bir şey yoktur, varlık birliği vardır. Varlık evrende ne varsa, canlı cansız tümünden belirtilmektedir. Ne başlangıç vardır, ne son; var olan varlığın belirtileridir. İnsan da, hayvan da, bitki de, okyanus da yanı varlığın çeşitli görünüşleridir. Hiçbir şeyin kendine özgü varlığı yoktur.” Karl Marx’ın (1818–1883) diyalektiği bilimsel hale getiren sol Hegelist’tir. (3)
Avrupamerkezci bakış Doğu Toplumlarının Ütopya üretemediğini iddia eder.bu tamamen yanlış bir kavrayıştır.Örneklerini biraz sonra vereceğimiz gibi aslında Avrupa Avrupa olmazdan evvel Doğu Toplumları kaynağını Doğu Masallarına dayandırdıkları birçok ütopya üretmiştir.Öncelikle Ütopya nedir diye sorarsak . “..en iyi tanım sözcüğün kökeninde ,yani Grekçe’sinde yatıyor: ‘olmayan yer’.Fakat bu ‘hiç olmayacak yer’ olarak anlaşılmamalı .Çoğu ütopya yazarı ve kurucusu ,eserlerini ,hiçbir zaman olamayacak bir şey olarak kurgulamıyor.Dolayısıyla her tasarım gibi ütopyaların da bugünle ve geçmişle bir tarih bağlantısı vardır ve tarihseldir.Ütopya yazarları ,yaşadıkları dönemin kendilerine rahatsızlık veren olgularından hareketle ,bu rahatsızlıkların yok olduğu bir toplum ve coğrafya tasarımı.(4)
Buradan açıkça algılanacağı gibi sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişte insanoğlu eski güzel günlerin özlemiyle ilk günah ile cennetten kovulma yada Pandora’nın kutusunun açılmasıyla bütün kötülüklerin yayılması örneklerinde olduğu gibi hep kendini suçlamıştır. Bunun içinde ütopyasını geçmiş tarih kesitiyle ve Atlantis gibi ideal yarı masalsı uygarlıkların coğrafyasıyla özdeşleştirmiştir.Bütün bunlara rağmen ütopya bir yanıyla da gelecek tahayyülü de içerir aydınlanmayla birlikte insan aklının özgürleşmesi tarihi kavramının netleşmesi geçmişi yeniden diriltecek projelerin ortaya dökülmesi siyaset arenasında devrimci fikirlerin yıkıcı ve yenileyici çekiciliğiyle büyük toplum projelerine dönüşür.
“Ütopya bir gelecek tasarımı yapar,çoğu zaman ideal bir topulum projesi koyar;ama o projeye nasıl ulaşacağının üzerinde durmaz.tasarladığı yapıya atlayıverir.Siyaset bilim ve gelecek bilimi,olası süreçleri tartışır ve modeller kurgular.Ütopyada ise süreç yoktur;ütopya ,işte tüm özellikleriyle ordadır.
Kısacası,ütopya kavramını,geleceğe ilişkin ideal birey ve toplum projeleri (düşleri demek belki daha doğru) kurgulamak anlamında kullanıyoruz.”(5)
İlk Ütopya örnekleri Avrupa da her ne kadar Thomas Morus Utopia’sı(1516) Campanella (Güneş Ülkesi) Francis Bacon (Yeni Atlantisi) olarak bilinse de.Onlar kendilerini ünlü Antik Yunanlı Filozofu Platon’un Devlet’ ine dayandırarak yani M.Ö.500 civarından ilk ütopya yazılmış ve 2 Bin yıl sonra (Rönesans –Yeniden Doğuş ile birlikte) ütopya yeniden canlandırıldığını öne sürseler de Eski Çin kaynaklarında 2000 yıl önce Konfüçyüsün rituelleri ni anlatan Ritueller Üzerine Notlar adlı kitabından aktarılan şu sözler bize Doğunun da ütopyaları olduğunu kanıttırlar.
“Büyük yol izlendiğinde ,tüm dünya ortak mülk olur.En kudretli ve en faal olan lider seçilir;hakikat söylenir ve dirlik düzenlik sağlanır.Böylece insanlar yalnız kendi aileleri ve yalnız kendi çocuklarına çocukları olarak muamele etmekle kalmazlar.Yaşlılara yaşamlarının sonuna kadar sükunetle yaşayacakları ,gücü kuvveti yerinde olan adamlara çalışacakları ve gençlere kendilerini daha fazla geliştirecekleri bir yer bulmaya özen ve gayret gösterirler.Dul erkekler ve dul kadınların,yetimler,öksüzler ve çocuksuzların ve hatta hastaların ,bunların hepsinin iaşeleri toplum tarafından sağlanır.”(6).
Marx ve Engels tarihsel materyalist yöntemleriyle burjuva tarihçilerin bu Avrupa merkezci bakış açısını kırmaya çalışıp Asya Tipi Üretim Tarzı tespitleriyle bir başlangıç yaptıkları unutmadan doğuyu kültürsüz cahil diye suçlayan emperyalist zihniyet Irak’taki müzeleri soyarken aslında bir yanıyla da bütün dayanaklarımızı çürütmenin yollunu açmıştır.Bu unutulmamalıdır.Bu gün tarih ve ütopya yeniden tanımlanmalı gerekirse yeniden yazılmalıdır. “O halde ,tamamen Avrupalı toplumların tarihsel deneyiminden üretilmiş yöntem ve kavramlarla diğer toplumlara bakıp o kavramlar bulunulamadığında ‘yokmuş’ demek yerine;o toplumların kendi özgüllerinden yola çıkarak daha evrensel bir senteze ve daha gelişmiş ve kapsayıcı kavramlara ulaşmaya çalışmak gerekir.Elimizde başarıyla denenmiş bir de yöntem var:Tarihsel Materyalizm.”(7)

Doğuda toplumlarında ütopya olup olmadığına bakmak için bu toplumların siyası düşünce tarihine bakmak gerekir: “Çinli Komutan Sun Tzu ‘nun Savaş Sanatı (MÖ 400 civarı) Hintli Vezir Kautilya’nın Arthaşastra (MÖ 300 civarı) Selçuklu Veziri Nizamülk’ün Siyasetname(11 yüzyıl )adlı eserleri Konfüçyüsün çoğu öğrencileri tarafından derlenen (MÖ 500 civarı ) öğretilerine ,Hz.Muhammedin’in Kuran’ına ..Farabi ,İbni Sina ,Ebu Yusuf,El-Maturudi,El-Bağdadi,Gazali ,Tusi ve İbn Haldun’un ünlü eserlerine ,Koçi Beyin 16307da yazdığı Nasihatname’sine Hallac’ı Mansur’un Tavasin’e Şeyh Bedrettin’in Varidatı’na …”(8)

Kısaca Doğunun ütopyası vardır ve bu ütopyada biz öncelikle bizi ilgilendiren kısmı olan Anadolu ve Anadolu’ya yakın coğrafyada onu etkileyen devrimci önder ve düşünce adamlarını inceleyeceğiz.Anadolu’nun bir ilkler toprağı olduğunu tespit edip bu topraklardan kendi devrimimizin köklerini bulmaya çalışacağız.
“1204’te ,Batıya doğru ilerleyen Moğollar’ın önünden Müslüman aydınların Horasan,Bağdat,Hoy gibi kültür kentleri üzerinden Anadolu’ya akmaktadır.Bu geliş 1230’lara değin 25-30 yıl sürecektir.Bağdat’tan Şeyh Evhadü’d Din’i Kirmani;Kızı Fatma (Kadıncık Ana) ve müridi genç Nasiru’d Din Mahmud’la (Ahi Evren/Nasreddin Hoca) birlikte gelir,Kayseri’ye yerleşir:Hace( Anlatıcı) Bektaş Horasan’dan gelip Baba İlyas’a mürid olur.Mevlana Belh’den kalkıp Bağdat yoluyla Anadolu’ya aynı dönemde girer,Konya’ya yerleşir .Anadolu’da da aydınlar yetişir.Bunlar ,Baba İlyas, Baba İshak;Tapduk,Yunus ve Said Emre’ler,Aşık Paşa gibi Sufilerdir.”(9)

Anadolu’da bütün bir halkın çoluk çocuk kendi düzenlerini kurmak için ilk kalkışı ve dünyanın ilk “vatan savunması” olmuştur bunu biliyor muydunuz ? ; “Selçuklular,Türkmenler’in güçlendirdiği budun harketini önlemek için önderleri Baba İlyas’ı 1240’ta idam edince Anadolu’nun her yanından Türkmenler çoluk çocuk ayaklanır,Konya üzerine yürürken Hirıstiyan askeri takviyeli Selçuklu ordusu tarafından inanılmaz bir kırımla Kırşehir’de ,Malya Ovası’nda durdurulur.
Devleti ele geçirmek üzere yürürken can veren bu insan selinin Konya’daki gibi olmayan ütopik bir ‘doğru devlet’ düşü olmalı değil midir?”
“Yine 1241’de Moğollar Anadolu’ya da gelir.Kayseri’de Ahi Evren ile Eşi Fatma Ana ,Anadolu Ahileri ile birlikte dünyanın ilk ‘vatan savunması’nı yapar.Moğolları 15 gün Kayseri önlerinde zorlar.Bu savunmanın önemli özelliği ,ilk kez sahip Allah’ın mülkü için değil,insanın kendi öz vatanı için yapılmış olmasıdır.Ardından kendilerini sahip Allah’ın vekili sayan Selçuklu Sultanları,Konya ve Anadolu kapılarını direnmeden.açarlar.Selçuklu sultanları Moğol valisi konumuna düşer.” (10)
Kısacası Anadolu’da oluşan yeni kavramlar şunlardır;
“-Baba İlyas’ın idam edilmesi,ileride ulus hareketlerine dönüşecek olan bir budun bilincini,Türkmenlik/Türkmencilik bilincini ortaya çıkarmıştır.
-Bu bilinç ,Hace BektaşYunus Emre ve Aşık Paşa aracılığıyla dil bilincini oluşturmuş,o güne değin Farsça ve Arapça konuşan kültür dili Türkçe’ye dönüşmüştür.
-Kendini ‘kul’ gören,yarattığı en özgün yapıtları bile Tanrını kulu olarak,onun adına ve isteğiyle yarattığını düşünen,bu nedenle de o güne değin yapıtlarına imza koymayan insanoğlu ,Yunus’la her şiirine ,her yapıtına kendi öz işaretini ,imzasını koymaya başlamıştır.
-Tanrının sahibi olduğu ‘mülk’ün’,Ahi Evren,Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un vasiyetnamesi “Ağaz ü Encam’da bireyin miras hakkını savunularak
-Anadolu’da ,Tanrı vekili sultan denetimi dışında ,şimdiye değin hiç bilinmeyen bir yönetilen(halk) örgütlenmesi ortaya çıkmıştır.Bu ,önderliğini üretici esnafın yaptığı,Ahiyan-ı Rum( Anadolu Ahileri)ile yönetilenlerin birbirine eşit görevlerle anlaşılmasını sağlayan Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları),Abdalan-ı Rum(Anadolu Abdalları)Gaziyan –ı Rum( Anadolu Gazileri/Askerleri) örgütlenmesidir.Bu görev kesimleri arasında hiyerarşik bir yapı yoktur.Hiçbiri birbirine üstün değildir.Yapının temeli ,aristokrat toplumsal yapının tam tersidir.Tanrısal bir hiyerarşi anlaşıyla değil,dayanışmacı ve eşitlikçi bir birlikte yönetim anlayışıyla oluşmuştur. …Ankara’yı dünyada ilk kez yönetilenlerin yönetim için bir labaratuar olarak kullandılar.1265’te kurulup 1350’li yıllara değin Ankara Ahi Devleti yaşadı.”(11)
Bu devlet daha sonra Osman ve Orhan Bey zamanında Osmanlı Devletine katıltı. Osmanlı’nın ilk dönemlerindeki “Anadolu Dayanışmacı Devleti “ olduğu yöneticilerinin Gazilerin oluşturduğu bir kuruldan seçildiği biliniyor.İşte bu dönemde Şeyh Edebali’nin katkılarıyla Osmanlı Beyliğine katılarak son bulmuştur.Ancak dedeleri ‘Gazi’ ismini alırken aristokratik karşı devrimle 1.Murat Hüdavendigar(Efendi) zamanında bu gelenek tamamen kaybolmuştur.Osmanlıyla bu aristokratik karşı devrime karşı ütopik direniş Çelebi Memet zamanında Şeyh Bedrettin müridleri Börtlüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından verilmiş.Onların ütopyası ise Şeyh Bedrettin’in Varidat’ıdır.

F.Engels,Ortaçağ’a ilişkin olarak şöyle diyordu; “Ortaçağ, felsefe ,politika,hukuk gibi ideolojinin tüm biçimleri teolojinin alt dalları olarak görüyordu.Yığınların duygu dünyaları yalnızca dinsel kılık altında gösterilebilirdi.”
Bedreddin de şöyle söylüyordu: “Bilinçli kişi,kimsenin bilmediğini yapıp yürüten ,kimsenin göremediğini görendir.Böyle bir insan bildiği her şeyi söyleyecek olursa,onu yaşatmazlar.”
Ve müridlerine şu öğüdü veriyordu:
“Karşınızdakilerin bilmedikleri şeyleri onların bildikleri deyimlerle ve kavramlarla açıklayın.”
Bedreddin öyle bir dönemde yaşıyordu ki,düşüncelerinde doğal olarak ,tarihsel gelişme ve maddi yaşamın dayattığı nesnel koşullardan değil,geleneksel dinsel metinlerin yorumlanışından yola çıkıyordu.Ancak Bedreddin’in yorumları çoğu kez dini kesimlerin yorumlarına ters düşen,din sapkınlığı zındıklık olarak nitelenen yorumlandı.

mehmet özgür ersan

Kaynaklar:
1. İslam İnanç Sözlüğü Orhan Hançerlioğlu 1994 s.104.
2. age s.218
3. Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi -2 Soner Yalçın Doğan Kitap 2006 s.13-25)
4. Bilim ve Gelecek Yıl :2004 Sayı :5
5. Eski Doğu’ da ütopya,bir ütopya mı? Ender Helvacıoğlu Syf:15
6. age syf:15
7. age syf:16 (Aktaran Harro von Senger ,Savaş Hileleri –Strategemler 2,Çev:Metin Özbalta Anahtar Kitaplar Kasım 2003 s.17)
8. age syf: 17
9. age syf:19
10. Bilim ve Gelecek Yıl:2004 Sayı:5
11. .Yüzyıl Anadolu devriminde ütopik yaklaşım ve uygulamalar Ömer Tuncer Syf:30
12. age syf:32

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir